İkinci baskı yapmak yasak!

Demokrat Parti (DP) kurulunca tek parti diktasından yılgın olan basından büyük yakınlık görmüş; özgürlükçü vaatleri nedeniyle desteklenmiştir.
Haber: Ahmet ÇAKIR / Arşivi

Demokrat Parti (DP) kurulunca tek parti diktasından yılgın olan basından büyük yakınlık görmüş; özgürlükçü vaatleri nedeniyle desteklenmiştir. 14 Mayıs 1950'de, iktidara gelen Demokrat Parti, önce basın affı çıkarmış, hemen ardından da Yeni Basın Yasası'nı Meclis'ten geçirmiştir.
1931 yasası ve sonrasında konulan antidemokratik hükümleri kaldıran yasa, hükümetin olumlu tutumunu sergiler. Ancak, DP'nin, iktidarın ilk günlerindeki özgürlükçü tutuma rağmen, düşünceleri açıklama konusunda, hoşgörülü olmayacağı çabuk ortaya çıkmıştır. Hükümet, kısa sürede basınla ilgili yeni kurallar getirir. 20 Eylül 1950'de resmi ilanların dağıtılması için 'Resmi İlan Şirketi'nin kurulmasından sonra, 1951'de bir kararnameyle, resmi ilanların dağıtılması işini doğrudan üstlenir. Şevket Süreyya anlatıyor:
"Basın arabasının dizginleri hükümetin eline geçiyordu. İlanların baskı rejimi halinde kullanılmasına paralel olarak, öteki iki çark harekete geçirildi: Biri, gazetelere, hükümetin sempati ya da antipatisine göre bir malzeme dıştanalımı olanağı vermek.
İkincisi de, Basın Mahkemeleri'ni harekete geçirmek..."
'Basının Altın Devri'
DP, 1951 Ekim'indeki komünist tevkifatıyla 184 kişinin tutuklanmasından sonra rahat ve güvenlidir. 13 Haziran 1952'de 'Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki İlişkileri Düzenleyen Yasa' çıkarılır. Gazetecilere kimi yeni sosyal haklar sağlanmıştır: Sendika kurabilmek, sosyal sigortalardan yararlanabilmek, işverenin gazeteci ile yazılı anlaşma yapmak zorunluluğu, kıdem tazminatı hakkı ve çeşitli tatil hakları
Bu arada Başbakan Adnan Menderes ilk olarak 20 Aralık 1952'de, gazete sahipleri ve başyazarları ile toplantı yapar. Bu gelişmeleri, deneyimli gazeteci Ahmet Emin Yalman 'Basının Altın Devri' olarak nitelendirir.
1953 sonlarına doğru hükümetin girdiği sıkıntılar, Uluslararası Para Fonu'nun (IMF)
adının duyulmaya başlamasıyla anlaşılabilir. ABD yardımı ve ABD'nin Kore Savaşı yüzünden Avrupa'ya buğday satışını durdurmasından doğan elverişli koşullar sona ermiştir. Yolsuzluk ve vurgunlar gündemdedir. Bir IMF heyeti Türkiye'ye gelir.
Hüseyin Cahit hapiste
O günlerde, hükümet 'basınla ilgili bir yasa tasarısı' hazırlar. Gazeteciler tepki gösterir. Sonraki yıllarda DP iktidarı, basını her geçen gün daha da kısıtlar. 1954'ün sonunda Hüseyin Cahit Yalçın, hükümeti eleştirdiği için hapse atılır. 80 yaşındaki gazetecinin mahkûmiyeti yurtdışında
da büyük tepki alır.
1955'te 6-7 Eylül olayları, ülke için büyük bir utanç yaratır. 10 Eylül'de, Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Nurettin Aknoz, gazetecilere yasakları bildirir:
- Halkı heyecanlandıracak haber,
- Hükümeti eleştirmek,
- Sıkıyönetim haberleri,
- NATO ve NATO devletleriyle ilgili haberler yapmak,
- Darlık, kıtlık ve yokluk haberleri,
- 6-7 Eylül'ü komünistlerden başkasının yaptığına dair yazı ve yorum.lar,
- 6 Eylül ile ilgili haber ve fotoğraf,
- İkinci baskı yapmak!
Yeni işler değil
Basına 'ispat hakkı'nın bile verilmeyişi DP içinde de sıkıntı yaratır. Ama dönüşü olmayan yola girilmiştir. 1960'a kadar,
'demokratik istibdat dönemi' denilen yıllar başlar. Aslında DP'nin yaptıkları yeni ve özgün işler değildir. Dünyada o güne kadar sayısız örneği görülmüş, bilinen uygulamalardır. Pulliam Davaları, gazetecilerin hapisanelerin sürekli konukları haline gelmeleri, yayın yasakları, Vatan Cephesi gibi gelişmeler sonucunda 27 Mayıs 1960'a kadar gelinir.
***
'Tenkil' zamanı
Demokrat Parti döneminde, kişilerin ve kuruluşların, demokrasilerde olması gereken hak ve güvencelerden hiçbirine sahip olmadıkları, sayısız demokrasi dışı uygulamayla ortaya çıkmıştır.
Yönetimin en başındaki kişi olan Cumhurbaşkanı Celal Bayar, şiddetten yana olmasıyla ün yapmış biridir. Bayar'ın DP iktidarının son günlerinde öğrenci olaylarıyla ilgili önlemlerin tartışıldığı toplantıda söylediği şu sözler ilginçtir: "Tenkit zamanı çoktan geçti, şimdi tahrikçileri tenkil (şiddet kullanarak sindirme, yok etme) zamanıdır." (Aydemir, Menderes'in Dramı, s.516)
Menderes'in demokrasi anlayışının da bundan çok farklı olduğunu söyleyebilmek kolay değildir. İşte onunla ilgili herhangi bir örnek:
"O ... herif hâlâ hapse tıkılamadı mı yahu? Nedir bu? Bak birader, ben güya Başbakanım. Ama elin ... bir gazetecisini bile hapse attıramam. Hâkimler de Halkçı, savcılar da" (Aydemir, İkinci Adam, Cilt 3)
***
'Yazdığımız yalandır'
DP iktidarının artık iyice dökülmeye başladığı bu dönemde, artık gazeteler baskıdan bunalmaktadırlar. Her geçen gün boyutları genişleyen ve şiddeti artan baskıların bir parçası olarak 'tekzip' hakkının keyfi kullanımı da ilginç durumlar yaratmaktadır. Gazeteler, bu tekzipler yüzünden gülünç durumlara düşmektedirler. Yasaya uygun olması için küçüklü büyüklü harflerle dizilen manşetler, gazetelerin sarhoşlar tarafından hazırlanıp basıldığı izlenimini verecek bir hal almakta, okurların önüne böyle çıkmak zorunda kalmaktadırlar.
Bu tekziplerin içerikleri de bir âlemdir:
- Bir CHP gazetesine alet olduk,
- 18 Mart 1959 tarihli gazetemizde çıkan haber yalandır,
- Şişli'de bir bakkaliye dükkânı soyulmadı, yanlış haber verdik,
- İnönü'nün hesapları tamamıyla yanlıştır,
- 2 Eylül 1958 tarihli gazetemizin birinci sayfasında Gülek'in Trabzon'a gelişi dolayısıyla yayımlanan yazılar tamamen gerçeğe aykırıdır...
Ardı arkası kesilmeyen bu tekzipler için okurları uyarmak amacıyla Dünya gazetesinde şöyle bir yazı yayımlanır:
"Bir süredir bu gazetede gördüğünüz ve bize hiç yakışmayan kimi başlıklarla çıkan yazıların, basın yasasına dayanılarak savcılık kanalıyla gönderilmiş resmi mektuplar olduğunu açıklarız. Biz bunların savcılık kararıyla gönderilmiş yazılar olduğunu dahi yazdığımız zaman mahkemeye verilmekteyiz. Hakkımızda yanlış bir kanıya varmamanız için, tuhaf bulduğunuz her başlığın altındaki metnin taşıdığı imzayı dikkatle araştırmanızı bu nedenle rica ediyoruz." (Remzi Balkanlı, s.287)
***
'Babıâli'ye uğrarız'
Demokrat Parti yönetimini bitiren 27 Mayıs 1960 İhtilali'nin ilk işlerinden biri, hapisteki gazetecilerin salıverilmesidir.
İhtilalde basının da önemli katkısının olduğu kabul edilir. Bu durum, yönetime el koyan Milli Birlik Komitesi (MBK) ile basın arasındaki iyi ilişkilerin temelini oluşturur. Basın yasalarındaki antidemokratik hükümler kaldırılır.
Balayı sürerken
Balayı havası sürerken, ordu ve üniversitede
'temizlik hareketi'ne girişilir. 147 öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırılır.
O günlerde, MBK'nın en genç üyelerinden Muzaffer Özdağ şunları söyler: "Biz 27 Mayıs'ta özgürlük verdik. Yurda demokrasiyi getirirken Babıâli'den de geçeceğiz... Derebeylik müessesesini yaşatmayacağız."
Bu sözler, Babıâli patronlarını rahatsız eder. MBK aleyhinde yayınlar yapılır. Komitenin daha ağırbaşlı üyeleri, Özdağ'ın sözlerini, 'boşboğazlık' olarak niteler.
195 sayılı Basın İlan Kurumu Yasası ve basın çalışanlarıyla işveren ilişkilerini düzenleyen 212 sayılı yasanın çıkarılması hazırlıkları patronları tedirgin eder. Bu yasayla çalışanlara getirilmek istenen yeni haklara karşı çıkan patronlar, sonunda tepkilerini eyleme dönüştürürler. 10 Ocak 1961'de bir bildiriyle, gazetelerini üç gün çıkarmayacaklarını açıklarlar. Söz konusu bildiride şöyle denilmektedir:
Çalışanlar da gazete patronlarına tepki gösterir. 10 Ocak 1961 Çarşamba günü gazeteciler bir gösteri yürüyüşü düzenler.
Gazetelerin çıkmadığı bu üç gün, gazeteciler güçlerini birleştirerek Basın adlı bir gazete çıkarırlar.
Çalışan Gazeteciler Bayramı
Bu savaşım içinde, 212 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği tarih olan 10 Ocak 1961, gazeteciler tarafından, 'Çalışan Gazeteciler Bayramı' olarak kabul edilir. 27 Mayıs'tan sonraki bir yıl, basın özgürlüğü açısından mutlu bir dönemdir. Bir yandan da yeni bir Anayasa hazırlanması yolundaki çalışmalar hızla ilerlemektedir. 1961 Anayasası'nın 22. maddesinde, 'Basın hürdür, sansür edilemez' klasik kalıbı yer aldıktan sonra, "Devlet, basın ve haber alma hürriyetini sağlayacak tedbirleri alır" denilerek, bu konuda yasaklamaların dışında yapılması gereken işler olduğuna da işaret edilmiştir.
61 Anayasası, artık Türkiye'nin çok tartışılan konulardan biri olacaktır.
***
AP ve sosyalist muhalefet
1965 seçimlerini Adalet Partisi mutlak üstünlükle kazanır. Türkiye İşçi Partisi de (TİP) 15 milletvekili ile TBMM'ye girmiştir.
Sosyalistlerin Meclis'e girmeleri Türk siyasal yaşamının en önemli olaylarından biridir. Sosyalistler, düşün yaşamına da büyük canlılık getirir. Ancak buna koşut olarak saldırılar da hiç eksik olmayacak ve gerilim artacaktır. TİP'in ve parlamento dışı muhalefetin düşünsel etkinliği, AP'yi tedirgin eder. Bu muhalefeti susturmak için hazırlıklar yapılır.
Ant dergisi ve yeni yasa tasarısı
3 Ocak 1967'de yayın yaşamına giren haftalık Ant dergisi, 6 Mart 1967'de hükümetin hazırladığı, 'Temel Hak ve Hürriyetleri Koruma Kanunu Tasarısı'nı yayımlayarak büyük bir gürültünün kopmasına neden olacaktır. Basın ve özgürlükten yana olan güçler, tasarıya büyük tepki gösterir. Abdi İpekçi yazıyor: "Temel hak ve hürriyetleri koruma kanunu adı altında hazırlanan tasarı, eğer... açıklandığı gibi ise, özgürlüklerin kuşa çevrileceğinden kuşkulananlar haklı çıkacaklardır."
Muhalefet lideri İsmet İnönü, TBMM'de hükümeti uyarır. Bülent Ecevit de, tasarının zamlarla aynı zamana rastlamasına dikkat çeker; sonunda tasarı yasalaşmadan kalır.
1967 geride kalırken, kitap toplatma, yasaklamalar, yazar ve çevirmenlerin tutuklanmaları ve TİP toplantılarının basılması gibi 'günlük olaylar' artar. 1968'e ise öğrenci olayları damgasını vurur. Aynı yıl ünlü gazeteci-yazar İlhami Soysal'ın güpegündüz Ankara'da kaçırılarak dövülmesi büyük tepki doğurur.
1969'un başındaki 'Kanlı Pazar' ise AP iktidarına tepkiyi artırır. 16 Şubat'ta yasal bir toplantı, çoğunluğu çevre illerden getirilen bıçaklı sopalı gericilerce basılır, iki kişi ölür. Hükümete yönelik suçlamalara inandırıcı bir yanıt verilemez. Başbakan Demirel, Kanlı Pazar'la ilgili filmlerin yayımını engeller. Bunun yasadışı bir sansür olduğu yolundaki tepkileri de, yasaların kendisine bu hakkı verdiğini söyleyerek yanıtlar. 1969 seçimlerini yine AP kazanır ama Demirel ülkeyi yönetmekte zorlanmaya başlar. 1970 yılı çalkantılar içinde geçer ve 12 Mart 1971'e gelinir.
***
Koalisyonlar devri (1961-1965)
1961 Anayasası'nın kabulünden sonraki seçimlerde DP'yi izleyen partiler oyların yüzde 62.3'ünü alır. Artık 27 Mayısçılar suçlanmaktadır. AP Zonguldak Milletvekili Nuri Beşer, Anadolu Kulübü'nde orduyu eleştirir. Olay büyür ve siyasal ortam gerginleşir. Beşer AP'den çıkarılır, tutuklanır ve 1 yıl hapis, dört yıl sürgün cezası alır. Bu olay, 7 Mart 1962'de yürürlüğe giren 'Tedbirler Kanunu'nun en önemli gerekçesini oluşturmuştur. Buna göre, '27 Mayıs Devrimi'ni söz, yazı, haber, havadis, resim, karikatür ve başka araçlarla, yersiz, haksız ya da yasadışı göstermeye çalışanlar' ceza alacaktır.
Basın tepkilidir. Yasanın Anayasa'ya ve 27 Mayıs'ın ruhuna aykırı olduğunu savunan Fevzi Lütfü Karaosmanoğlu, CHP'den ayrılır. Ancak yasa çıkar.
Yasayla ilk olarak karikatürist Ferruh Doğan karşı karşıya gelir. Doğan örneği dışında da yasa amacı doğrultusunda işletilmez. 1961-65 arası, koalisyon denemeleri, iki ihtilal girişimi ve Kıbrıs olayları gibi sıkıntılarla geçer.
***
Çetin Altan olayı
1965'te TİP listesinden bağımsız İstanbul Milletvekili olarak seçilen Çetin Altan,
Meclis konuşmaları ve Akşam gazetesindeki yazılarıyla etkili bir muhalefet yapar.
Altan'ın ortaya koyduğu pek çok yolsuzluk, vurgun ve talan örneği, 'Ulusal Petrol' ve 'NATO'ya hayır' kampanyaları, Türk-ABD ilişkilerinin bazı karanlık yönlerinin açıklanması gibi gelişmeler iktidarı rahatsız eder. İktidarın Altan'ı saf dışı etmek için yönelttiği suçlamalar kalıplaşmıştır: Komünizm propagandası, 141 ve 142. maddeleri ihlal, vb...
Meclis'in süreklilik kazanan gündemlerinden biri, Altan'ın dokunulmazlığının kaldırılmasıdır. Altan'a yönelik baskılar, bir Meclis oturumunda ölesiye dövülmesine kadar vardırılır. Çetin Altan, bir oturumda iktidarı şöyle eleştirecektir: "Sosyalistim diye açıkça ortaya çıkmışım, gayet samimiyim ve ben burada belki bir daha konuşamam, belki o vakit sesimi fizik olarak kısmak mümkün olur. Ama çocuklarınız sesimi duyacaktır. Ben buraya geldiğimde, emperyalizm sözcüğünü, burjuvazi sözcüğünü hiç duymamış dostlarımız vardı burada.
Başbakan, Namık Kemal'den misal gösteriyor. Namık Kemal padişahına göre, dünyanın en büyük namussuzu idi. Kaç yıl gitti zindanlarda yattı Magosa'da. Şimdi vatan şairi oldu. Padişah devri olsaydı yine
namussuzun biri olarak kalacaktı."
Yarın: 12 Mart ve sonrası