İnönü darbe başbakanı olmayı reddetti

27 Mayıs darbesini değerlendiren Doç. Dr. Halil Berktay, "İsmet
İnönü darbe başbakanı olmayı reddetti. Müdahaleyi hiçbir zaman
onaylamadı" diyor. Berktay'a göre darbe yerine seçim yapılsaydı CHP iktidar olurdu.

Neşe DÜZEL
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Halil Berktay
Televizyon dizisi 'Hatırla Sevgili' ve daha sonra Murat Bardakçı'nın Adnan Menderes'in idamıyla ilgili yazdığı yazı, toplumun dikkatlerini yaklaşık 50 yıl önce yaşananlara çekti. 27 Mayıs askeri darbesinin nedenleri, devrilenlere karşı yapılanlar, Demokrat Partililerin ailelerinin yaşadığı acılar ve bir başbakanın idam edilmeden önce aşağılanması, yeniden günlük konuşmalarımız arasına girdi. 'Demokrat Parti neydi? Nasıl ortaya çıkmıştı? Neler yapmıştı? Türkiye'ye katkıları nelerdi? Darbeye giden yolda ne tür hatalar işlemişti?' sorularının cevapları aranmaya başlandı. Yakın tarihimizi çok iyi bilen ve fikirlerini açıkça söylemekten hiç çekinmeyen cesur bilim adamlarımızdan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Halil Berktay, o dönemi, yaşanılanları, bunların sonuçlarını, Türk devletinin ve aydınlarının oluşumunu anlattı.

Televizyondaki 'Hatırla Sevgili' dizisi ve daha sonra da Murat Bardakçı'nın Adnan Menderes'e idam edilmeden önce yapılan hakaretleri açıklaması dikkatleri Demokrat Parti dönemine ve 27 Mayıs'a çekti.
Birden o dönemi bilmemiz gerektiği kadar bilmediğimizi fark ettik. Niye biz yakın geçmişimiz konusunda bu kadar bilgisiziz?

Bir hafıza vardır, bir de tarih bilgisi. 50 yıl çok uzun bir zamandır ve insanların hafızası çok sınırlıdır. Aile ve bireysel hafızamız olsa olsa 30 yıl geriye gider. Olaylar da gerimizde kaldıkça hafızanın konusu olmaktan çıkarlar ve tarihe intikal ederler. Yani toplumsal olaylar artık aile içinde babadan oğula, toruna aktarılanlarla hatırlanamaz, bireysel hafızanın konusu haline gelemez. Olaylar ancak sistematik tarih öğrenerek, araştırarak bilinebilir.
Yakın geçmişimiz konusunda bilgisizliğimizin nedeni bu mu?
Hayır. Bir neden de şu. Toplumda öyle örgütlü siyasal güçler olabilir ki, bunlar, kendi ideolojik geleneklerine uygun bir sosyal belleğin taşıyıcılığını yaparlar. Mesela İspanya iç savaşı böylece hep hatırlanırdı. Türkiye'de ise, yakın tarihi kendi politik söylemlerinin parçası olarak sürekli hatırlatan parti, örgüt devamlılıkları çok zayıfladı. Ayrıca 27 Mayıs üzerinde hâlâ bir toplumsal konsensüs de yok. 27 Mayıs farklı söylemlerle polarize oluyor, çarpıtılıyor, kayboluyor. Ortak görüşler oluşmuyor. Bu, hatırlamayı zorlaştırıyor. Toplum, 27 Mayıs, 12 Eylül gibi olayları nasıl hatırlayacağını bilemiyor.
Menderes'in idamından bu yana 50 yıla yakın zaman geçmiş ama kimse olanlardan, Menderes'e yapılanlardan söz etmemiş. Ne gazeteciler, ne tarihçiler. Gerçekler hâlâ halktan saklanıyor mu?
Toplum, 27 Mayıs askeri rejiminin devamı ve halefi olan askeri rejimler altında yaşamış olsa sürekli, 'Evet, 27 Mayıs'ın idam ettiği insanlara ve ailelerine reva görülen muamele konusunda sistematik bir sansür vardı' diyebiliriz ama öyle değil. Unutmayalım, 27 Mayıs'tan sonra Menderes'in mensup olduğu siyasal geleneği temsil eden ve Demokrat Parti'nin mirasına sahip çıkan çeşitli partiler çok uzun süre Türkiye'de hükümet oldular.
Peki buna rağmen niye biz gerçekleri bilmiyoruz? Biz Saddam'a idamı sırasında yapılanları çok ayıpladık. Ama Murat Bardakçı, Menderes'e daha da ayıp şeyler yapıldığını açıkladı. İdamından önce eski başbakana prostat kontrolü yapmışlar. Böylesine bir utanmazlığı biz niye hiç duymadık?
27 Mayıs sonrasında Yassıada'da demokrat partililere, özellikle Menderes'e bayağı kötü muamele yapıldığını genellikle biliriz. Türkiye'de tarihçiler, 20'nci yüzyıl Türkiye tarihinin önemli olayları karşısında çok uzun süre derinlemesine bir diyalog ve araştırma geliştirmediler. Belki onlar da bu konuda bir bilimsel konsensüs oluşturmadılar.
'Hatırla Sevgili', 27 Mayıs'tan sonra Demokrat Partililerin ailelerine ciddi anlamda kötü davranıldığını gösteriyor. Olayın önce insani yönüne bakalım. Siyasilerin ailelerine niye öyle davranılıyor?
27 Mayıs'ı gerçekleştirenler ve Milli Birlik Komitesi, genç subayların ve ordunun üst kademesinin bir karışımıydı. Aralarında Cemal Gürsel, Madanoğlu gibi generaller de vardı. Cumhuriyet'in kurucu asker-sivil bürokrat elitinin devamı olan bir askeri zümrenin mensupları diyelim bunlara. Herhalde Demokrat Parti iktidarına ve siyasilerine çok hınç beslemişti bunlar.
Niye hınç beslemişlerdi?
Demokrat Parti iktidarı Türkiye'deki ilk popülist iktidardı. Cumhuriyet'in kurucu siyasi elitinin, yani bu iç içe geçmiş profesyonel subay ve bürokrasi kadrolarının, 1908 Jön Türk devriminden ve 1913 Babıâli Baskını'ndan başlayarak 1950'ye kadar süren bir iktidar tekeli vardı. Bu seçkinler zümresinin karşısında Demokrat Parti politikacıları ise yeniyetmelerdi. Siyasi elitin iktidarını tekellikten çıkarmışlar, seçim kazanmışlar, iktidara gelmişler, hem cumhurbaşkanlığını hem başbakanlığı aynı partinin bünyesinde barındırır hale gelmişlerdi. Hiçbir değer yargısı izafe etmeden söylüyorum. Bunlar sivildiler.
Sivildiler derken ne demek istiyorsunuz?
Asker, üniformalı değildiler. Yani asker onlara tepki duyuyordu. Ordunun, Cumhuriyet'in asıl sahibi ve gerçek bekçisi olduğu ideolojisine ve söylemine uymuyorlardı. Bu efsaneye aykırı düşüyorlardı. 27 Mayıs sonrasında siyasilerin ailelerine reva görülen muamelede herhalde bunun bir payı vardı. Artı... 1957 seçimlerinden sonra alınan 1958 istikrar tedbirleri ve yapılan devalüasyon, ülkede maaşlı, sabit gelirli kesimleri çok fakirleştirirken, subay zümresini de yoksullaştırdı. Subayların yoksullaşması daima 27 Mayıs'ın önemli nedenleri arasında zikredildi. Silahlı Kuvvetler'in maaşlarının çok yükseltilmesi de zaten 27 Mayıs'tan sonra oldu. Profesyonel subay kadrosunun maaşı, diğer memur ve bürokratlara göre o kadar yüksek düzeylerde seyretmiyordu o zamana dek. 27 Mayıs'tan sonradır ki, bir daha hiçbir zaman askerin maaşı göreceli olarak o kadar düşük olmadı.
27 Mayıs'tan sonra mı askerlerin maaşı diğer memur ve bürokratlara göre daha yüksek tutuldu?
Evet. Ordudaki maaşların diğer memurlara ve bürokratlara göre çok daha ayrıcalıklı olmasına her zaman özen gösterildi. Ayrıca maaşların, ekonomideki enflasyon ve devalüasyon şoklarından etkilenen düzeylerde olmamasına dikkat edildi. Şunu da unutmayalım. 27 Mayıs sadece Demokrat Parti'nin siyasilerine ve ailelerine bu muameleyi reva görmekle kalmadı. Elitist ideoloji aynı zamanda 'kuyruk teorisi'ni de ortaya attı. Kuyruk teorisi şuydu: 'DP sorumluları hapse atılmışlardı ama kuyruk dışarıdaydı...' DP'ye oy vermiş olan 4, 5 milyonluk halkı 'kuyruk'' diye kastediyorlardı. Yani baş içerideydi. Bu bir yılandı. Baş yakalandı, hapse atıldı. Baş ezilecekti ama kuyruk dışarıdaydı. Aslında Cumhuriyet'in kurucu eliti olan asker-sivil bürokrasinin halka duyduğu elitist duygular bu kuyruk söylemiyle, çok çıplak ortaya çıkıyor. Ama İsmet İnönü kendisini 27 Mayıs'la özdeşleştirmeyi, 27 Mayıs'a taraftar olmayı dikkatle reddetti.
Niye?
İnönü, askeri müdahaleyi onaylamadı ve bu sayede iktidara gelmeyi, askeri müdahalenin başbakanı olmayı hiç istemedi. 1958-59 yıllarında DP yönetimi parlamenter faşizme yöneliyordu. İktidarı ne pahasına olursa olsun bırakmamak eğilimi gösteriyordu. İnönü, halk muhalefetinin DP'yi devirmesini, DP'yi barışçı yoldan seçimle yenilgiye uğratmayı istiyordu.
Demokrat Parti'yi doğuran toplumsal ve siyasal nedenler neydi?
Türkiye'de 1945-46'ya kadar tek parti rejimi olageldi. Aslında Türkiye, pek çok Üçüncü Dünya ülkesiyle kıyaslandığında bazı gelişmeleri 20-30-40 yıllık aralarla daha erken yaşayan bir ülke. Üçüncü Dünya ülkeleri bağımsız devletlerini büyük ölçüde 1945 ve hatta 1950 sonrasında dünya çapında yaşanan sömürgesizleşme hareketi sürecinde kurdular. Türkiye'de ise ulus-devlet, modern cumhuriyet, 1908'den 1923'e dek uzanan dönemde 'Jön Türk devrimi' ve 'Kemalist devrim' olarak iki modernite dalgası biçiminde gerçekleşti. Bu devrim, niye tek parti rejimiyle sonuçlandı derseniz...
Dersek?
Az gelişmişlik koşullarında, modernleşme misyonunu kendi bünyesinde toplayan askeri bürokratik zümrenin, bu misyona dayanarak ülkede iktidar tekeli kurmasının bir sonucudur bu. Cumhuriyet kurulduktan ve tek parti rejimi hâkim olduktan sonra, olumlu sosyal ve ekonomik gelişmeler oldu ama... Türkiye, hiç sömürge olmamış Osmanlı İmparatorluğu'nun sosyal ve ekonomik çeşitliliğinin avantajlarını da taşıyordu. Sonuçta, İttihatçıların ve Kemalistlerin istediği şey oldu, ülkede bir 'milli burjuvazi' yaratıldı. Ortaya çıkan bu yeni sınıf ve zümreler, uzun süre Cumhuriyet'i kuran askeri bürokratik elitin gölgesinde kaldıktan sonra, sadece ekonomik alanla sınırlı kalmayıp kendi siyasi rüştlerini ispat etmek ve siyaset sahnesine çıkmak için hareketlendiler. Tabii dış konjonktür de unutulmamalı.
Dış dünyada ne oldu peki?
1945'te Nazizm ve faşizm yenildi. Dünyada yeniden demokrasi rüzgârları esiyordu. Bu konjonktürde, hele hele müttefiklerin yanında savaşa girmemiş tek parti rejimlerine iyi gözle bakılmıyordu. Üstteki sınıfların, daha az devletçilik ve daha fazla özel kapitalizm ve özel sektöre özgürlük talepleri ve bütün bunları gerçekleştirebilmek için de siyasi alanda temsil istekleri işte bu dış konjonktürle buluştu.
Ve 1946'da çokpartili sisteme geçtik. Niye birçok aydın tek
parti döneminin bitmesini 'karşı devrim' olarak niteledi?

Bu, Türkiye'de Marksizm ve Kemalizm'in tuhaf bir karışımı olan düşünce tarzının en büyük tarihsel değerlendirme hatalarından biridir. Kendi içinde bazı değişik varyantlar içermekle birlikte, 1946-1950 seçimleri ve süreci, solda egemen söylem olarak bir 'karşı devrim' olarak görüldü. Ve bu karşı devrim teorisi bugüne dek geldi.
Karşı devrim teorisi bugün hâlâ sol kesimde egemen mi?
Bu teori bazı faşistleşmiş sol kesimlerde hâlâ egemen. Çokpartili döneme 'karşı devrim' demekle ve bu dönemi tümüyle kötülemekle, demokrasiye ve demokratikleşme yönündeki adımlara hiçbir değer izafe etmediklerini ortaya koyuyorlar. Aslında, 1946-50'nin bir karşı devrim olduğu kurgusu, 19'uncu yüzyıla kadar giden bir tarih anlatımıyla birleşiyor.
Nasıl birleşiyor?
Buna göre, 19'uncu yüzyılda Türkiye'yi yönetenler, özellikle Tanzimat'la ve de İngilizlerle yapılan Baltalimanı Ticaret Sözleşmesi'yle, Türkiye'yi kapitalizme ve emperyalizme açtılar. Bir şekilde ülkeyi sattılar. Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat ricali, yarı sömürgeleşme sürecinin başlatıcıları oldular. Bu kurguda, 19'uncu yüzyılda yapılan modernleşme reformları, Türkiye'nin gelişmesi, modern devletin bazı elde ettikleri göz ardı edilir. Aksine, Türkiye'nin gitgide emperyalizme bağımlılığın çukuruna yuvarlandığı kabul edilir. İşte Doğan Avcıoğlu'nun 1960'lardaki ünlü 'Türkiye'nin Düzeni' kitabı, bütün bu süreçleri bir gelişme ve ilerleme öyküsü olarak değil, bir felaket öyküsü olarak ele alır. Sonra Mustafa Kemal önderliğinde Kemalist devrim olur. Türkiye'yi bu çukurdan çıkarır, emperyalizme bağımlılığını kırar ve dünya kapitalist sisteminin dışında duran ve kendi yağıyla kavrulan otonom, otarşik ve devletçi bir cumhuriyet kurar. Bu kurguya göre...
Bu dönem nasıldır peki?
Türkiye'nin biricik aydınlık dönemidir bu. Ama Kemalist devrimin devamı olan tek parti rejimi, 1945 sonrasında çokpartili hayata geçmeye zorlanır. Komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının oluşturduğu gerici hâkim sınıflar, cahil halkı aldatarak, onların oyunu alarak iktidara gelir. Kemalist devrimin kazanımlarını yıkmaya girişirler ve Türkiye'yi tekrar ABD nüfuzu altındaki dünya emperyalist sisteminin bir parçası yaparlar.
Demokrat Parti'nin iktidarı Türkiye'de neleri değiştirdi?
Sosyal ve ekonomik çok şey değiştirdi. Türkiye'nin otarşik, devletçi kalkınmacı model içine hapsolmuşluğunu kaldırdı. Türkiye'yi hızlı ve keskin bir şekilde pazar ekonomisinin, dünya kapitalist sisteminin içine soktu.
DP halkın isteklerine cevap verebildi mi?
Tarımda makineleşme, Kore Savaşı'nın tarım fiyatları için yarattığı elverişli dış konjonktürle birleşti ve tarım kesimi çok rahatladı, cebi ciddi para gördü. Tarımın ticarileşmesi ve kapitalistleşmesi çok önemli bir ekonomik atılımdır. Bu, birkaç on yılın durağanlığından çıkış anlamına geliyor. Gerçi bu arada dış borçlar çığ gibi büyüdü, dış ödemeler dengesi krizleri patladı ama şu çok açık. 1950'den sonra Türkiye, dünya kapitalist sisteminin, piyasa ekonomisinin bir parçası olarak kendi içine kapalı otarşik konumuna kıyasla çok daha hızlı gelişti. Ayrıca iki partinin ve işleyen bir seçim sisteminin olması, halkı siyasetin içine çekti. Partiler, politikacılar, mitingler, parti teşkilatları derken, Türkiye'de halk siyaseti öğrenmeye başladı, halk siyaset sahnesine çıktı. Demokratik yaşam tecrübesi elde edilmeye başlandı. Sonuç olarak 50'li yıllar, siyaset alanını derin devletten özerk bir hale getirdi. Ama bu, çok uzun sürmedi.
Niye uzun sürmedi?
Çünkü politik çoğulculaşma popülizmle el ele gitti. Yukarıdan aşağıya modernleşmeci bir elitizmin yerini, bu kez kitle dalkavukluğu, halk dalkavukluğu aldı. Bu popülizm çok kötü şeyler de yaptı. 1955'teki 6-7 Eylül olayları popülist milliyetçiliğin ürünüdür. Bu arada dış borç yükünün artması ve dünyada tarım fiyatlarının aleyhe dönmesiyle, 1951-53'ün hızlı ekonomik büyümesi de sona erdi ve ekonomik sıkıntılar baş gösterdi. Büyük bir çoğunlukla iktidara gelen DP gitgide antidemokratik davranmaya başladı ve bu sefer demokratik muhalefet CHP'ye kaydı. 1954 seçimlerinden sonra halkın DP'den soğuması, CHP'nin güç kazanması daha da
belirginleşti. DP paniğe kapıldı.
Peki ne yaptı?
İktidara yapışma eğiliminin işaretlerini vermeye başladı. 1957 seçimlerinde seçim sistemini değiştirdi. 1957 seçiminde CHP büyük oy patlaması yapmıştı. DP'yle CHP'nin oyları başa baş geldiği halde ekseriyet sistemindeki büyük haksızlık sayesinde DP parlamentoda eskisinden de ezici bir çoğunluğa sahip oldu. Gitgide parlamento çoğunluğuna dayalı faşizan bir gidişin sinyallerini verdi. Yani iktidara gelmesiyle Türkiye'de demokratik bir açılımı temsil eden Demokrat Parti, her zaman bir demokrasi meleği olarak kalmadı. Seçimle iktidarı kaybetmekten o kadar korktular ki... Demokrasi savunuculuğundan, mümkünse CHP'yi kapatmaya, mallarını müsadere etmeye yöneldiler.
27 Mayıs olmasaydı seçimler yapılacaktı. Yapılsaydı ne olurdu?
Seçimler yapılsaydı, CHP iktidara gelirdi. Bütün belirtiler bunu gösteriyordu. Muhalefetin çığ gibi büyüdüğünü, DP'nin muhalefette kalacağını gösteriyordu. DP'nin kesinlikle seçimleri yaptırmayacağını ve iktidarı terk etmeyeceğini söylemek, 27 Mayıs'tan başka çıkar yol yoktu demek asla mümkün değildir. 1960 koşullarında iktidara ilelebet yapışma olasılığı yoktu aslında. Demokrat Parti'de de böyle bir kapasite yoktu. DP öyle çok hegemonik, monolitik bir yapıya sahip, muazzam kadroları olan bir faşist ya da komünist parti falan değildi. Liderliğinin diktatoryal eğilimleri vardı ama DP mutlaka parçalanırdı. Zaten parçalanmalar da olmuştu. DP keşke demokratik yoldan tasfiye edilebilseydi... Zira 27 Mayıs kendisiyle sınırlı kalmadı, diğer darbeleri kolaylaştırdı.
Peki o dönemde halkın bir darbe talebi var mıydı?
Hayır. Zaten Türkiye'de hiç darbe olmamıştı. 1908 ve 1913 Babıâli Baskını çok gerilerdeydi. Geniş kitlelerin umutları CHP'ye ve İsmet İnönü'ye yöneliyordu. Ama bazı elit, entelektüel, sol, Kemalist, Marksist çevrelerde darbe umudu vardı. Askerlerin hoşnutsuz olduğu yolundaki en küçük dedikodu sevinçle karşılanıyordu.