'İşçi sınıfının Süleymanı' güle güle

Sultanahmet Alanı'na kurulmuş bir kürsünün üzerindeydin seni ilk gördüğümde. Dinleyen insanları hop oturtup hop kaldırıyordun. İkinci karşılaşmamız 1990'lı yılların başındaydı.
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

Sultanahmet Alanı'na kurulmuş bir kürsünün üzerindeydin seni ilk gördüğümde. Dinleyen insanları hop oturtup hop kaldırıyordun. İkinci karşılaşmamız 1990'lı yılların başındaydı. Sürgünden yeni dönmüş, Nevizade'de bir kadeh rakıyla ülkene olan özlemini gideriyordun. Son karşılaşmamız da önceki hafta oldu. DİSK'in önünde. Yoldaşlarınla, öğretmen arkadaşlarınla, işçilerle, 78'lilerle; yani tüm öğrencilerinle vedalaşıyordun sonsuz bir yolculuğa çıkarken.
DİSK'in Şişli'deki merkezinin önünde bir tabutta değildin de, yine bir kürsüdeydin sanki. Birazdan başlayacaktın konuşmana.
Böyle bir bekleti içindeydi seni uğurlamaya gelen herkes. 1979'un Türkiyesi... 'Neferi' olduğun illegal Türkiye Komünist Partisi bağımsız adaylarla katılıyordu seçime. Miting vardı Sultanahmet'te. Kızıl bayraklar, orak-çekiçler, 'TKP'ye Özgürlük'ler giydirilmişti koca alana. Kürsüden "İnsanlar! İnsanlar!" diyordun, "Bugün ne kadar güzelsiniz!" Coşku, alkış olup yükseliyordu gökyüzüne. Biraz durup sürdürüyordun o tok sesin, tane tane konuşmanla; duyanın hem aklını, hem yüreğini uyandıran seslenmeni: "İnsanlar!.. Güzel insanlar!.. Bugün ne kadar çoksunuz!" Bir kez daha buluşuyordu alkışlar gökyüzüyle. "Dinleyin!.." diyordun, "Dinleyin duyduğunuz bu ses..."
Elini yumruk yapıp sanki alandaki herkesi bir anda tek bir noktaya çekiyordun. Provası önceden yapılmış bir gösteri gibi, aynı slogana kilitliyordun binlerce insanı:
"TKP'ye Özgürlük!.. TKP'ye Özgürlük!.."
Özel toprak reformu
O günlerde 50'li yaşlarının başındaydın ama meğer daha sonrasında ne kadar çok çile varmış çekeceğin, ne kadar çok insan varmış eğiteceğin İkinci Dünya Savaşı'nın getirdiği ağır koşullarda; Türkiye açlığı, yokluğu, yoksulluğu yaşarken bitirmiştin Kepirtepe Köy Enstitüsü'nü. İlk görev yerin Çerkezköy'e bağlı Yanıkağıl Köyü'ydü. Sadece köy çocuklarının öğretmeni olmadın; anneleri, babaları da senin öğrencin oldu, sen de onların hem öğretmeni hem sağlık memuru... Bunlarla da kalmadın. Köyün merasını dağıttın topraksız köylülere, tarımsal eğitim verdin onlara. Yani 'özel toprak reformu' yaptın. Devlet bunu duyar da durur mu! Kendini jandarma karakolunda sorguda bulursun. Senin bu işten vazgeçmeni, köylülerin aldıkları toprakları geri vermesini isterler. Çıkarken yanına yaklaşır bir güvenlik görevlisi:
"Sen ilerde tehlikeli bir adam olabilirsin. Bilmeni istiyorum ki TC hükümetinin elindeki işkence vasıtaları Allah'ın elinde yoktur. Bunu iyice beynine yaz, ondan sonra ne yapacaksan yap."
Ne köylüler aldıkları toprakları geri verdiler, ne de 'TC'nin elindeki işkence aletleri'nin varlığı seni yolundan döndürdü.
Askerlik dönüşü Çerkezköy'e Halk Eğitim Müdürü olarak atanmıştın. Sonra Beykoz'a öğretmen... Artık öğretmen örgütlenmesinin tam orta yerindesindir.
1960 İhtilali sonrası grevli-toplusözleşmeli sendikal hakların Anayasa'dan yasalara aktarılması için verilen mücadelede işçi sınıfıyla omuz omuzasındır bir öğretmen olarak. Mitinglerde, grevlerde alırsın yerini. Sonunda yasa çıkar.
"O sırada Türkiye Öğretmenleri Birliği Federasyonu vardı. Lokal işleten bir anlayışa dönüşmüştü. Bu nedenle Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın kuruluş hazırlıklarına başlandı. 1965'te TÖS kuruldu. İstanbul İl Başkanı oldum."
Aynı yıl seçimler vardır. Behice Boran TİP'ten aday olmanı ister. Tekirdağ'ndan aday olursun. Hani o toprak reformu yaptığın köylülerin yaşadığı ilden. Seni hiç yalnız bırakmazlar. Sonunda seçilirsin de. Ancak parti yönetimden birini göndermek ister Meclis'e. İkiletmeden 'Olur' dersin.
Sırada TÖS'ün ünlü 1969 boykotu, DİSK'in kuruluşu vardır. Artık 'işçi sınıfının öğretmeni' olmuşsundur. Önce Lastik-İş'te, arkasından Maden-İş'te ve DİSK'te işçilere eğitim verirsin. 15-16 Haziran kıyametinde ön saflardasındır. Gece yarısı basılır evin. Sıkıyönetim ilan edilmiştir. Davutpaşa Kışlası'nda alırsın soluğu. İfadeni alan polis sıkıştırmaya kalkar "Sen işçi değilsin, sendika yöneticisi de değilsin. Ne işin var bunlarla?" diye. Bu görüntüye Kemal Türkler dayanamaz: "Polis efendi, polis efendi! O işçi sınıfının Süleymanı'dır. Herkese yaptığınız müdahaleyi buna yapamazsınız. Siz kendi Süleyman'ınızı düşünün."
Altı sürmüştü mahpusluğun. Ama daha bitmemişti göreceklerin. Çünkü arkasından 12 Mart geldi. Tam 27 gün kaldın Gayrettepe'deki işkencede. Yıllarca tedavi gördün işkence izlerinin geçmesi için.
Ama mücadele sürüyordu. 1 Mayıs 1976 korkutmuştu ülkeyi yöneten egemenleri. Onun için kanla boğmaya kalktılar 77'nin 1 Mayısı'nı. Provokasyonu yapanların bugüne dek bulunamamasını slogan gibi bir cümleyle değerlendiriyordun: "Arayan aranan olunca elbette bulunamaz!"
Karanlık bir labirente girmişti Türkiye. 12 Eylül darbesi seni İzmit'teki bir fabrikanın işçilerini greve çıkarmak üzereyken yakalamıştı: "O gece darbe oldu. Türkiye zifiri bir karanlığa gömülmüştü. 1981'in Şubatı'na kadar kaçak yaşadım İstanbul'da. Sahte pasaportla çıktım Kapıkule'den Bulgaristan'a. Üç dava vardı hakkımda. Zaten girsem içeri davalardan birini bile göremezdim. Polisin nefretini kazanmıştım."
Artık Almanya'da sürgün yılları başlamıştı senin için. Orada da boş durmadın. Önce Almanca öğrendin. Sonra felsefe öğrenimi yaptın. Göçmen işçileri eğittin Alman Sendikalar Birliği'nde. Türkiyeliler Merkezi'nin başkanı oldun. 10 yılı aşan sürgün hayatından sonra ülkene döndüğünde dayanışma ruhu azalmış insanlar, küçülmüş örgütler buldun. Olsun! Sen kaç yılın 'Süleyman Hoca'sısın, hiç yılar mısın?
'Nerede kalmıştık?'
"Yine de onların içinde olmak vardı. Nitekim kısa zaman sonra Birleşik Metal beni tekrar göreve çağırdı. Bir süre sonra Harp-İş Sendikası çağırdı. Birkaç yıl da orada çalıştım. Kısa bir zamanda, nerede kalmıştık, oldum. Bir ara duraklayan mücadele yine canlanmaya başlıyordu. Yurtdışındaki sendikalardan edindiğim deneyimlerle yeni eğitim programları çıkardım. Şimdi Petrol-İş'te eğitim veriyorum. Ankara'dayım, İzmir'deyim, Türkiye'nin her yerindeyim."
Tam iki yıl önce yaptığımız söyleşide aynen böyle demiştin. 80 yıl boyunca durup dinlenmeden; Türkiye'de, Avrupa'da; öğretmen örgütlenmesinde, işçi sınıfı hareketinde; TKP'nin bir neferi olarak var oldun hep. Köylülerin öğretmeniydin, öğretmenlerin örgütçüsüydün, işçi sınıfının eğitmeniydin. Hatta 80'lik bir delikanlı olarak 78'lilerin de öğretmeni olmuştun.
Hepimiz seni uğurlamak için Şişli'deki DİSK Genel Merkezi'nin önündeydik. Öğretmen örgütlenmesinden, yurtdışında sürgünden, partiden yoldaşın Hasan Gürkan'ın yaş dolu gözleri kızıl bulutlara dönmüştü. Fevzi Karadeniz haberi duyar duymaz sürgüne gidip kaldığı Fransa'dan koşup gelmişti seni uğurlamaya. 78'liler 'Öğretmenimizi kaybettik" yazılı fotoğrafını taşıyordu en önde.
Sonsuzluğa uğurladık seni hep birlikte. Güle güle sevgili öğretmenimiz, güle güle işçi sınıfının Süleymanı!