'Işın Çelebi'ye yaptığımdan pişmanım'

'Işın Çelebi'ye yaptığımdan pişmanım'
'Işın Çelebi'ye yaptığımdan pişmanım'
Edebiyat, siyaset, televizyon gibi pek çok alanla ilgilenen Enver Aysever özellikle CNNTürk'teki 'Aykırı Sorular' programıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Konuklarını köşeye sıkıştıran Enver Aysever ile bu kez rolleri değiştik.
Haber: TAN SAĞTÜRK / Arşivi

Televizyonculuğa eğlence programlarıyla başlamışsın. ‘Riziko’, ‘Ah Kızlar Vah Erkekler’, ‘Saklambaç’ ama şu anda da yine televizyonculukla fakat bu sefer eğlencenin tam zıddı bir kulvarda devam ediyorsun. Yapmak istediğin hep bu muydu?

Benim eğlence meselesine düşmem öğrencilik yıllarımda babamın büyük bir ekonomik kriz yaşamasından sonra para kazanmak için bir yerde tutunma duygumdu. O sıralar tiyatro yapıyordum ve periyoduk olarak tiyatroda batıyordum. Ve henüz çok kanallı dönemler yeni başladığında, biraz rastlantı, biraz yetenek, biraz merakla birlikte o dünyanın içine girdim. Elbette ki orada da çok şey öğrendim. Çünkü ‘Ah Kızlar Vah Erkekler’, ‘Saklambaç’ gibi programlarda yoksul insanlarla neredeyse saha araştırması yaptım. O esnada sosyoloji okuyordum zaten; o insanları birebir tanıdım. Bugün Türkiye’de çok izlenen yarışmaların ilklerini yaptım. Ve sosyolojik olarak birisi benden onları tarif etmemi isteseydi hangi gelir grubunun davranışları nasıldır, tarif edebilecek yetenekteyim. Genellikle zaten Türkiye’de kaldıraç olarak o yoksul çevrelerin ekrana bakışı belirleyici oldu. Ben, evet, hep politik bir adamdım. ‘Aykırı Sorular’da Batılıların Hard Talk dediği bizim sezgilerimizle ve el yordamıyla bulduğumuz biraz -ki burada da yaz sezonu başlamasından dolayı rastlantının payı var- net sorular sorup hızlı cevaplar aldığım, sürekli istim üstünde olmayı gerektiren bir tarzı deniyorum. Bunu seviyorum.

Çisenti adında bir tiyatro grubu kurmuşsun ve orada oyunların yazarı, yönetmeni hatta oyuncusu olarak bulunmuşsun.Tiyatroyu devam ettirebilmek ister miydin?
2003’te Atilla İlhan’a ilk telefon açtığımda “Çocuğum sen kiminle konuştuğunu biliyor musun?” dedi, “Atilla İlhan ile“ dedim. “Benim ne hissettiğimi biliyor musun?” dedi, “Evet” dedim, “tiyatrodan nefret ediyorsunuz.” “Peki bana neden telefon açtın o zaman?” dedi, “O tiyaronun suçu değil, sizin kabahatiniz” dedim. Öyle buluştuk Atilla İlhan ile ve ben onun şiirlerini oyunlaştırdım. 36 sene sonra Atilla İlhan tiyatroya geldi. Son oyunum da budur. Oyunda Atilla ağabeyin kimi huysuzluklarından dolayı biz batarak büyük bir zarar ettik. O gün tiyatroyu rafa kaldırdım.
Gelecek sene tiyatroya dair bir şeyler yapacağım ama... Bir kere yüzde yüz emin olduğum bir şey var. Türkiye’de çocuk tiyatrosuna en çok emek verenlerden biriyim. Kızım 6 yaşında, onun dünyaya geldiği dönemde tiyatro yapamadım. Mutlaka bir çocuk müzikali yapacağım. Bir de tek kişilik bir anlatı şeklinde sahne gösterisi hazırlıyorum.
Röportaj yaparken kırdığını düşündüğün ve bundan rahatsızlık duyduğun biri oldu mu?
Kırdığımı düşündüğüm, bazen karşımdaki kırılmadığı halde ‘Keşke yapmasaydım’ dediğim de oldu. Ben masaya önyargılı oturmuyorum. Herkes karşımdakini nakavt etmek üzere oturduğumu zannediyor ama bu doğru değil. Mesela Işın Çelebi ile yaptığımız röportaja çok üzüldüm çünkü ben Turgut Özal döneminin Türkiye’nin başına gelmiş en büyük bela olduğunu düşünüyorum. Thatcher öldüğü zaman onun hakkında söylenenlerin hepsi insanlık için korkunç şeylerdi; Thatcher‘ın Türkiye’deki ortağı da Özal’dır. Neoliberal politikalarla ahlakımızı bozmuştur. Ve Işın Çelebi, Özal’ın bakanıydı fakat Özal kabinesi içerisinde en çok sevilecek adamdı aynı zamanda. Ben Işın Çelebi programa çıktığında bütün Özal döneminin hesabını ondan sordum; sonra da dost oldum, utandım. Sevan Nişanyan meselesinde de şeytanın avukatlığını yapayım derken Sevan Bey’in üzerine fazla gittim ama o da sonra bana karşı ayıp etti. Twitter’da hakkımda bir şeyler yazdı ancak ben ona kızgın değilim.
Röportajlarının hararetinin arttığı yerlerde sorular peşi sıra gelmeye başlıyor. Bunda bir baskı altına alma isteği var mı?

 Ben aklımdaki cevabı almak için soru sormuyorum, bir cevap almak için soru soruyorum. Soruyorum: “Anayasanın ilk dört maddesi değişmeli mi değişmemeli mi?” “Türkiye’nin konjonktür...” Ben bilmem Türkiye’nin konjonktürünü. Tan, sence değişmeli mi değişmemeli mi? “Ya ama…” “Ama yok! Çünkü iki şık var: Ya Türklük vurgusu olacak ya olmayacak.” “Bilmiyorum, bu konuda fikrim yok”a itiraz etmem; “Ben bilmiyorum” demeyi erdem sayarım.
Eleştirilerin çoğu tarafsız değil, taraf tutarak sorularını sormak üzerine. Böyle hissediyor musun? Yoksa bu bir taktik mi ?
Teraziyi şöyle koymak lazım: Örneğin muhafazakâr çevreden bir kişi ile konuşuyorsam onun üzerine yürüyorum; yaşam kaygısından söz ediyorum. Ya da laik kaygıları olan bir kişi ile karşı karşıyaysam “İnsanların başının kapalı olması ne gibi bir sorun yaratır? Bu saçma değil mi?” gibi sorular soruyorum. Öncelikle ben orada şeytanın avukatlığını yapıyorum ama bir insan olarak ve doğal olarak bir dünya görüşüm var. Benim dünya görüşüme yakın olduğunu sandığım bir insana karşı belki esirgeme duygusuyla yaklaşıp daha yumuşak davranmış olabilirim. Örneğin bütün Türkiye Fazıl Say’ın üstüne giderken ben de üstüne gidip hedef göstermezdim. Burada başka bir tablo var ve onu korumak zorundayım.
Yaptığınız programdan ya da programda konuklarınıza olan yaklaşımından dolayı zaman zaman kanaldan baskı gördüğün oldu mu?

 Türkiye’de sansürden ziyade bir otosansür sürecine girdik. Bu işi yapan insanların birilerine zarar verir miyim diyerek kendilerine otosansür uyguladığını söylemeliyim. Ben bunu ne oranda uyguladığımı bilmiyorum, mutlaka yapıyorumdur. Bir de kanal bizim babamızın malı değil. Eğer o yayın kuruluşunun belli ilkeleri varsa, sen buna uyarsın. Önemli olan bu ülkenin ne kadar nesnel olduğudur. Çok büyük olmasa da yaşadığım bir iki sıkıntı oldu ama yüzde 98 çizgimi tutturabilmiş durumdayım. Ayrıca CNNTürk’te soluk alacak bir alana sahibim. Kaldı ki Türkiye’de benim yaptığıma benzer program yapanlar zaten tarih boyunca bu sıkıntıları yaşadı. Bu nedenle ben en azından büyük bir baskı altında olduğumu söyleyemem.
Âkil insanlar konusunda ne düşünüyorsun?

 Ben bu insanların bir kısmını programımda ağırladım, ağırlayacağım ve onlara soru soracağım. Ve buraya verdiğim cevapları onlar okudukları zaman sen zaten bize karşı önyargılısın ya da bizi seviyorsun gibi bir önduygunun izleyicide oluşmasını istemem. Ben Türkiye’de bağımsız aydın tavrının giderek sorunlu olduğunu düşünüyorum. Örneğin Erasmus kendi iradesini hiç kimseye tahvil etmeyen, hiçbir siyasi düşüncenin yanında yüzde 100 durmayan, eleştirel dilini korumuş ve bu yüzden de çağında çok sayıda saldırı almış bir düşünürdür. Stefan Zweig Erasmus’tan uzunca bir süre sonra gelmiş ve aynı bakışı kendisine temel edinmiştir. Ben Türkiye’de de buna benzer insanlar olduğunu biliyorum ve görüyorum. Bir Sabahattin Ali’den ya da Aziz Nesin’den bu şekilde bahsetmek mümkündür. Dolayısıyla bağımsız aydın tavrını önemseyen , böyle yaşamaya çalışan biri olarak akıllı insanlar heyetinin de bu ölçüte bakarak kendi pozisyonlarını değerlendirmelerini önemserim. Bizden çok onların karar vermesi gerekir. Benim ölçüm budur.
Bu teklif sana gelseydi 63 kişilik kadroda yer alır mıydın?
Ben kabul etmezdim. Birincisi, ben bugün ekranda toplum yararına bir iş yapıyorum. Bunun zaten önemli bir kamu görevi olduğunu düşünüyorum. Ben işimi iyi yaptığım müddetçe bunun toplumsal faydası olduğunu düşünüyorum. Diğer bir sebep de edebiyatçılığımı, romancı kişiliğimi hayatta en önemsediğim kimliğim olarak görüyorum. Edebiyatçı kimliğime halel getirecek bir şey yapmak istemem. Kaleminin bağımsızlığı hiçbir yere entegre olmamakla gelir. Sen zaten barış sürecine kitabınla katkı yapıyorsundur. Üçüncü ve çok önemli bir sebep, ben Kemal Kılıçdaroğlu beni CHP ’ye çağırdığı zaman bir dostluk belasına gittim, CHP’li oldum. O dönemde de bildiklerimi söyledim. Ama CHP’li olarak değil siyasi partili olarak bir dönem bile olsa anılmanın ne kadar sorunlu bir rozet olarak sırtında kaldığını gördüm. Kimseyi memnun edemiyorsun.
Kendini en çok hangi konuda eleştiriyorsun?
Kendimi eleştirdiğim çok nokta oluyor, hatta kendimi eleştirmekten de hoşlanıyorum. Tezcanlılığım ve çabuk karar verme özelliğimi eleştiriyorum. Bundan dolayı sorun yaşadığım zamanlar oluyor. Bilerek ve isteyerek kolay kandırıldığım zamanlar oluyor. Ama aptal değilim, ikinci defa kolay kandırılmıyorum. Ben karşımdaki insanlara kolay inanmaya eğilimliyim. Bu benim yumuşak karnım.
Kendine zaman ayırabiliyor musun?
Ben evcimen bir adamım. Hayatımı evde geçiriyorum. Ve günde en az 150 sayfa mutlaka okuyorum. Bence bu 150 sayfa kendine zaman ayırma. Bir de meyhaneden ödün vermiyorum. Haftada bir kere mutlaka arkadaşlarımla öğle rakısı içiyorum.
Eşini merak ediyorum. Sürekli düşünen bir adamla…

 Eşimle tanıştığım sene tiyatrom batmıştı. Televizyon işi yapmıyordum, bir roman yazmaya çalışıyordum. İşsiz, aylak bir adamdım. Eşimle tanıştıktan sonra romanım basıldı, Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandım, kızım oldu, ‘Aykırı Sorular’ başladı ve ondan sonra arka arkaya büyük başarılar yaşadım. Dolayısıyla ben eşimle birlikte 2007’de hayatımda yeni bir dönem olduğunu söylemeliyim. Aslında kızımın olma sürecinde eşimle birlikte bunları yaptım. Bunu görüyorum ve bundan hoşlanıyorum.