İslam 'erkekleşmiş' bir din

Prof. Salih Akdemir'e göre İslam'da kadının göz ardı edilmesinin nedeni Kuran'ın 14 asırdır hep erkekler tarafından yorumlanmış olması.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN Salih Akdemir ?
11 Eylül'den sonra gözler Müslüman ülkelere ve Müslümanlara döndü. Çok bilinen bir gerçeği böylece yeniden keşfettik. Gelişmiş, çağdaş, demokratik bir Müslüman toplum yoktu yeryüzünde. Genellikle yabancıları ve Hıristiyanları suçlamaya alışkın Müslüman kesim belki de ilk kez çıplak gerçekle bu kadar açık bir şekilde yüz yüze geldi. Entelektüel cesarete sahip olan Müslümanlar bu tuhaflığın nereden kaynaklandığını sorgulamaya başladılar. Fehmi Koru, eşini belki de medyamızda hiç görmediğimiz muhteşem bir yazı yazarak yanlışlıkları vurguladı. Ama ne yazık ki bu cesareti gösteren Müslümanların sayısı hâlâ çok az. Biz de bu az sayıdaki cesur dindarlardan biri olan Salih Akdemir ile görüştük. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Salih Akdemir, doktorasını Paris Hukuk Fakültesi'nde yaptı. Kuran düşüncesi üzerine yoğunlaşan ve alanı ile ilgili pek çok araştırması bulunan Prof. Salih Akdemir'in son kitaplarından biri de 'Kuran ve Laiklik'. Prof. Salih Akdemir, şu sıralar 'Karşılaştırmalı Sami Dilleri Enstitüsü' projesi üzerinde çalışıyor
***
Fehmi Koru geçenlerde çok güzel bir yazı yazarak artık İslam dünyasının kendi sorunlarını açıkça konuşması gerektiğini söyledi. Dinin, siyasetle ve kadınla olan sorunlarının tartışılmasını istedi. Benzer şeyleri siz de söylemiştiniz. Ama bu sözler İslami kesimde ciddi bir tartışma yaratmadı. İslami kesimden ölümü göze alanlar çıkabiliyor ama tartışmayı göze alanlar çıkamıyor galiba. Bir entelektüel cesaret eksikliği mi var dindar kesimlerde?
Çoğunluk böyle. İnsanlar düşüncelerini söylemekten çekiniyor. Çünkü devletin de, cemaatlerin de bir ideolojisi var. Bu ideolojiye karşı görüş açıklayanlar dışlanıyor. Bir de tabii din şeklini almış bir 'mezhep' olgusu var.
Bu nasıl bir sonuç yaratıyor?
Mezhep 'görüş' demektir, bağlayıcılığı yoktur ama bizde bu kurumsallaşmıştır, din konumunu almıştır. Mesela Diyanet İşleri tüm fetvalarında Hanefi mezhebini esas alıyor. Diyanet'te diğer mezhepler yok, Alevilik hiç yok. Bu ilkelliktir. Yalnız sevindirici bir şey var. Diyanet İşleri Başkanı benim yüksek lisans öğrencimdir. Ona 'boşanma' konusunu tez olarak verdim. Kendisi ilk defa mezhebin görüşünün aksine, kadının da boşanma hakkının olacağını Kuran'a dayanarak ortaya koydu. Aslında din dediğiniz Kuran'dır, Allah'ın söyledikleridir, Peygamber'in sünnetidir, uygulamalarıdır. Bağlayıcı olan onlardır. Mezheplerde ise Allah'ın kelamından çok onu anlayan imam esas alınmıştır, imam kutsanmıştır.
İslam dünyası kadın konusuna nasıl yaklaşacağını bile bilmiyor diyor Fehmi Koru. İslam dünyasının kadınla çözemediği bir sorunu olduğu çok açık. Siz bunu bazı ayetlerin yanlış yorumlanmasıyla, yorumların hep erkek penceresinden yapılmasına bağlıyorsunuz. Erkek bir din mi İslam? Ya da erkekleştirilmiş bir din mi?
Psikoloji profesörü Bekir Demirkol, 'İslam kültürü bir erkek kültürüdür. Kadın hiçbir zaman orada egemen olmamıştır' derdi. Evet, aslında İslam erkekleştirilmiş bir din. Bunun da nedeni on dört asırlık Kuran yorumunun sadece bir erkek yorumu olmasıdır. Mesela kadının şahitliği tanınmaz. Aslında Kuran'la hiçbir ilişkisi olmayan bir yorum bu ama dört mezhep burada görüş birliğine varmıştır.
Hâlâ mı mezhepler kadının şahitliğini kabul etmiyorlar?
Gayet tabii. Eğer şeriat uygulanacak olursa, dört mezhebin anlayışına göre kadının tanıklığı kabul edilmez. Kadın burada bir alt varlık olarak görülüyor. Çünkü 'Kadının dini ya da aklı eksiktir' diyorlar. Bunun da nedeni o dönemde kadın karşıtı düşüncenin egemen olması. Üzücü olan ise Kuran karşıtı bu düşüncenin Hz. Peygamber'e isnat edilmesidir. Diyanet'in tercüme ettiği kitapta da bu rivayet yer alıyor. Rivayete göre, Peygamberimiz bir bayram namazından ayrılırken, kadınlara, 'Siz cehennemliksiniz.
Çünkü dini tam erkeklerin akıllarını çeliyorsunuz. Sizin gibi hem dini hem aklı eksik biri nasıl oluyor da bu imanı güçlü erkeklerin aklını çelebiliyor' diyor. Bu sözlerini de Kuran'daki iki kadının şahitliğine dayandırıyor. Peygamberin böyle bir şey demesi mümkün değil. Bütün yanlış anlamaların temelinde Bakara Suresi'nin borçlanma konusunu düzenleyen son ayetinin yanlış yorumlanması yatıyor. O ayette hiçbir şekilde iki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına eşittir diye bir ibare yok. Kuran'da kadınla erkeğin eşit olduğunu diğer ayetleri inceleyerek ben ıspatladım. Ayrıca Kuran'ın çözümleri kıyamete kadar aynen devam edecek diye bir şey de yok.
Ne demek istiyorsunuz?
Mezhep anlayışını savunanlarla bizim ayrıldığımız nokta şu. Biz 'Kuran'ın tarihselliği' diyoruz. Yani Kuran belli bir dönemde iniyor ve belli şartlara çözümler getiriyor. O çözümleri günümüze aynen aktaramazsınız. Öldürülen Filistinli din alimi Faruki'nin de görüşü budur. Kuran'ın ortaya koymak istediği insan nasıl bir insandır, önemli olan budur. Önemli olan ahlaktır, adalet, dürüstlük, güzelliktir. Kuran'da hüküm ayetlerinin sayısı çok sınırlıdır. Eğer biz ayetlere dayanarak toplumsal sorunlara çözüm aramaya kalkarsak, hiçbir şeyi çözemeyiz. Önemli olan Kuran'ın üstün ahlaki değerleri doğrultusunda yeni yeni çözümler üretmektir.
İslam dünyasının erkekleri acaba kadından korkularını dini bir görüntünün arkasına mı saklamaya çalışıyorlar? Kadını baskı altına almak için dini mi kullanıyorlar?
Bu da var. Bir kere kadın hep cinsellik unsuru olarak görülüyor. Bu yüzden de dini bir gereklilik olarak örtünmesi söyleniyor ve toplumdan soyutlanıyor. Ben, başörtüsünün farz olmadığına inanıyorum. Bu konu Kuran'da bir öneridir. Aslında kadının toplumdan soyutlanmasının en önemli sebebi, Peygamberimizin hanımlarıyla ilgili özel ayetlerin sadece onlarla ilgili olduğu
'açıkça' belirtildiği halde, bu ayetlerin bütün kadınlara teşmil edilmiş olmasıdır. Mesela bugün kadın ve erkeğin bir araya gelmesini engelleyen harem-selamlık olayının dayandırıldığı Hicap ayeti sadece Peygamberimizin hanımlarıyla ilgilidir. Bunu diğer kadınlara yansıtmak Kuran'a aykırıdır.
İslam dünyası kadınla ilgili sorunu açıkça tartışmadan, bu sorunu çözmeden çağdaş yaşamla ve dünyayla ilişki kurabilecek mi?
Hiçbir şey yapamaz. Mesela Afganistan kadın sorununu çözmeden barışçı bir topluma dönüşemez. İslam dünyasının geri kalmasının en önemli nedeni, kadının toplumdan soyutlanıp cahil bırakılmasıdır. Kadın ve erkeğin harem-selamlık olmasıdır. Oysa Kuran, 'Mümin kadınlarla erkekler birbirlerinin arkadaşlarıdır. Beraber namaz kılarlar, iyiliği anlatır, kötülükleri engellerler' der. Kuran'da kadın ve erkek eşittir. Hak ve yükümlülükler aynıdır.
İbadet, tartışmalar birlikte yapılır. Peygamberin zamanında kadınlar erkeklerle birlikte namaz kılarken, peygamberden sonra kadın camilerden soyutlanmış.
Niye?
'Cuma namazı kadına farz değil' deniyor. Oysa cuma namazı kadına da farzdır. Cuma namazı o dönemde toplumsal sorunların tartışıldığı bir namazdır. Kadın, cuma namazından koparılarak tartışmanın dışına itiliyor. Camiden soyutlanan kadın hayatın diğer alanlarında da hepten soyutlanıyor. Eğitimden koparılıyor. Bu tür şeylerin Kuran'la ilgisi yok. Hadislerde de böyle şey yok. Mezhep görüşleri bunlar. Erkek egemenliğine dayalı ataerkil gelenek, sonuçta din şeklini alıyor.
'Kadını, çocuğu hakir gören, herkese kullanılacak bir meta gözüyle bakan, istismardan çekinmeyen ve maddeden başka değer tanımayan bir maneviyatçı tipi ile karşı karşıyayız' diyor Fehmi Koru. Gerçekten de böyle insanları çok fazla görüyoruz. Peki gerçek dindarlar, bu insanlara nasıl kaptırdılar Müslümanlığın sembölü rolünü? Nasıl oldu da dinin hoşgörülü, ağırbaşlı, mütevazı, sevecen yüzü böyle bir ilkelliğin arkasında kayboldu?
Bu tespit çok önemli. Freud bunu çok önce ifade etti. Dini, insanlığın geleceği için büyük bir tehlike olarak gördü. Freud'un kastettiği, geleneklerin etkisi altındaki toplumdaki dindir. Bu da gerçek din değildir.
Burada kişi maneviyatçı gibi gözüküyor ama her şeyi nesneleştiriyor.
İnsan sevgisini ortadan kaldırıyor. En büyük dinsizliği yapıyor. Oysa bütün dini metinler sevgiden söz ederler. Çünkü dinin kendisi sevgidir.
İslam, savaş esnasında bile savaşmamaktan söz ediyor. Freud, 'Dini eylemlerin altını kazıdığınızda, nevrozlar, psikozlar ortaya çıkar' diyor. Çünkü kişi sevgisiz büyümüştür. 'Allah' der fakat taptığı Allah değildir. Bir sürü dini eylemi yerine getirir, fakat bunların hepsi günah çıkarma gibi eylemlerdir. Bunun gerçek dinle ve dindarlıkla alakası yoktur. Ama biz dini yorumluyoruz ve kirlettiğimiz dünyayı dini metinlere ve Allah'a da yansıtıyoruz. Kirli hayatımızı bir norm, bir mezhep, din haline getiriyoruz. Buna da dindarlık diyoruz. Ben mesela şunu rahatlıkla diyebilirim. Müslümanlar bugün Allah adında bir puta tapıyorlar.
Nasıl?
Çünkü Allah diyorlar ama asıl taptıkları Allah değil. Hiçbir manevi yönleri yok. En büyük dinsizliktir bu. Bunlar tamamen insani boyuttan çıkmış, psikoz döneminde olan tedavi edilmesi gereken zavallı insanlar. Dünyada da insanların yüzde 85'i böyle. Allah'ı nesneleştiriyorlar. İbadeti içselleştirmiyorlar, ibadet onları güzelleştirmiyor. Allah'a inansalardı, etraflarında güzelliklerin oluşması gerekirdi. Fakirin olmaması, adaletin
eşit dağıtılması, insanların aşağılanmaması, sizin belirttiğiniz olumsuzlukların hiçbirinin olmaması gerekirdi.
'Kendilerini inanç dünyasının içinde kabul edenler iktidar odaklı politikaların çıkmaz sokak olduğunu görmek zorundalar' diyor Fehmi Koru. Gerçekten de dini kendi siyasi çıkarları için kullanan siyasetçiler çoğunlukta. Üstelik bu insanlar bir dindara yakışmayacak bir ilkesizlik ve çıkarcılık sergiliyorlar. Dinci diyebileceğimiz bu insanların iktidara böylesine düşkün olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
Siyasal İslam bu. Bunlar hep dünyevi güç istiyorlar. Aslında din, bireysel
arınma, temizlenmedir, insanlara güzellikleri yaşatmadır. Hiçbir dinin siyasetle ilişkisinin olmaması gerekir. Kuran, 'Kimler neslinin açgözlülüğünden, tamahından korunursa, kurtuluşa erecek olanlar onlardır' diyor. Said-i Nursi önce 'şeytanın şerrinden' Allah'a sığınıyor, sonra siyasetten Allah'a sığınıyor.
Bunu söyleyen Said-i Nursi üzerinden siyaset yapılmıyor mu?
O karşı çıkıyor, mağarada yaşıyor. Ama şimdi birçok kişi onun üzerinden siyaset yapıyor. Sadece dindar kesim değil, Demirel de, başkaları da bunu yapıyor. Dinin siyasete alet edilmesi Kuran'a aykırıdır. Ancak Türkiye laikliği bir uzlaşma ile değil de, bir dayatma sonucunda ülkeye soktuğu için bu ülkede laiklik hep 'dinsizlik' olarak algılandı ve belli bir kesim bunu malzeme olarak kullandı. Laiklik dinsizlik değildir. Aksine laiklikle, dinin siyasetle olan
ilişkisi engellenmeye çalışıldı.
İnsanların dini gerekçelerle yakılmaları önlendi. Kuran, laikliğin bile ötesinde ilkeler içeriyor. Çünkü Kuran insanın kendisine 'yabancılaşması' sorununu çözmeye çalışıyor. İnsana özgür bir birey olması gerektiğini söylüyor.
'Her görüşün rahatlıkla tartışılabileceği,
kimsenin düşünceleri yüzünden kınanmayacağı, farz-ı muhal diyerek Allah'ın varlığının bile sorgulanabileceği bir zihniyet dünyası gitmiş' diye yazıyor Koru. Böyle bir zihniyet dünyası var mıydı İslam'da gerçekten? İnsan bir zamanlar böyle olduğuna bugün inanmakta güçlük çekiyor.

Böyle bir dünya vardı. Hatta Allah yok diyen gruplar da vardı. Bu konular tartışılıyordu. Hıristiyanlık bu konuda çok katıydı. Aksini düşünenleri yakıyordu. Kuran, 'İsteyen inansın, isteyen inkâr etsin' diyor. Mesela Maide Suresi'ndeki bir ayet liberalizm düşüncesinin temelini oluşturuyor. 'Siz sadece kendinizden, kendi davranışlarınızdan ve düşüncelerinizden sorumlusunuz. Başka birinin hata yapması, doğru yoldan çıkması eğer siz doğru yoldaysanız size zarar vermez' diyor. Ama bizde oruç tutmayan bile bazı yerlerde baskı görüyor. Bu da dinden değil, az gelişmişliğimizden kaynaklanıyor.
İslam dünyasının demokrasiyle de ciddi sorunları var. Bugün dünyada gerçek bir demokrasiyle yönetilen tek bir Müslüman ülke yok. Siz, İslam'ın demokrasiyle olan sorununu bir ayetin yanlış çevrilmesine bağlıyorsunuz. Hangi ayet o ve neden yanlış yorumlanıyor?
Bu ayet, 'Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yarattım' diye çevrilmiş hep. Ayetin 'kulluk' olarak manalandırılması demokratikleşmenin, bireyselleşmenin önündeki en büyük engeldir. Zira bu çeviriden, 'Dindarlar tam özgür insanlar değildir. Kuldur. Öyle olmaları beklenir' sonucu çıkar. Oysa ayetteki 'abede'
fiilinin semantik incelemesi, asıl anlamın
'meydana getirmek, gerçekleştirmek' olduğunu ortaya çıkarıyor. Aslında Allah ilahi nefesini üflediği insana, 'Ben insanları beni gerçekleştirsinler diye yarattım' diyor. Ayeti böyle manalandırdığınızda insan özgür bir varlık olur. Kuran bağlamında Allah-insan ilişkisi, köle-efendi ilişkisi değildir. Allah bizi yaratan olarak elbette üstündür ama bize kendi nefesini vermiştir. İnsan, Allah'ın halifesidir. Biz köle değil, halifeyiz. Allah'ın yarattığı en değerli varlığız.
İnsan birey olmadığı zaman bir yerlere gelebilmek için bazı kişileri yüceltir, onlara tapınır. Partilerde, cemaatlerde bir köle-efendi ilişkisi vardır.
İslamiyet'in içinde bulunduğu fikri tıkanıklığı aşamaması halinde, başkalarının siyasi projelerinin, büyük zorluklara hatta kitlesel dinden çıkma hareketine yol açabileceğini de söylüyor Fehmi Koru. İslam dünyası fikri tıkanıklığını aşabilecek mi sizce?
Aşmak zorunda. Aşamazsa varlık dünyasından kalkar gider. Kuran'da 'Allah, toplumsal yapıyı, o toplumun bireyleri değiştirmedikçe değiştirmez' diye bir ayet var. Kurtuluş ancak toplumsal yapının değişmesiyle mümkün olacak. Bunun için de kadın mutlaka toplumda eşit bir güç olmalı Kadının olmadığı yerde güzellikler yeşeremez.