İstanbul hep peşindeydi

İstanbul'dan Paris'e inen uçak biraz macera, biraz özlem, biraz da ayrılık taşıyordu. Dimiter Hristoff ailesiyle birlikte New York'a yerleşmeye karar vermişti.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

İstanbul'dan Paris'e inen uçak biraz macera, biraz özlem, biraz da ayrılık taşıyordu. Dimiter Hristoff ailesiyle birlikte New York'a yerleşmeye karar vermişti. Önce İstanbul'dan Paris'e göçen babası Peter Dimiter Hristoff'u görecek, oradan da New York'a geçecekti.
1963 yılıydı ve Hristoff ailesinin Paris'e indiği gün dünya çalkalanıyordu: ABD Başkanı John F. Kennedy suikasta kurban gitti. Henüz beş yaşında olan Peter Hristoff'un, ailesinin New York göçüne ilişkin hatırladığı en belirgin olay buydu. Bir de annesinin "Aman tanrım! Nereye gidiyoruz" demesi.
'Dünyaya sığamayan' Hristoff ailesinin ilk yolculuğu Balkan Savaşı'yla başlıyor.
Dede Peter Dimiter Hristoff, 1898'de Selanik yakınlarında Kılkış köyünde doğuyor, Balkan Savaşı'nda annesi, oğlunun ve kocasının nerede olduğunu söylemediği için Sırp askerler tarafından öldürülüyor. Baba kendisi gibi Sofya'ya kaçan dul bir kadınla evleniyor. Kadının da ilk evliliğinden Viktorya adında bir kızı vardır. Torun Hristoff, dedesinin duygularını anlamaya çalışıyor:
"Dedem, babasının ikinci evliliğini muhtemelen annesinin anısına ihanet olarak değerlendirir. Babasıyla görüşmeyi reddeder. Bir fotoğrafçının stüdyosuna çırak girer. Yeteneğini gören ustası dedemi babasıyla barıştırıp güzel sanatlar akademisine gitmeye ikna eder. Ancak siyasi faaliyetleri sonucunda İstanbul'a kaçmak zorunda kalır."
1923'te İstanbul'a gelen dede Hristoff, Kumkapı'daki Bulgar okulunun müdürü olarak işe başlar. Bir yandan öğretmenlik yaparken sur içindeki eski İstanbul'u resmetmektedir. Ama aklı Sofya'dadır. Çünkü üvey annesinin kızı Viktorya'ya âşıktır.
Üvey anne bu aşkı öğrendiği zaman, aynı kandan gelmedikleri, aynı evde yaşamadıkları halde çok sinirlenir. Ama sonunda iki âşık İstanbul'da buluşur ve evlenirler...
Torun Hristoff, 2002'de ölen babannesi Viktorya'yı anlatırken "Yaklaşık 100 yıl süren ömründe Balkanlar'ın yeniden yapılanmasını, iki dünya savaşını ve Amerika'ya göçü yaşadı. Günümüzün manşetleri çocukluğumda dinlediğim 20. yüzyılın başlarına ait sürgün ve etnik temizlik öykülerine içerik kazandırdı. Dünyada bu tür olayların tekrar yaşanıyor olması benim için hep derin bir hüzün kaynağı oldu" diyor.
Pul ve para tasarladı
Artık İstanbul'da yeni bir hayat kurmuştur kendisine dede Hristoff. Türk ressamları Hayri Çizel, Şerif Renkgörür ve Ali Sami Boyar ile dostluklar kurar. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin pullarını ve paralarını Ali Sami Boyar ile tasarlar.
Baba Hristoff ise 1926'da doğar ve dede Hristoff gibi resme yönelir. 1951 yılında İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi İbrahim Çallı ve Zeki Faik İzer atölyelerinden mezun olur. 1952-55 yılları arasında ağırlıklı olarak Topkapı ve Ayasofya'yı resimler.
Kurdukları çorap fabrikası ailenin ekonomik olarak güçlenmesine yol açmıştır. 1960'ların başında dede Hristoff hayatının geri kalan kısmını Paris'te geçirmeye karar verir. Fabrikayı çocuklarına bırakarak eşi Viktorya ile Paris'e göçer. Birkaç yıl sonra da baba Hristoff, New York'a göçmeye karar verecek, eşi ile iki oğlunu alıp, ABD Başkanı Kennedy'nin öldürüldüğü gün Paris'e, bir süre sonra da New York'a gidecektir.
İşte bu göçte torun Hristoff beş yaşındadır ve yeni bir ülkede yaşamanın güçlükleri onu beklemektedir. "Amerika'ya gittiğimizin birinci haftasında beni okula yazdırdılar. Hiç İngilizce bilmiyorum. Müthiş bir korku var içimde. Annemle babam bozuk bir İngilizceyle hocama 'Bu çocuk resim yapmayı seviyor' dediler. Hoca da ne zaman bir şey istesem, elime bir kağıt-kalem verip istediğim şeyi çizmemi söylerdi."
'Paris'te geçirdiğim ilk yaz...'
1970'li yıllara gelindiğinde baba Hristoff New York'ta ressam olarak ciddi bir kariyer yapmıştır. Ailenin yaşamöyküsünün bu noktasında şöyle bir durup "14 yaşındayken babaannem ve dedemle Paris'te geçirdiğim ilk yaz hayatımı değiştirdi" diyor torun Hristoff, "Dedem Paris'teki atölyesinde birlikte resim yaparken İstanbul'da geçen öyküleri anlatırdı bana. Her gün öğle yemeği saatine kadar atölyesinde resim yapar, yemekten sonra tiril tiril bir takım elbise giyer, beni metroyla Madeline'e götürdü. Bu program günlük bir tören halini almıştı.
Sürgünler tarafından yayımlanan Rusça bir gazete satın alır ve Cafe Penny'de kahvesini içerken gazeteyi okurdu. Daha sonra birlikte bir müzeye gider ve konuşurduk: 'Bak Coror bir parça kırmızıyla insanı nasıl çekiyor' ya da 'Sence Ingres mi yoksa David mi daha iyi ressam' gibisinden. Bana sunulan Avrupa kültürü ve sanatı, Amerika'nın sunduğu nimetlerden yararlanıyormuş gibi göründükleri halde annemin ve babamın neden bir türlü Amerika'ya ait olmadıklarını kavramama yardımcı oldu."
Beş yaşında ayrıldığı Türkiye'ye de 17 yaşında gelir ilk kez torun Peter Hristoff. Çocukluğundan beri yazıştığı Milka teyzesi onu İstanbul'un camileri, pazarları ve antikacılarıyla tanıştırır.
Milka teyzeyle İstanbul gezileri
Torun Hristoff "Bana İznik ve Kütahya'yı teyzem öğretti" diyor,
"İmparatorluk sarayında kullanılan gümüşlerin nasıl tanınacağını da... Şerbet kâseleri alabilmem için beni Yıldız Porselen Fabrikası'na, çay bardakları için Paşabahçe'ye, akide şekeri için Sirkeci'deki Hacı Bekir'e götürdü." Torun Hristoff'un dedesinden, annesinden, babasından dinlediği
'İstanbul masalları' daha bir ete kemiğe bürünmüştür.
Torun Hristoff ilk kişisel sergisini New York'ta güzel sanatlar lisesinde okurken açar. O da babası, dedesi gibi ressam olmuş, hem de artık yakından tanıdığı İstanbul'la bir daha ilişkisini hiç kesmemiştir.
New York'ta açılan daha küçük bir ölçekte üç kuşak Hristoff'ların sergisi, ilham kaynağı olur ve bu serginin daha geniş bir biçimde İstanbul'da sergilenmesi önerilir. Böylece üç kuşak Hristoff'ların resimleri 100 yıllık bir İstanbul panoraması olarak Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi'nde 'Üç İstanbullu' adıyla açılır.
Torun Hristoff 'İstanbul'a mı, New York'a mı, yoksa Paris'e mi ait hissediyorsun kendini' sorusunu hemen her sanatçı, her ressam gibi "Hem her yere, hem de hiçbir yere" diye yanıtlıyor. Ama babası, dedesi gibi İstanbul onu da çekiyor:
"İstanbul'un yeraltı geçitlerinin insanı ezici enerjisi, Tünel'in başdöndürücü eğimi ve Galata Köprüsü'nden bakıldığında hâlâ büyükbabamın yaptığı resimlerdekine son derece benzeyen eski İstanbul manzarası; çakmak, tütün ve yara bandı satan yaşlı erkekler içimi mutlulukla dolduruyor."
Kolay değil. İstanbul bu. Değeri düşmeyen, hiç yaşlanmayan çekici bir fotomodel gibi 100 yılda üç kuşak ressama kendini resmettiriyor. Bir kere gören herkesin başına gelen, Hristoff'ların da başına gelmiş ve İstanbul üç kuşaktır peşlerini bırakmamış...