İsteyen çıplak poz verir, kimse karışamaz

İsteyen çıplak poz verir,  kimse karışamaz
İsteyen çıplak poz verir,  kimse karışamaz

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Oyuncu Ayça Varlıer hem müzikte iddialı hem oyunculukta. Leyla'nın Evi oyununda rapçi Roxy'yi canlandıran Varlıer'le sohbete oturduk.
Haber: ECE ÇELİK / Arşivi

Şimdilerde Zülfü Livaneli’nin romanından uyarlanan ‘Leyla’nın Evi’ oyunuyla dördüncü sezonunu geçiren oyuncu Ayça Varlıer sahne üzerinde yapılan her işten anlıyor. ABD’de müzikal eğitimi alan Varlıer, “13 yaşından beri hem şarkıcı hem oyuncu hem de dansçı olmak istiyordum” diyor. 2013’ün başında çıkardığı ‘Elif’ albümünün ardından konserlerine hız veren sanatçı, şimdilerde Okan Bayülgen ve dört kadın şarkıcı ile birlikte bir kabare çalışması içinde. Son dönemlerde yaşanan dekolte krizine tepkisini dile getiren Varlıer ile güneşli bir cumartesi sabahı Kalamış sahilde buluştuk, hiç bitmeyen koşuşturmacasını konuştuk.

Leyla’nın Evi’yle dördüncü sezona girdiniz… Tiyatro için hayli uzun bir süre değil mi?

Dört sezon oyun oynamak özel tiyatro için bir rekor bence. Oyunumuzu yaklaşık 250 bin seyirciyle paylaştık. Bu çok ciddi bir rakam. Şimdi doğu turnesine de, yurtdışına da gideceğiz. Oynadıkça daha çok talep geliyor. Bu da bizi çok sevindiriyor.

Başlarken uzun sürebileceğini tahmin ediyor muydunuz?

Açıkçası etmiyordum. Oyuna başlamadan sıkı bir çalışma süresinden geçtik. Altı aylık bir çalışmanın ardından seyirciyle buluştu ve seyirci oyunu çok sahiplendi. Oyun pek çok badire de atlattı. Pek çok cast değişikliği oldu. Dört sene önce baktığımda bugünü göremiyordum. Sürpriz oldu benim için. 

Oyun, Zülfü Livaneli’nin romanından uyarlama. Uyarlama işleri nasıl buluyorsunuz?

Bence bu çok doğru bir yol. Ve bu yolda gidilmesi gerekiyor. İnsanın romanı okurken kafasında geliştirdiği hikâyeyle sahnede ya da ekranda gördüğü hikâye bambaşka. Seyirciyi esas yakalayan da hikâyenin gücü. ‘Leyla’nın Evi’nin değerlerimizi hatırlatan bir hikâyesi var. Birçok kavramı ele alıyor; kuşak çatışması, mülk davası, eski İstanbul ve yeni İstanbul’u anlatan bir öyküsü var. İçindeki tüm karakterler çok evrensel. Zaten romanda karakter betimlemeleri o kadar güçlüydü ki, bizim işimiz o açıdan hafifledi. 

Hem oyunculuk hem şarkıcılık yapıyorsunuz. Hangisi daha öne çıkıyor?

Benim için ikisi her zaman paralel ilerledi. Çünkü benim altyapım zaten müzikal tiyatro. Bu yüzden kendimi bildim bileli hem şarkıcı hem oyuncu hem de sahne performansçısıyım. Doğduğumdan beri bu işi yapmak istiyordum ve bunun için yatırımlar yaptım. Ailem benim ne yola gitmek istediğimi küçüklüğümden beri biliyordu. Bana inandılar. 

Ancak Türkiye ’de iki alanda birden ilerleyebilen çok nadir sanatçı var…

Bu ayrım zaten Türkiye’de var. Müzikal tiyatro hem solistliği hem oyunculuğu hem de dansı bir arada barındıran bir kulvar. Türkiye’de neden bu anlaşılamıyor bunu anlayamıyorum. Kalıplaşmış düşünceler var ve bunun dışına çıkılamıyor. Hollywood yıldızlarına, Broadway yıldızlarına baktığımız zaman hem albümleri olduğunu hem oyunlarda yer aldıklarını görüyoruz. Bu zaten olması gereken bir durum. Ben sahnedeki her şeyi yapmak istiyorum. Henüz 13 yaşındayken üç alanda da olmak istediğime karar verdim. Birinden birini seçmek zorunda değilim. Oyunculuğumu ve şarkıcılığımı geliştirebileceğim bütün platformlarda yer almak için çaba sarf ediyorum. 

Sanatın başka türlerini yapmak için kabaran bir iştahınız var mı?

Yok aslında çünkü bu dallar konser, tiyatro, müzikal, albüm gibi pek çok alana bölündüğü için ben de tüm vaktimi bunlarla geçiriyorum. Benim için önemli olan bu alanlarda kendimi olabildiğince iyileştirip profesyonelleştirmek. 

ABD’den ilk geldiğiniz zaman sektörde var olabilmekle ilgili endişeleriniz var mıydı?

10 sene Amerika’da yaşadım. Buraya gelince de adaptasyon sıkıntısı çektim. Benim için depresif bir dönemdi. Düşünsene şarkılarımı ve repliklerimi İngilizce söylemeye alışmışım. Hep geri döneceğimi düşünmüştüm. O bocalama döneminin ardından Fahir Atakoğlu sağ olsun müzikle toparlandım. Fahir Atakoğlu bir solist arıyormuş. Tesadüflerin yardımıyla yollarımız Atakoğlu’yla kesişti ve onun orkestrasına girdim.
Siz 11 Eylül saldırısının ardından Türkiye’ye dönmüşsünüz. Dönmeseydiniz bugün nerede olurdunuz hiç düşündünüz mü?
Bunu düşünüyorum arada bir. İyi olacağına eminim. Orada bir ajansım vardı, menajerim vardı. Çok fazla görüşmeye gidiyordum. 3-4 sene öncesine kadar Türkiye’de kast direktörleri, menajerlik şirketleri gibi kavramlar oturmamıştı. Benim 10 yıl önce ABD’de tiyatroya bakan menajerim ayrı, reklama bakan menajerim ayrıydı. Tam çok iyi bir şirketten teklif geldi, yeşil kartım olmadığı için giremedim. 11 Eylül’den sonra öyle bir kaos yaşanıyordu ki yabancı olduğum için çalışma izni de alamadım. Ama içim rahat geldim. Biliyorum ki orada kalsaydım da istediğimi yapacaktım. Amacım star olmak değil ki. 

Şu an “İyi ki dönmüşüm” diyor musunuz?

‘Gümüş’, ‘Harikalar Kumpanyası’, ‘Leyla’nın Evi’… Altından kalktığım her proje ve keyifle çalıştığım insanlar bana “İyi Türkiye’ye dönmüşüm” dedirtti. 

“Amacım star olmak değil” dediniz. Ünlü olmayı umursamıyor musunuz?

Aldığım konservatuvar eğitimimin yanı sıra gitmediğim workshop kalmadı. Bunların hiçbirini ünlü olmak için yapmadım. Ünlü olmak isteseydim Amerika’da kalırdım. Ünlü olmak çok kolay. Yaptığımız iş bu ünü getiriyor. Ben nasıl işimi daha iyi yapabilirim, daha çok insana ulaştırabilirim derdindeyim. Ün, yaptığımız pastanın kreması, ben pastadan çok memnunum, kreması olmasa da olur.
Leyla’nın Evi 26 Ekim’de Şişli Belediye Kent Kültür Merkezi’nde.

KANSU’NUN BAŞINA GELENLER HEPİMİZİN BAŞINA GELEBİLİR


Çalışma yaşamınızda kadın olmanın sıkıntısını hissettiğiniz oldu mu?
Kadın olarak bu sektörde pek çok zorluk yaşıyoruz. Örneğin şu son yaşanan dekolte meselesi canımı çok sıktı. Gözde Kansu’nun başına gelenler hepimizin başına gelebilirdi. Ancak onun başına gelenler aynı zamanda sosyolojik ve toplumsal bir durumun göstergesi. Bu olayın sosyal medyada kınanması, pek çok yazarın Gözde Kansu’nun yanında olması çok güzeldi. Ben bir geçiş devresinde olduğumuzu düşünüyorum.
Örtülmeye çalışılan dekoltelerin yanı sıra gazetelerde ve haber sitelerinde okunmak ya da tık almak için çıplak kadın figürü çok fazla kullanılıyor...
Haklısın, bizim toplum çok uç fikirleri barındırıyor. Ama ben bu her iki ucun da var olması gerektiğini ve bunları görüp tartışmamızın yararlı olacağını düşünüyorum. Senin söylediğin şeyin bireysel tercihlerle de alakalı olduğunu düşünüyorum. Ben sırf güzel bir kadın olduğum için çıplak poz vermiyorum. Benim amacım ürettiklerimi paylaşmak. Bazıları bunu çıplak poz vererek paylaşıyor, bu da onların kişisel özgürlüğüdür. Buna kimse müdahale edemez. Ancak bunları da kullanan insanlar oluyor. Bu pozları oraya koyan varsa o pozları veren kadınlar da var. Benim tercihim bu yönde değil o ayrı…

Biraz müzikal yönünüzden bahsedelim…

Sekiz yıldır kendi orkestram var. Yeni albümle birlikte yeniden bir ekip kurduk. Ghetto’da lansmanımı yaptım. Albümden beri pek çok konser verdik. Oldies but Goldies projesi hazırlıyoruz. Okan Bayülgen’le bir kabare projesi var. Öykü Gürman, Pamela Spence, Ebru Yaşar, Dolunay Obruk ve ben beş kadın ve Okan müzikli bir oyun hazırlığındayız. Okan farklı tarzlarda şarkı söyleyen kadınları bir araya topladı. Pop, türkü, arabesk, yerli-yabancı 20-25 şarkı söyleyeceğiz. Önümüzdeki aylarda hazır olacak. Bir de kendi ailemle hazırladığımız bir müzikal var ancak henüz hazırlık aşamasında.

Dizi var mı ufukta?

Var konuştuğum bir dizi ve şu anda sıcak bakıyorum.

Sakinliği sevmez misiniz?
Severim ama koşuşturmaktan da çok büyük bir zevk alıyorum. Her zaman da böyle oldu. Oyun aralarında şarkı söylerim, ardından başka bir sahneye koşarım. 

Sahne dışında sevdiğiniz şeyler var mı?

Bu yaz sörfe başladım ve âşık oldum onu geliştirmek istiyorum. Onun dışında bir de yoga yapıyorum. Yazın Mikonos’ta bir yoga kampına katıldım.