Kadınlar Kibele'yi katlayıp sandığa koymuş

Sabiha Tansuğ, Sezen Aksu'ya konuştu: Anadolumu-
zun tarihi güçlü analarla dolu!
Haber: SEZEN AKSU / Arşivi

Kadının tarihte ilk kez Anadolu'da eğitim gördüğü, erkeklerle aynı masada yemek yediği ve yargılayıcı (hakim) olduğunu biliyoruz. Kadının giyimine, süslenmesine verdiği sistemli öneme de yine ilk kez Anadolu uygarlıklarında rastlıyoruz. Araştırmalarınızdan çıkardığınız bu konuyla ilgili sonuçları anlatır mısınız?
Anadolu'da Hittitler, Frigler, Eski Yunan, İyonya, Roma ve diğerleri dinlerden önce de başlık giyip başlarını da örtüyorlardı. Bu kadınların görkemli, güzel görünmesini sağladığı gibi doğa olaylarına karşı koruyucu, işlevsel rolleri vardı.
Dini inanç ritüeli dışında, kadınlar geçmişte olduğu gibi bugün de Anadolu'da kendi dişilikleri, güzellikleriyle ilgili olarak başörtüsü kullanıyor mu?
Tüm Anadolu'da başörtüleri bin bir çiçekli, desenli yazmalarla örtüldüğü gibi, bu çeşitli yazmalar, ak tülbentler, akbaş örtüleri, türlü oyalarla süslenir, donatılır. Pul, kuru karanfil, karpuz çekirdeği, akşamsefası tohumu, çikolata kâğıdı, tohum gibi yuvarlanan çaput parçaları, mantı gibi birbirine tutturulan renkli ince naylon süngerleri kesip ortasından bağlayarak yapılan 'gır gır' oyaları, püskül oyaları, tığ, mekik ve en ince yüksek sanat seviyesine ulaşan iğne oyaları kadınların, kızların, yaşlıların başını bugün de süslemekte.
Varlıklı veya değil fark etmez kadın eline ne geçerse bir şekilde oya olarak değerlendirip başını süsler. Kaşına rastık, gözüne sürmeyi çeker, nokta nokta püskürtme benler kondurur. Doğulu kadınlar da dövmeyle ellerini, yüzlerini süslerler. Daha eskiden bu yazmaların, başörtülerinin altına bir tanrıça gibi başlık giyerlerdi. Koleksiyonumda böyle 200 çeşit başlık var.
'Başlık parası' geline yapılan tacın karşıtı olarak paraya dönüşmüş halidir. Esasında kadın, ocağa gelen genç bir bereket tanrıçası gibi özel giysilerle donatılır ve atın üzerinde, tüm ihtişamıyla damat kapısına gelip dimdik durur. Kayınpeder, kayınvalide önüne gelirler ve toplum önünde geline sesli olarak mal bağışı yapılır. Koyun, keçi, bağ, bahçe, zeytinlik gibi. Aynı tanrıça Artemis'in önlüğündeki semboller gibi, ocağa yeni gelen genç kadına, ocaktan mal sunumu yapılır. Ve gelin memnun olunca attan yavaşça kendini salıverir. Damda dikilmiş rengârenk kreplerle süslü, düğün bayrağı yanında duran damat, bozuk paralar, pirinç, şeker atar gelinin başı üzerine; ocaklarının bereketli, uğurlu olması için.
Böyle bir gelenek kadının ezikliğini mi yoksa ana tanrıçalığını mı temsil ediyor? Karar verin. Bu gelenek yer yer sürüyor.
Kadın haklarının son derece güçsüz olduğu Türkiye'de aslında kadının sahip olduğu bir öz güç var mı sizce? Ta Anadolu'nun anaerkil döneminden sürüp gelmiş bir öz güç...
Anadolumuz güçlü analarla doludur. Tanrıçalar, kadın analar, Fadime ana, kadın evliyalar bugün de aramızda yaşıyor.
Anadolu'yu dolaşırken yer yer Hititlerin bereket tanrıçası gibi heybetli, göğsünü gererek dimdik duran, kadın veya erkek gözünü kaçırmadan cesurca bakabilen kadınlarla karşılaşırsınız. El bilekleri benim iki bileğim gibi, buğday çuvalını tutup başının üzerinden atarak arabaya yükleyen, kızdı mı bir erkeği kolları altından tutup kaldırıp dereye batıran kadınlar gördüm. Anadolu felsefesinde güçlü bir bedene sahip olmak kadın ve erkek için iftihar edilecek bir olaydır. Erkek bilir, ocaktaki kadını zayıf olursa o aile güçsüz kalır. Erkekler karılarıyla için için övünürler.
Kasaba pazarlarında, pazarcı kadınlarla oturup söyleşi yapmaya bayılırım. Kazandıkları parayla çarşıdan istedikleri alışverişi kendileri yaparlar. Ben 'Paraları ne yapıyorsunuz? Kocanıza veriyor musunuz' dediğim zaman; "Hayır, hiçbirimiz vermeyiz, ama hayat müşterek, onun için paraları biz harcarız" derler. 'Ama ben de siz çalışırken erkekler kahvede oturmuyor mu' dediğimde 'Anam onların yaptıkları işler öyle ağırdır ki, kahvede soluklanıp, yorgınluk giderirler. Tekeyi çok yorarsan akşam avucunu yalarsın' dedi. Doğrusu ne yalan söyleyeyim ağzım açık kaldı.
Bunun yanında Anadolu'nun bir de çoban kızları, kadınları vardır. Omzunda
azık torbası, silahı, kuşağının içinde bıçağı, para kesesi, sigara tüttürüyorsa tütün kesesi, tuz kesesi bulunur. Sürünün peşinde çoban köpekleriyle birlikte günlerce tek başına dağ bayır dolaşır. Karaburun yöresinde dünya güzeli bir çoban kız vardı 20 yıl önce. Annesi de çobandı, babası da.
Kadınlarla ilgili destanlar yazabiliriz Sezenciğim. Kat kat medeniyetler geçmiş topraklar üzerinde ki halk en az 5 bin yıllık kültüre sahip. Köy Enstitüleri küçük reformlar yaparak devam etseydi, bugün şehirlerimiz ve köylerimiz de bu durumda olmayacaktı. 1950'den beri köy çocuklarını, kızlı erkekli, imam-hatip okullarında eğitmeye çalıştık. Ve bu günlere geldik.
Neden topluyorum?
Binbir kadın el sanatı içinde sadece oyaları ele alırsak bunların her biri Anadolu kültürünün elçileri gibidirler. Onun için eşimle ben kırk yıldır objeleri toplayarak böyle büyük bir Anadolu kültür koleksiyonunu oluşturdum. Gaye kurulacak etnografya müzesiyle, bu toplumun özündeki gizemi gelecek kuşaklara ve tüm insanlara hatırlatıp düşünmelerini sağlamak. Tabii düşünen bir halk isteniyorsa.
Motosikletli kadın ana
Sabiha Tansuğ'un Ak Kadın dergisindeki (1987) 'Kadın Analar' başlıklı makalesinden (kısaltılarak):
Anadolu'nun köylerinde, ara sıra bir 'kadın ana' ortaya çıkar. Kadın analar, sadece bir köyün anası değil, çevrede ki bütün köylerin 'ana'sıdırlar.
Kadın ana, hastaların, umutsuzların yanındadır. Kadınların ebesi, bebelerin yardımcısıdır.
Düğünleri bile o yönetir. Aşları o pişirir. Ölü evinin birçok işini o yürütür. Hasta hayvanlara o bakar. Hastalıklara deva birçok merhemi, kendi eliyle o hazırlar. Kadın ana denebilmesi için, o kadının akıllı, sabırlı, fedakâr, gönlünün çok zengin olması gerekir. Çalışkan, doğru, temiz kalpli, sözü dinlenen, eli becerili, her işin altından yüz akiyla çıkabilen, yardım sever kişi olmalıdır.
Küs olanları barıştırır. Herkesin derdini, sırrını bilir, ama kimsenin sırrını kimseye demez. Dedikodu yapmaz. Kimseyi kınamaz.
'Kadın ana'nın evi, ocağı yerli yerinde olur. Temizdir, derli topludur. Onun bahçesinde açmayan çiçek, meyve vermeyen ağaç yoktur. Köyün kadınları, fidelerini bile ondan alırlar. Sebzesini kendi yetiştirir.
O yardımcı, başarılı, uğurlu bir kişidir. İnsanların, bitkilerin, kurdun, kuşun bile anasıdır. Dünyanın sırrını öğrenmiştir. Doğayı çok iyi değerlendirmiştir. Yaşarken ermiş bir kadındır.
Bademler köylüsü sevgili dostum Mustafa Baran anlatıyor: 'Cumaova'lı yörük kadını Hayrünnisa aba sağ kalsaydı, o, bu gün bizim de kadın anamız olabilirdi. Mektepten çıkma ebeydi. Akıllıydı, bilgiliydi. Tüm vaktini insanlara iyilik yapmakla geçirirdi.
Yüzü güleçti. Gönlü cömertti. Hiç para, pul gözetmezdi. Gece yarısı kapısını çalsanız, motosikletine binip, elinde çantası, ayağında
şalvarı yardıma koşardı.
Ama ne yazık ki 40 yaşında öldü.
Onun cenazesini görecektin. Acı haberi duyan yörüğü, Türkmeni, erkeği, kadını, yaşlısı, genci, çocuğu ellerinde kır çiçekleri binlerce insan koştu Cumaovası'na. Tabutunu ve mezarını kır çiçekleriyle süslediler. Kadınlar hocaya gittiler, biz de tabutu taşımak istiyoruz dediler.
Hoca, 'Bu bir istektir; sevgidir; hiçbir sakıncası yoktur' dedi. Hayrünnisa aba'yı bir insan seli götürdü mezarına. Çünkü o, 'kadın ana'lık payesine varmış sayılıyordu...
50 kuruştaki silüet: Sabiha Tansuğ
42 yıldır Anadolu kıyafetlerini toplayan Sabiha Tansuğ, Türkiye'de yerel kıyafet ve başlık toplayan ilk koleksiyoner. Çalışmaları yurtdışında da merakla takip edilen Tansuğ'u Türkiye, adını bilmese de '50 kuruşların üzerindeki kadın' olarak tanıyor. Tansuğ bu pozu 1970'de açtığı '40 Anadolu Kadın Başlığı' adlı sergiyi gezen bir darphane yetkilisinin isteğiyle vermiş. Başındaki 'Ankara hotozu'. Başlıklarda, oyalarda 5 bin yıllık bir kültürün yaşayan ayrıntılarını bulup sergileyen Tansuğ, son olarak 'Anadolu'da Giyim Kültürü' adlı kataloğu hazırladı.