Katili de 'tutuksuz' yargılamıştı

İstanbul Barosu başkan adaylarından Bahri Belen: Yargıçlar kendini sorgulamazsa adalet duygusu kalmaz. Devlet Sırrı Kanunu, mafya bağlantılı.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Bahri Belen
Türkiye son zamanlarda ardı ardına yapılan mafya operasyonlarına tanıklık ediyor. Her operasyondan sonra, yasadışı işler yapanlarla, yasayı ve devleti korumakla yükümlü olanlar arasındaki korkunç ilişkiler ortaya çıkıyor. Bunlarla ilgili iddialar gündeme geliyor. Şu anlaşılıyor ki, her mafya reisinin 'portföyünde', istihbarattan, askerden, polisten, yargıdan birileri bulunuyor. Ayrıca bu birilerinin devlet kademelerinde yükselebilmesi için, mafya çalışmalar yapıyor. Devletin içinde çok güçlü yandaşlar bulan mafyanın, bu destekle, Türkiye'nin en büyük futbol kulüplerini bile ele geçirebildiği, etkilerini toplumun içine yaydığı görülüyor. Bu operasyonlar, özellikle bir toplumun belki de en önemli güvencesi olan yargıdaki zaafları da ortaya seriyor. Yargının mutlaka bir reformdan geçmesi, yeniden aklanıp toplumun güvenini kazanması gerektiğini hep birlikte öğreniyoruz. İstanbul Barosu'nda yönetimdeyken, 'yargıda yolsuzluk' anketi yaptırmış olan Çağdaş Avukatlar Grubu'nun başkan adayı Bahri Belen ile gerek yargının durumunu, gerekse mafyanın devletle ve yargıyla ilişkilerini konuştuk.

Sedat Peker'in yakalanması sırasında adalet sistemimiz, pek övünülecek bir tablo sergilemedi. Aynı mahkeme, sabahleyin delilleri yetersiz bulup sanığı serbest bıraktı, sonra akşamüstü deliller yeterli deyip tutuklama emri verdi. Aynı mahkemenin 24 saat içinde iki ayrı karar vermesi, yargıçlardan en azından birinin ciddi bir hata yaptığını gösteriyor. Bizim sistemimizde, bir yargıcın bu kadar açık bir hata yapmasının bir müeyyidesi var mıdır? Yoksa yargıçlar hata yapmak konusunda özgür müdür?
İlk hâkimin kararına usul ve teknik olarak bir şey diyemezsiniz. Dosyada yeterli delil yoksa, hâkim sanığı salabilir. Tutuklama kararı vermek ya da vermemek önemli hata sayılmaz ve yargıcın kariyerine olumsuz etki yapmaz. Zaten savcının acele itirazı da böyle hataları düzeltmek için konulmuştur. Ama yargıcın, dış etkenlerden etkilendiği saptanırsa, bu onun hakkında soruşturma açılmasını gerektirir. Ama bu davada asıl olağan olmayan başka bir şey var. Aynı hâkim aynı delillerle suçun asıl failini bıraktı, ama sanığın avukatlarını tutukladı. İşte bu anlaşılabilir bir şey değil.
Peki bu karar usule uygun mu?
Ne usule, ne de esasa uygun. Hiçbir şeye uygun değil. Zaten bu, o hâkimin yaptığı hatanın bir dışavurumudur. Çünkü burada işlendiği iddia edilen suç, çıkar amaçlı organize suç örgütü yani 'çete' kurmak ve çetenin faaliyetlerini yönetmektir. Çetenin başı olan kişi serbest bırakılıyor ama avukatları tutuklanıyor. Bu çok ilginç, çok garip.
Bu olay kamuoyunun dikkatinin yoğunlaştığı bir davada yaşandı. Dosyadaki kanıtların bir bölümü gazetelere yansıdı. O kanıtlar, gerçekten bir sanığın tutuklanması için hukuken yeterli değil miydi?
Bilemiyorum. Biz avukatlar dosyadaki tüm belgeleri gözümüzle görmeden, bir karar vermemeliyiz. Ama görünen, ortaya çıkan imaj o ki, böyle bir davada tutuklama kararının çıkması beklenir. Kamuoyu da bu kararı bekliyordu. Organize suç örgütleriyle ilgili çıkarılan 4422 sayılı yasa ve yönetmeliği, bu tür suçların yargılanmasıyla ilgili olarak diğer suçlara göre çok ötede delil toplama ve soruşturma yöntemleri getirdi. Mesela bu suçlarla ilgili gizli dinleme yapabiliyor, gizli fotoğraf çekebiliyor, tanıkları gizleyebiliyor ve ajan kullanabiliyorsunuz. Peker operasyonunda, bütün yöntemlerin kullanıldığı anlaşılıyor. Bu olayda ajan da var, muhbir de var. Bu eylemden zarar gören kişinin şikâyeti var. Tek başına yeterli olmasa da önemli kanıtlar bunlar.
Böyle dikkat çekici 'serbest bırakmalar', izleyebildiğimiz kadarıyla genellikle adı 'ülkücü mafya' olarak anılanların başına geliyor. Siz hiç yanlışlıkla serbest bırakılan bir solcu ya da Kürt ya da İslamcı sanık gördünüz mü?
Hayır. Kimliğinden, düşüncesinden ötürü yargılananlar mutlaka tutuklanır. Düşünce suçluları ve belli siyasal görüşteki örgütlenmelerin üyeleri devlet için çok zararlı görülürken, mafya ve çeteler çok zararlı görülmez.
Peki ülkücü mafya diye anılanların böyle serbest bırakılmalarını salt hukuk açısından açıklayabilir miyiz? Yoksa hukuk dışı bazı etkenler bu olaylarda rol alıyor mu?
Tabii alıyor. Hukuk dışı güçler bu etkilemeyi mutlaka yapıyor. Bunların arkasındaki güç bir şekilde devletin ve paranın gücüdür. Arkasında böyle bir güç olmasa mafyanın yargıya müdahalesi ferdi ve tekil bir olay olarak kalır. Ama fiilen yaşanan şu ki, bunlar yargıya sistemli bir şekilde ulaşabiliyor ve yargıyı genelde etkileyebiliyor. Hele devlet organları tarafından yargıya yapılan etki, hukuk dışı etkenlerin en tehlikelisi. Bu tür çete olaylarında devletin üst kurumlarından birileri, bu yürütme de olabilir, askerin içinden belli kesimler de olabilir veya istihbarat teşkilatları da olabilir... Bu birileri, Yargıtay Başkanı ve Allaaddin Çakıcı olayında olduğu gibi, yargıya gidip de, mafyanın başının devlet için çalıştığını, devletin adamı olduğunu söylerse, yargı bundan etkilenir. Asıl tehlike de budur. Mesela Sedat Peker tarafından Antalya'da beş yıldızlı otelde ağırlandığı iddia edilen yargıç...
İki genç kızın öldürülmesiyle ilgili davaya bakan yargıçtan söz ediyorsunuz değil mi? Bu davayla da ilgili yeni bir skandal iddiası patladı çünkü. Bu iki kızın katili olduğu iddia edilen ve Sedat Peker'in yakını olduğu söylenen sanık beraat etmiş. Milliyet gazetesi, o sanığı beraat ettiren yargıcın, Peker tarafından Antalya'da lüks bir otelde ağırlanmış olduğunu yazdı.
O yargıç, Sosyalist İktidar Partisi üyesi Hüseyin Numan'ı 1999'da bir seçim konvoyunda giderken öldüren eski ülkücü İhsan Bal'ı da tutuksuz yargıladı. Adam kaçak olmasına rağmen, hâkim Nusret İnce tutuklama kararını kaldırdı. Arkasından adam mahkemeye geldi ve duruşmada tüm tanıklar onu teşhis etti ama adamı gene tutuksuz yargıladı. Bir cinayet davasında, eğer sanık teşhiş edilmişse, tutuksuz yargılanması olacak şey değildir. Nitekim bu kişi cinayetten mahkûm oldu.
Bir MİT görevlisinin, bir sanık için Yargıtay Başkanı ile görüştüğü de ortaya çıktı. Yargının, istihbarat birimleriyle davalar hakkında ilişkiler kurması hukuka uygun mu?
Hiçbir şekilde hukuka uygun değil. Parlamento bile yargıyla ilişki kuramaz. Yargıtay Başkanı, MİT için 'En az 50 defa gelip gitmişlerdir' dedi. Ne işi var MİT'in Yargıtay Başkanı'yla? Hele MİT'in Yargıtay'da ne işi var? Eğer MİT, Çakıcı dosyası için veya bir ihale, bir banka, bir alacak, bir cinayet ya da herhangi bir dava dosyası için, Yargıtay Başkanı'na, Yargıtay'a ulaşabiliyorsa, o zaman MİT yerel mahkeme yargıçlarına, savcılarına haydi haydi ulaşıyordur. Bu, ciddi bir tehlike. Ayrıca Yargıtay Başkanı'nın da yargıçlık etiğini tam kavramadığını düşünüyorum.
Hangi açıdan?
Yargıtay Başkanı, muhatabının MİT Müsteşarı olduğunu söyledi. Böyle bir şeyi kabul etmek mümkün değil. Yargıtay, kimsenin kendisine tavsiyede, telkinde, etkide bulunamayacağına dair Anayasa'yla koruma altına alınmıştır. Milletin en üst kurumu parlamento bile Yargıtay'daki bir davayla ilgili görüşme yapamaz. Yargıtay Başkanı'nın açıklaması akıl almaz bir şey. Şırnak'taki hâkimi, Batman'daki hâkimi düşünün. Ona biri geliyor, 'Ben MİT görevlisiyim. Bu davayı şöyle yapacaksın' diyor. Oradaki yargıç, savcı bu müdahaleye nasıl direnecek?
Eğer bir davayla ilgili MİT'le görüşmek yargıçlık etiğine aykırıysa, Yargıtay Başkanı hakkında bir disiplin soruşturması bile açılmamasını nasıl açıklamak gerekir peki?
MİT'le görüşmesi yargıçlık kimliğine ve etiğine aykırı. Burada yaptırımı olmayan, normlarla yasaklanmamamış olan bir yargıç etiği sorunu var. Bu etiğe uyulmaması, bir ülkede adalet duygusunu yok edecek kadar zararlı bir şeydir. Etiğe aykırı davranmanın sonucu, kamu vicdanında mahkûm olmaktır. Çünkü etik, yazılı ve sözlü normların üstündedir. Yargıtay Başkanı'yla ilgili ceza ve disiplin soruşturması açılmasına gerek görülmedi. Ama kamuoyu vicdanı başkanı, gizli bant kayıtlarından ötürü değil, kendi sözlerinden ve kabul ettiği davranışlarından ötürü mahkûm etti. Bir yargıç, 'Bana kimse etki ve telkinde bulunamaz, bir dava için benimle kimse ilişki kuramaz' demelidir. Ama Yargıtay Başkanı, 50 defa MİT'le görüşüldüğünü söylüyor.
Yargının muazzam bir dokunulmazlık zırhıyla korunduğu da ortaya çıktı. Dokunulmazlık anlayışını değiştirmeden, yargıyı son zamanlarda rastlanan türden skandallardan korumak mümkün mü?
Değil. Türkiye'de dokunulmazlık, parlamentodan başlıyor. Sonra MİT görevlileri, ordunun belli mensupları, yargıçlar, savcılar ve daha pek çok devlet görevlisi bu zırhın içinde görünüyor. Oysa suç işleyeni yargılamalıyız. Eğer dokunulmazlık zırhı içinde olanları, 'Suç işlersem yargılanırım' noktasına getirebilirsek, bunları hukuk dışı eylemlerden uzak tutma imkânımız artar. Bugün bu kişiler, suç işlerlerse fiilen yargılanamıyor. Aslında yargıçların ve savcıların yargılanmasının önünde hiçbir engel yok ama, kâğıt üzerindeki sistem pek işlemiyor. Biz, Çağdaş Avukatlar Grubu olarak, 1998-2000 döneminde İstanbul Barosu'nda yönetimdeyken, 'yargıda yolsuzluk' anketi yaptırdık. Bu yolsuzlukta, avukatların payının büyük olduğunu açıkladık. Çünkü kendimizi sorgulamaz ve yargı sistemini güvenilirliğe, saydamlığa ulaştırmazsak, bizim varlık nedenimiz de ortadan kalkar. Yargıçlar da kendilerini sorgulamalı. Eğer yargıdaki leke süratle aklanmazsa, bu ülkede adalet duygusu ve insanların bir arada yaşama güveni diye bir şey kalmaz.
Bir Yargıtay görevlisi, Çakıcı ve Peker bağlantıları olduğuna dair telefon kayıtlarının ortaya çıkması üzerine bir ilçeye savcı atandı. Yargıtayın güvenmediği birine, vatandaşlar güvenebilir mi? Böyle bir savcı adalet adına insanlara güven verebilir mi?
Veremez. Bu kişi, hakkında bir karar verilinceye kadar Yargıtay'da tetkik hâkimliğine alınıp, bekletilmeliydi.
Mafyanın önde gelenlerinin operasyonlarla yakalandığı görülüyor. Yakalananlar devletin bazı birimleriyle ilişki kurmuş olanlar üstelik. Devletin bir bölümü, devletin içine yerleşmeye çalışan mafyayı temizlemeye mi karar verdi?
Henüz gerçek nedeni bilmiyoruz. Bu operasyonlar önemli ama, asıl önemli olan şu: Diğer mafya örgütlerinin, çetelerin üzerine de gidilecek mi? Hepsi cezalandırılacak mı? Diyelim ki cezalandırılacak. Peki devlet bundan sonraki çeteleşme olaylarını önleyici tedbirler alacak mı? Devletle mafyanın ilişkisi kesilecek mi? Yoksa Peker ve Çakıcı gider, yerine Kadir, Mustafa gelir. Nitekim, Karadeniz mafyası çökertilecek, yerini Kürt mafyası alacak diye iddia ediliyor. Devletin bu tür yapılanmaları, önleyici kararlı tedbirler alıp almadığının iki parametresi vardır. Bir, devlette saydamlaşmayı sağlamaktır ve dokunulmazlık alanlarını daraltıp herkese dokunulabileceğine ilişkin düzenlemeleri yapmaktır. İki, yargıyı yeni baştan düzenlemektir. Yargıyı bağımsızlaştırmak, onu adil, etkin kılmaktır.
Devletin içinde ilişkileri bulunan mafya üyelerinin kendilerini tehlikede hissetmeleri gereken bir döneme girmiyor muyuz sizce?
Emin değilim. Eğer gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi devlet şeffaf olursa, suç işleyenler dokunulur hale gelirse, devletin içindeki insanlar mafyayla bağlantı kurmaya cesaret edemez. Bu dokunulmazlık zırhını kaldırmak lazım. Ama görüyoruz ki, Bilgilenme Hakkı Kanunu'yla delinmeye çalışılan bu zırh, yeni getirilmek istenen Devlet Sırrı Kanunu'yla tekrar güçlendirilmeye çalışılıyor. Üstelik Bilgilenme Yasası'nın kendisi de vatandaşın bilgilenmemesi için bir sürü düzenleme içeriyor. MİT'in yönetmelikleri hâlâ gizli mesela. Bu yasa, AB sürecinde çıkarılan bir makyaj yasa oldu. Şimdi de bu yasaya paralel bir Devlet Sırrı Yasası getirilmeye çalışılıyor. Halen Meclis'te alt komisyonlarda görüşülen bu yasayla ilgili bildiğim şu ki, devlet sırrı sadece devletin dış savunmasına ilişkin konularda olması gerekirken...
Biz, ne yapıyoruz peki?
Bu yasa, korktuğum gibi çıkarsa, gene her şey devlet sırrı olabilir. Bugünkü haliyle Susurluk devlet sırrıdır. Yeni yasayla da Susurluk gene devlet sırrı olur. Susurluk'taki parlamenterin, eski bir bakanın, emniyet müdürünün, Çatlı'nın eylemleri devlet sırrı olabilir. Peker'in yaptığı eylemler devlet sırrı olabilir. O zaman bu, devletin saydamlaşmasını engelleyecek çok tehlikeli bir yasa olur ki... Komisyondaki bir akademisyen şimdi ısrarla, 'suç sayılan eylemlerin devlet sırrı olamayacağını' yasaya koydurmaya çalışıyor. Devlet Sırrı Kanunu'yla mafya arasında çok ciddi bir bağlantı var.
Ne gibi?
Devletin gizliliği mafyayla çakışır. Devletin saydamlığı ise mafyayla çatışır. Mafya arkasında devlet desteği bulunmadan var olamayacağına göre, hukukun üstün olduğu şeffaf bir devlette mafyanın yaşama koşulları çok sınırlı kalır. Devlet sırrının arkasına saklanarak suçların gizlenmesi olanağı kalkar. Bakın, 1 Mayıs 1977'nin, 16 Mart 1978'de İstanbul Ünivesitesi önündeki bombalamanın, Bahçelievler katliamının, Susurluk olayının failleri devlet sırrıdır diye hep gizlendi. O olaylarda korunan ülkücü failler, sanıklar , eylemleri devlet tarafından gizlendiği ve yargıya verilmediği için kendilerini güvende hissetti ve çeteler kurabildi. Nasılsa bize bir şey olmuyor deyip mafya oldu. Türkiye, 15 yıllık bir iç çatışma yaşadı. Özel tim, gayrinizami askeri birlikler vardı. Bunlar sıcak çatışmalarda öldürmeyi, sindirmeyi öğrendi. Şimdi olağanüstü dönem bitti, özel tim kalktı, yüksek ücretler sona erdi... Öldürmeyi öğrenen bu insanlar, mafya örgütlenmeleri için bir kadro kaynağıdır. PKK da tasfiye oldukça mafya için bir kadro kaynağıdır.
Biz, bu çetelerin kendinden ziyade arkalarındaki bağlantıların ürkütücü olduğunu gördük. Yargıda ve askerde bağlantıları çıktı. Yargı ve ordu gibi iki önemli kurum kendini arındıracak reaksiyonu gösterebilecek mi? Yoksa 'Kurumu yıpratmayalım' anlayışıyla içindeki suçluları adaletin karşısına çıkarmaktan kaçınacak mı?
Eğer çok korumak istedikleri devletin, suçlulardan temizlenmediği takdirde yok olacağını görürlerse kendilerini temizleyebilirler. Ama ordunun içindeki suçluların korunacağını düşünüyorum. Yargıdan daha ümitliyim. Çünkü bir toplumda adalete güvenin sarsılması, yargının verdiği kararın şüphe edilir hale gelmesi tehlikesinin nereye varabileceğini, toplumu, devleti çökertebileceğini en iyi onlar görür.