Kaybedecek neyi kaldı!

Yaşadıklarını anlatırken yüzü çizgi çizgi dalgalanıyor, sözcükler boğazına düğümleniyor, gözleri doluyordu.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Yaşadıklarını anlatırken yüzü çizgi çizgi dalgalanıyor, sözcükler boğazına düğümleniyor, gözleri doluyordu. Gerçekten de başına gelenler öyle kolayca anlatılacak cinsten değildi. Mardin'in Dargeçit ilçesi Akyol Köyü'ndendi Zekiye Doğan. Başında dantelli örtüsü, üzerinde desenli entarisiyle tipik bir Kürt kadınıydı. Altı yıl olmuştu İstanbul 'a kaçalı ama, tek kelime Türkçe bilmiyordu. Fotoğrafının çekileceğini anlayınca ayağa kalktı, "13 yaşında kaybedilen kardeşim Seyhan'ın resmini getireceğim" dedi, "annem, onun derdinden, fotoğrafını göğsüne bastıra bastıra öldü kanserden".
Biraz sonra odaya girdi nefes nefese. Belli ki uzunca bir yolu koştura koştura yürümüştü. Elinde saçları kısa kesilmiş, gencecik bir erkek fotoğrafı vardı. Altında 'Seyhan Doğan' yazıyordu.
Kimi zaman durarak, kimi zaman acıyla gülümseyerek, kimi zaman otomatik bir silah gibi sözcükleri peş peşe dizerek başladı öyküsünü anlatmaya Zekiye Doğan. Tercümanlığını Zeynep Baran yapıyordu.
Köyde ekonomik durumları iyiymiş. Hem bahçeleri, bostanları, pirinç tarlaları, 700 köklük fıstık ağaçları, hem de büyükbaş ve küçükbaş hayvanları varmış. Mutlulukları 'düşük yoğunluklu savaş' başlayıncaya dek sürmüş. Sonra çevrelerindeki köyler birer birer korucu olmuş. Ancak eski adıyla Drejan, yeni adıyla Akyol köylüleri kabul etmemişler koruculuğu. Bunun üzerine de bir 'bölge klasiği' olarak köye baskılar başlamış.
"Hem jandarma, hem de çevre köylerdeki korucular baskı yapıyordu. Bir gün köyümüzü, ardından da evimizi bastılar. Yaz günüydü. Biz damda yatıyorduk. Başımıza bir iş gelmesin diye benle eşim damdan kaçtık. Üç aylık çocuğumuz vardı. Onu alamamıştık. Evi sardılar. Kimseyi yaklaştırmadılar. Çocuk sabaha kadar damda ağladı. Ne köylüleri bıraktılar gidip alsınlar diye, ne de kendileri baktılar çocuğa. Bu olaydan sonra çocuk hep hastalandı."
'Tarlaya gitti dönmedi'
Evlerinin basılmasından 20 gün sonra tarlaya gider eşi Süleyman Turgut ve amca çocukları Ergin ile Ahmet. Ergin 67 yaşında. Ahmet ise 75 yaşında, güçlükle yürüyor. O gece eve dönmezler.
"Biz tarlayı suladıkları için dönmediklerini sandık o gece. Ancak ertesi gün sabah da haber çıkmayınca merakımız arttı. Önce kaybedildiklerini sandık. Ama bir gün Dargeçit'e giden köyün minibüsü, yol üzerindeki derede üç ceset görür. Eşimin boynuna yeşil, kırmızı, sarı bir bez bağlamışlar, yanlarına silah koymuşlar cesetlerin. Askerler televizyonları getirdi. 'Çatışmada öldürülen teröristler' diye çekim yapıp gösterdiler. Yeğenim oradakilere '70 yaşını geçmiş adam nasıl terörist olur' diye bağırdı. Fena halde dövdüler. Cesetler bir gün bir gece suyun içinde kaldı. Almaya bırakmadılar. Askerler gittikten sonra cesetleri sudan çıkarıp sakladık, İstanbul'dan yakınlarımızın cenaye yetişmesi için. Tam cenaze töreni sırasında köyümüzün yakınındaki kayalığı bombaladılar. Tam yedi tane havan topu attılar."
Sonra çevredeki korucu olmayan köyler birer birer boşaltılıp yakılmaya başlanmış. Zekiye Doğan da sıranın kendilerine gelmesini beklemeden kardeşiyle birlikte toplayıp eşyalarını Dargeçit'te yaşayan babası Ramazan Doğan'ın evine gitmiş.
"Dört çocukla baba evine yerleşmek zor. Köyde kalan hayvanları satıp, babamların evinin yanına küçük bir ev yaptım. Geçinmek de gerekiyor. Bu nedenle bir yıl pamuk tarlalarına işçi olarak gittim. Bu arada babamın Dilan Köyü'nde 600 koyunu, büyükbaş hayvanları var. Bir gün Dilan Köyü'nü basıyorlar. 'Siz niye gitmediniz' diye tarıyorlar. Babamın yanında amcasının oğlu Ali Düşkün var. Onu vurup öldürüyorlar. Babam o anda felç geçiriyor. Önce öldü diye onu da bırakıyorlar. Sonra karakola götürüp iğne yapıyorlar. Babam kendine gelince 'Siz teröristleri besliyorsunuz' diyorlar. Babam 'Evimizde bir tane PKK'lı mı yakaladınız' diyor. Ama itirazı sonuç vermiyor. Sonunda koruculuğu kabul etmeyen Dilan ve Akyol köylerini boşaltıp yakıyorlar."
Bu olaydan kısa bir süre sonra birbirleriyle amca çocukları olan Doğan ve Düşkün ailelerinin Dargeçit'teki evleri basılıyor. Zekiye Doğan'ın 13 yaşındaki kardeşi Seyhan Doğan, akrabaları Abdurrahim, Hezmi, Mehmet Emin, Nedim ve Davut gözaltına alınıyor. Hezmi kısa bir süre sonra serbest bırakılıyor. Alınan haberlere göre Zekiye'nin kardeşi Seyhan ve diğer akrabaları jandarmada tutuluyor. Hatta kardeşi Seyhan'a gözaltında "Annen teröristlere yiyecek hazırlıyor, gece dağa götürüyor" diyorlar. Seyhan da "O zaman annemi götürürken niye yakalamadınız" diye soruyor.
Bir süre sonra gözaltında olanlardan haber alamıyorlar. Hatta gözaltında oldukları bile reddediliyor; "Biz gözaltına almadık, onlar PKK'ya gittiler" diye.
"Kardeşimden ve akrabalarımdan bir daha haber alamadık. Cesetleri bile bulunamadı. Bu sefer baskı ailemizin sağ kalan diğer üyelerine yöneldi. Annem Asiye Doğan gözaltına alındı. Gözlerini bağlayıp götürdüler. Dokuz gün haber alamadık. Sonra Mardin Tugayı'nda sorgulandığını öğrendik. Aileden kimse gidip sormaya cesaret edemiyordu 'Bizi de kaybederler' diye. Ben Dargeçit'te savcılığa gittim. Savcıya 'Annemi ne yaptınız' diye sordum.
'Biz görmedik' deyince deliye döndüm. Bu arada savcılıkta çalışan bir akrabam da bana tercümanlık yapıyor. Yakamı paçamı yırttım. Kültablasını savcıya fırlatmaya kalktım. Zorla yatıştırdılar beni. Savcıya da
'Kardeşi kayboldu, annesinden haber alamıyor,
aklı gitti, kusura bakma' dediler. Bir saat sonra annem serbest bırakıldı."
Bu arada Doğan ailesine bir telefon gelir Almanya'dan: "Çocuklarınız filanca mağaranın girişindeki çalılıkların içinde" diye. Aile gidip bulmak ister. Ancak jandarma tüm Dargeçit'i kuşatır. Giriş-çıkışlarda kimlik denetimi yapar. Aileden kimse Dargeçit dışına bırakılmaz. Gidip cesetlerini bulamazlar. O tarihte gözaltına alınanlardan bir tek ailesi korucu olan Süleyman Seyhan'ın
cesedi bulunur.
"Herkes şüphe içindeydi. Bulunduğu söylenen ceset bize ait olabilirdi. Bu yüzden Seyhan ailesine gidip cesedi görmek istedik. Ancak korucu ailesi buna izin vermedi. Bu sırada bize bir haber geldi. Çocuklarımızın gözaltına alındığı operasyon sırasında bir asker öldürülmelerine karşı çıkmış,
'Yazıktır' demiş, 'Bu çocuklar çobandır, öldürmeyelim.' Sonra o askerin ailesi ziyarete gelmiş Dargeçit'e. Ancak onlara da 'Çocuğunuz kayboldu' demişler."
Artık Doğan ailesinin her gün evi basılır. Çocukları korku sarmıştır. Pamuk toplamaya giden annelerini sorduklarında çocuklar
"Doktora gitti" karşılığını verir. "Babanız nerede" sorusuna ise korkularından "Öldü" derler. "Teröristler mi öldürdü" sorusunun karşılığı ise çocukların masum bir karşılığı olur:
"Hayır, eceliyle öldü. Ciğerlerinden ve midesinden hastaydı."
'Canım sağ oldukça vazgeçmem'
Bu arada Doğan ailesindeki gençler önce İstanbul'a, oradan da Almanya'ya kaçar. Baskı daha da yoğunlaşmıştır. Sonunda Doğan ailesi bir gün gizlice terk eder Dargeçit'i.
Şimdi bir lokantada sac ekmeği yaparak geçinmeye, dört çocuğuna bakmaya çalışıyor Zekiye Doğan. 15 yaşındaki kızı Kader bir terzinin yanında çalışıyor. 9 yaşındaki Şerivan, 11 yaşındaki Bilal, 13 yaşındaki Ramazan da gündüzleri okula gidiyor, arta kalan zamanlarında da aile bütçesine katkıda bulunmak için çalışıyorlar. Kim bilir belki de sokakta rastladığınız Selpak satıcısı çocuklardan birinin adı Şerivan, Bilal ya da Ramazan olabilir.
Zekiye Doğan, kardeşinin ve akrabalarının
'Kayıp aranıyor' fotoğraflarını göğsüne bastırıyor bir kez daha. Yüzündeki çizgiler dalgalanıyor. Sözcükler boğazında düğüm düğüm. "Bu canım sağ oldukça bu davadan vazgeçmeyeceğim" diyor, "Artık benim kaybedecek bir şeyim kalmadı."
Öyle ya, Zekiye'nin başka kaybedecek neyi kaldı ki!
Kayıplar Haftası devam ediyor
Kayıp yakınları ve çoğu kadın bir grup insan hakları savunucusu, 'Gözaltında kayıplara son, kayıplar bulunsun, sorumlular ortaya çıkarılsın ve yargılansın' talebiyle ilk kez 27 Mayıs 1995'te Galatasaray Lisesi önünde, her cumartesi günü saat 12.00'de oturmaya başladılar. Yakınları kaybolanlar için bir umut ışığı olan bu etkinlik ancak 200 hafta sürebildi.
'Cumartesi Anneleri' aylardır Galatasaray'da buluşamıyor, 'kayıpların akıbetini, sorumluların bulunmasını ve yargılanmasını' talep edemiyorlar. Çünkü 17 Ağustos 1998 ile 13 Mart 1999 arasındaki 30 hafta boyunca Cumartesi Anneleri yerlerde sürüklendi, dayak yedi, gözaltına alındı, haklarında davalar açıldı. Bu süreçte gözaltına alınan 391 kişi toplam 932 gün gözaltında tutuldu, 84 gün iş göremez raporu aldı. Halen Cumartesi Anneleri ile ilgili 40'ı aşkın dava sürüyor.
Her yıl, gözaltında kaybedilen Hasan
Ocak'ın cesedinin bulunma tarihi olan 17 Mayıs'ta başlayan ve 31 Mayıs'a kadar süren Kayıplar Haftası ile ilgili olarak
İHD İstanbul Şubesi Kayıplara Karşı Komisyon Başkanı Nimet Tanrıkulu "Kaybetme politikası militarizmin ve gizli devlet yapısının egemen olduğu ülkelerde her zaman bir susturma ve sindirme yöntemi olarak kullanılmıştır" diyor "Bugün büyük kısmı çatışma bölgesi olan topraklarda olmak üzere iki bine yakın insan hâlâ kayıptır. Kaybetme, yaşam hakkı ihlallerinin en ağır sonucudur. Çünkü kaybedilen kişilerin ailelerine verilen acı hiçbir şeyle ölçülemez. Yakınlarının mezarlarına dahi sahip olmayan bu ailelerin, gelecek umutları yok edilmiştir. Bugüne dek, sadece Kürt oldukları için, sosyalist oldukları için ya da işlediği iddia edilen bir suçu itiraf etmeye zorlamak için, yüzlerce insan gözaltında kaybedilmiştir."
Tanrıkulu'na göre insan hakları savunucularının bu topraklarda verebilecekleri en önemli mücadelelerin başında demokratikleşme ve sivilleşmenin geldiğini belirterek demokrasi yolundaki hiçbir sistemin, muhaliflerine yönelik 'kaybetme politikası' uygulayamayacağını, bu nedenle Türkiye'yi yönetenlerin, kendilerini bir kez daha sorgulamaları gerektiğini savunuyor.