Kendi kendine eylem

Bugüne kadar 31'i 'Hayata Dönüş' adı verilen operasyonda, 33'ü de ölüm oruçlarında olmak üzere toplam 64 kişinin yaşamına mal olan F tipi cezaevleri sorunu, ölümlerin sürekli artmasına karşın gündemde kendisine bir türlü yer bulamıyor.
Haber: AHMET ŞIK / Arşivi

İSTANBUL - Bugüne kadar 31'i 'Hayata Dönüş' adı verilen operasyonda, 33'ü de ölüm oruçlarında olmak üzere toplam 64 kişinin yaşamına mal olan F tipi cezaevleri sorunu, ölümlerin sürekli artmasına karşın gündemde kendisine bir türlü yer bulamıyor. 20 Ekim 2000 tarihinde başlayan ve 326. güne
ulaşan ölüm oruçları, medyada ancak ölümler gerçekleştiğinde yer alabiliyor. Toplumda genel sessizlik sürerken, taraf durumundaki tutuklu yakınları susmayı yeğliyor.
'F tipleri açılacak'
1991'de yürürlüğe giren 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası'nın 16. maddesi uyarınca F tipi cezaevlerinin hukuksal temelleri atıldı. Buna göre, organize suç örgütü üyelerinin yargılandığı 4422 sayılı yasa uyarınca tutuklanan ya da hüküm giyen herkesin F tipi cezaevlerine girmesi öngörülüyordu. Adalet Bakanlığı'nın geçen yılın temmuzunda bu cezaevlerini açacağını duyurmasıyla sorun içeridekiler açısından
'can alıcı' hale dönüştü. Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülerin, dışarıda ailelerinin ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin tepkilerine karşın Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk, F tipinden dönüş olmayacağı ve tüm cezaevlerinde oda sistemine geçileceği yönündeki açıklamalarında ısrar etti.
20 Ekim'de açlık grevi
20 Ekim 2000 tarihinde 18 cezaevinde 865 tutuklu ve hükümlü açlık grevine başladı. F tipi cezaevleri çeşitli kesimlerde tartışılırken katılımın giderek arttığı açlık grevleri 20 Kasım'da ölüm orucuna dönüştürüldü. Bazı aileler de destek için dışarıda ölüm orucuna başladı.
50'li günler geride kaldığında eylemin sona ermesi için girişimde bulunan aydın ve milletvekillerinden oluşan arabulucu heyetlerin tutuklu temsilcileriyle yaptığı görüşmeler de 14 Aralık 2000 günü bir sonuç alınamadan sona erdi.
'Hayata Dönüş'
Adalet Bakanlığı ölüm orucunda 284, açlık grevinde ise 1139 tutuklu ve hükümlünün bulunduğunu açıkladığı günün ertesinde sabaha karşı 05.00 sıralarında 20 cezaevinde 'Hayata Dönüş' adı verilen operasyonlar yapıldı. İçişleri, Adalet ve Sağlık bakanlıklarının ortaklaşa yürüttükleri
ve yetkililerin amacını, 'ölüm oruçlarını bitirmek' diye açıkladığı operasyonlar sona erdiğinde geride ikisi asker 31 ölü kalmıştı. Adli Tıp raporlarında Bayrampaşa Cezaevi'ndeki operasyonlarda aşırı şiddet kullanan güvenlik güçlerinin ölümlerden sorumlu olduğu belirtildi.
Sevk ve işkence
Operasyonun ardından yapımı henüz tamamlanmamış F tipi cezaevlerine sevkler başladı. Tutuklu ve hükümlüler üzerinde yoğun şiddet uygulandığı ve sevk edildikleri cezaevlerinde kaba dayak, zincirleme, cinsel taciz ve tecavüz ile onur kırıcı arama gibi işkence iddiaları da operasyonla ilgili
açılan davaların dosyasına girdi.
Tahliyeler
Operasyonlar ölüm orucuna katılanların sayısını artırdı. İlk iki grubun ardından 3, 4 ve 5'inci eylemci grubu da ölüm oruçlarına başladı. Ardı ardına gelen ölümlerden sonra eylemi sürdüren tutuklu ve hükümlülerin Adli Tıp doktorlarınca yapılan muayeneleri sonucu verilen raporlar doğrultusunda tahliyeler başladı. Sağlık durumları giderek kötüleşen ve tek başlarına yaşamlarını sürdürmelerinin
olanaksız hale gelen tutuklular bu raporlar doğrultusunda ve CMUK 399. maddesi uyarınca cezaları altı aylığına ertelendi. Bu şekilde yaklaşık 250 kişi tahliye edildi.
Adalet Bakanlığı'nın yükümlülüğü olmasına karşın sağlık durumu kötü olan tutuklu ve hükümlülerin tedavilerini karşılamaması üzerine Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın tedavi merkezlerine başvuran toplam 244 kişinin tedavisi burada sürdürülüyor.
Hastalığa yakalandılar
Tahliyelerin ardından 40'tan fazlası wernickke-korsakoff (hafıza kaybı) hastalığına yakalanmış tutukluların çoğu eylemi sona erdirdi. Halen İstanbul, Ankara, Bursa ve Yozgat'ta tahliye olanlar ile bazı tutuklu yakınlarının arasında bulunduğu toplam 25 kişi ölüm orucunu sürdürüyor. F tipi cezaevlerinde ise ölüm orucu 4 ve 5'ci ekiplerle devam ediyor.
***
'Talepleri karşılanamaz'
Eleştirilerin odağı olan Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun şunları savundu:
"Bu insanlar sorunu kendi kafalarında yaratıyor. Egemenliklerini sürdürmek için yapıyorlar bu eylemi. Biz söz verdiğimiz tüm taahhütleri yerine getirdik. İnfaz hâkimliği kurumları oluşturuldu, 16. maddede değişiklik
yapıldı ve telefonla görüşme imkânı tanındı. Bundan sonra görev ailelere düşüyor. Bu eylemin bir an önce bitmesi gerektiğini ve bunun için ailelerin çocuklarını ikna etmeleri gerektiğini söylüyoruz. Fakir ailelerin çocuklarını kullanan marjinal gruplar bunlar. Ölüm emrini verenler Hollanda'da, Belçika'da lüks içinde yaşıyor. Bizim bu söylediklerimizi adli yılın açılış töreninde sivil toplum kuruluşu olan Türkiye Barolar Birliği'nin başkanı da dile getirdi. Artık bizim yapacağımız hiçbir şey yok. Her türlü talebe açığız ama kalkıp DGM'ler, Terörle Mücadele Yasası kaldırılsın gibi taleplerle karşımıza çıkmasınlar. Bu talepleri hiçbir devlet karşılamaz. Bu talepleri tartışan bir devlette ortadan kalkar."
***
Ölüm orucu eylemini başından beri takip edenler endişeli
'Devletle örgüt aynı noktada'
12 Eylül sonrasında cezaevlerinde görev yapan ve ölüm orucunda da hükümet ile mahkûmlar arasında arabulucuk görevinde bulunan psikolog-doktor, SP Milletvekili Mehmet Bekaroğlu eylemi şöyle değerlendirdi:
Bu insanlar ölmüyor ama geriye kalan bir deri kemik kalmış kişilere ne denilebilir bilmiyorum. Biyolojik olarak canlı olup hayati organlarının, yenilenmesi mümkün olmayan hücrelerin öldüğü bir varlık kalıyor geriye.
Cezaevlerinde örgüt baskısı elbette var. Örgüt olarak bu işe karar verildiği ve grup dayanışmasının yaşandığı cezaevlerinde böyle bir baskının olmadığını kimse yadsıyamaz. Ama dikkat çeken nokta başta Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk olmak üzere yetkililerin tavrıdır. Devletle örgüt bence aynı noktada duruyor. Devletin, 'Bu kişileri örgüt baskısı öldürüyor' savunması sonucu değiştirmez. Örgüt baskısı olsun başka bir şey olsun ortada eylemcilerin somut insani talepleri var. İnsan doğası gereği tek başına değil grup olarak hareket eden bir varlık. Hele ki cezaevlerinde bu çok daha barizdir. Ama 'Örgüt yaptırıyor, ölsünler' anlayışı bakan sorumluluğunda bir kişinin duracağı nokta olamaz.
'Örgüt propagandası yapılıyor' deniyor. Tamam öyle olsun. Peki sorunun kaynağına dönemeyecek miyiz o zaman? F tiplerinde hücre uygulaması var, tecrit var, izolasyon var. Bunları görmezden mi geleceğiz?
Adalet Bakanlığı'na teklifler de götürdük, ama inat edildi. 'Terör örgütleri inat etti' diyorlar ama bakan ve bürokratlar da en az onlar kadar inatçı davrandı. Yetkililerin bu inat ve uzlaşmaz tutumu ortadan kalkmadan sorun çözülmez. Ama devlet 'Biz bu işi bitirdik' diye görüyor. Ama bu yanlış.
*
'Bu bir intihar eylemi değil'
19 Aralık operasyonlarından bir süre sonra cezaevinden tahliye olan ve eşi Oya Açan'ın 205 gün ölüm orucunda kaldığı Selim Açan eylemin amacını ve nasıl bitebileceğine ilişkin görüşlerini şöyle açıkladı:
Dünya tarihinde görülmemiş bir ölüm orucu eylemi sürüyor. Direngenliği, kendi içinde her gün yeni bir trajedi ve insanlık suçunu içeren boyutu ve çözümsüzlükteki ısrar açısından da görülmemiş bir eylem bu. Ama hiç kimse ölüm orucunun kendini amaçlaştıran bir yaklaşım içinde değil. Bu eylemde herhangi bir örgüt baskısı söz konusu olamaz. Ben istediğim halde eyleme katılmamış bir kişiydim.
Bu eylem elbette bitmeli. Ama bu şekliyle bitmez. Bu insanlar ölüm orucu yapmaya mecbur bırakılmıştır. Tutuklu ve hükümlülerin çok somut insani talepleri var. Bunlar karşılanmadan ve bunca bedel ödenmişken bu eylem bitmez. Tutuklular kendilerini politik kimlik ve düşüncelerinden vazgeçirmeyi ve bunu başarmak için de fiziken ve ruhen çürütüp çökertmeyi amaçlayan hücre sistemine karşıdır. Yalnızlaştırmaya, tecrit ve izolasyona mahkûm etmeye çalışan bu sisteme, bu ceza ve infaz anlayışını engellemektir amaç. Bu amaçlar elde edilmeden de bitmez. Eylemi şu anda bitirmek demek esasında fiziki ve ruhi ölümü kabullenmek demektir.
*
'Uzun süre aç kalmış hastalar'
Neredeyse 11 ayını dolduran ölüm orucunun bu kadar uzun sürüp süremeyeceğini Türk Tabipler Birliği İkinci Başkanı Metin Bakkalcı yanıtladı:
Tıpta 'uzun süreli aç kalmış hasta' diye tek bir kavram vardır. Bu da yeterli ve dengeli beslenmeyen kişi olarak tanımlanır. Ölüm orucunda olduğunu söyleyen kişilerin tanımlaması da budur. Ancak bu kişiler hiçbir şekilde beslenmiyor diye düşünülmemelidir. Belirli miktarlarda şeker, tuz ve sıvı alımı ve zaman zaman kullanılan B1 vitamini var burada.
Zaten eylemin amacı da ölmek değildir. Bu kişiler intihar eyleminde değiller. Çünkü intihar kayıtsız şartsız ölümü hedefler. Dünyada bu tür eylemlerde 17'nci günde ölümlere rastlandı. Türkiye'de 1996 tecrübesi var, 62'nci günde ölüm oldu. 300'lü günlere girilen bu trajik olayın merkezine uzun süreli aç kalmış hasta kavramını koymalıyız.
'Peki nasıl bu kadar uzadı?' diye sorulursa önceki deneyimlerden çıkarılan dersler etkili olmuştur diyebiliriz. Kendilerini hemen ölüme götürmek yerine uzun süreli aç kalmış kişi kavramına sadık kalarak devam ettiler. Ruhsal açıdan yani moral motivasyonu açısından kendilerini kuvvetlendirdiler. İkincisi, fiziki olarak kendilerini korudular. Günlük muayenelerini yaptığımızdan biliyorum gündelik aksiyonlarını bile ayarladılar. Bazı aksiyonları düşürdüler ya da yapmadılar. 'Beslenmelerine' yani aldıkları gıdaya özen gösterdiler. Eskiden hiç şeker ve tuz almadan yapılan açlık grevleri vardı. Bu kez onun yerine bilinçli olarak bu gıdalar tüketildi. Dolayısıyla karşımıza çıkan ise kendilerini koruyup uzun süreli aç kalmış hasta tablosudur. Benzeri pek olmayan olağandışı bir olayla karşı karşıyayız. Eylemde zaman zaman kullanılan B1 vitaminin bunu sağlamış olabilir. Bilemiyorum. Bunu anlamak için de bilimsel bir araştırma planlanıyor.