KESK'in aranması ve bölünmüş sendikalarımızın geleceği

Sendikal özgürlüklerin ihlali konusunda birkaç cılız protestodan başka, sendikalar güçlü bir duruş sergileyemedi. Üç işçi konfederasyonu, 1 Mayıs'ta bile birlikte hareket edemeyecek kadar bölünmüştür. Bölünmüşlükten kurtuluşun yolu üye sayısı en çok olan sendikada birleşmektir



ENGİN ÜNSAL 

Ülkemizde genel güvenlik adına hukukun yok edildiği yeni bir uygulama başlatıldı: sendika aramaları ve sendikacıların gözaltına alınmaları. Önce Türk Metal Sendikası arandı, yöneticileri gözaltına alındı, şimdi de Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) Genel Merkezi arandı ve bazı yöneticileri gözaltına alındı. Yasalarımıza göre sendikalar ne zaman ve nasıl aranabilir? Bu konuda 2821 sayılı yasada hiçbir hüküm olmadığından Dernekler Yasası’nın uygulanması gerekir. Dernekler Yasası’nın 35. maddesi uyarınca sendikalara ve konfederasyonlara uygulanacak maddeler arasında yer alan, genel güvenlik denetimine ilişkin olarak ‘kolluk kuvvetlerinin yetkisi’ başlığı altındaki 20. maddesi önem kazanmaktadır. Bu maddeye göre kamu düzeninin korunması veya suç işlenmesinin önlenmesi nedenlerinden birine bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça kolluk kuvvetleri derneklerin, sendikaların ve konfederasyonların merkezlerine ve eklentilerine giremez, arama yapamaz ve buradaki eşyalara el koyamaz. Değindiğimiz iki olayda da sendika ve konfederasyonun hangi kamu düzenini bozduğu veya hangi suçun işlenmesinin önlendiği konusunda bir açıklama yapılmamıştır. Eğer bu tür yasa ile örtüşmeyen aramalar devam edecekse Türkiye’de sendikal özgürlüklerin üstüne bir şal örtülmüş olacaktır. Sendikalar özgürlüklerini özenle korumalıdırlar. Sendikal özgürlüğün ihlaline karşı, tüm işçi ve memur sendikaları sessiz kalmamalıdır. Sessiz kalırlarsa bir gün kendi kapılarının da çalınacağını bilmelidirler. Sendikal özgürlüklerin ihlali konusunda, birkaç cılız protestodan başka, sendikalar güçlü bir duruş sergileyemedi. Aslında sendikaların ekonomik, sosyal ve siyasal olaylarda
neden sessiz ve etkisiz kaldığının yanıtı 1 Mayıs’ta verilmişti.
1 Mayıs önceki yıllara oranla sakin geçti ama sendikacılığımızla ilgili çok önemli bir sorunu da gözler önüne serildi. Ülkemizde örgütlü işçi kesimini temsil eden üç işçi Konfederasyonu, yıllar sonra 1 Mayıs’ın işçinin ‘Emek ve Dayanışma Günü’ adıyla resmi tatil olarak kabul edildiği günde bile birlikte hareket edemeyecek kadar bölünmüştür. Türk- İş, DİSK ve Hak- İş ayrı ayrı Taksim alanına çıkarak Atatürk anıtına çelenk koymuşlardır.
Karl Marx’ın hayaleti Amerika ve Avrupa’nın sokaklarında gezinmektedir. Kapitalizmin 1929 bunalımından sonra yaşadığı en büyük ekonomik kriz tüm dünyaya dalga dalga yayılırken hükümetler çareyi, Karl Marx’tan esinlenerek, ekonomide devletin ortaklığında aramaktadırlar. Kriz sürecinde Amerika, İngiltere, Almanya gibi emperyalizmin güçlü kaleleri bankalara, sigorta şirketlerine ve otomotiv sektörüne kamunun ortaklığı konusunda önemli açılımlar sergilemişlerdir. Kapitalizmin doymak bilmeyen açlığının ürünü olan küreselleşme geniş halk kitlelerini ciddi boyutlarda yoksullaştırmıştır. Küreselleşme sonucu elde edilen zenginliğin yoksul ülkeler ve yoksul halkla paylaşılamaması yaşanan ekonomik krizin altyapısını oluşturmuştur. Tüm dünyada bu kriz yaşanırken Türkiye de bunun dışında kalamamış ve kriz acımasızca bu ülkeyi de kıskacına almıştır. Krizin acısını en çok satacak, emeğinden başka bir şeyi olmayan emekçiler yaşamaktadır. Ülkemizde işini kaybeden milyonlar aş, iş beklerken hükümet onlara iş yerine 1 Mayıs’ı Emek ve Dayanışma Günü adı altında tatil olarak sunmuş ve ekmek veremediği ağzına bir parmak bal çalmıştır.
Emekçiler gelecekten umutlu değildir ve bunun için çok haklı nedenleri vardır. İşveren kesiminin ortaya koyduğu veriler bile ülke ekonomisi için simsiyah bir sayfayı işaret etmektedir. Bu verilere göre özel sektörün dış borçları 172 milyar dolardır. İşsiz sayısı 5 milyon 998 bindir. İŞ-KUR’a iş bulmak amacıyla başvuran işsiz sayısı bir yıl öncesine oranla yüzde 94.1 artarak 151 bin 411’e yükselmiştir. İşsizlik sigortasından şubat ayında 281 bin 822 kişiye ödeme yapılmıştır. Kriz döneminde bir kişiye iş yaratmanın mâliyeti 286 bin 960 TL’ye yükselmiştir. Dış ticaret açığı 2008 yılı sonunda 69.8 milyar dolara ulaşmıştır. 2009 yılı şubat ayında bütçe açığı geçen yıla oranla yüzde 824.3 oranında artarak 7 milyar 399 TL’ye çıkmıştır (TİSK İşveren Dergisi mart sayısı 2009 Özel Eki s.15-19).
Böylesine olumsuz bir ekonomik yapı içinde 6 milyon işsize nasıl iş bulunacak, ekonomik yapı nasıl düzlüğe çıkacaktır? Siyasal demokrasiyi cemaatlar demokrasisine çevirme çabasında olan AKP hükümeti işçiye umut vermekten çok uzaktır ama gene de onlardan oy alma becerisini göstermektedir. Bu ne yaman çelişkidir ki yerel seçimler sürecinde ekonomik krizin tüm acımasızlığını yaşayan emekçilerin, yoksulların önemli bir bölümü AKP’ye oy vermekte bir sakınca görmemiş ve bir anlamda kendi hüzün dolu geleceklerini kendi oyları ile hazırlamışlardır.
1 Mayıs’da Taksim meydanında yaşanan tablo işçi hareketinin uzlaşmaz boyutlarda bölündüğünün açık bir göstergesidir ve işçi sınıfını bu ülkede güçsüz, etkisiz yapan bu bölünmüşlüktür. Bölünmüşlükten kurtuluşun yolu üye sayısı en çok olan sendikada ve konfederasyonda birleşmek ayrıca ücret sendikacılığı çemberinden kurtulup sosyal-siyasal içerikli bir sendikal hareketin ilkelerini özümsemektir. Yöneticiler özveride bulunup birleşmekten ve güçlü bir sınıfsal hareket yaratmaktan kaçınmaktadırlar. Sendika yöneticilerinin ülkenin siyasetine yön vermeleri gerekirken, işçi hareketini siyasetin dışında tutarak, siyasetçilerin oyuncağı olmaktadırlar. Sarıldıkları tek ağacı orman sanan yöneticiler, ormanın tümünü kucaklamadıkları sürece, işçiler ve sendikaları sürekli kaybedeceklerdir. İşçiler ve sendikalar ünlü Romanya’lı yazar Panait İstrati’nin romanındaki gibi, rüzgârın önündeki Baragan’ın deve dikeni değil o dikene yön veren rüzgâr olmak zorundadırlar.
İşçiler ve sendika yöneticileri şu gerçeği asla unutmamalıdır; siyaseten taraf olmazlarsa bir gün mutlaka bertaraf olacaklardır. Bugün gelinen nokta işçilerin gelecekte daha çok ezileceğinin, sendikaların giderek daha güçsüz olacağının açık işaretlerini vermektedir. Laik demokratik düzenin sağlıklı olabilmesi için sendikaların güçlü ve etkili olması zorunludur. Şunu anlamış olmaları gerekir ki toplu iş sözleşmesi düzeni işçilerin esenliği için yeterli değildir. Sendikalar üyelerini eğiterek siyasete ağırlıklarını koymalıdırlar. Siyaset yapmayı bir partinin güdümüne girilmesi biçiminde anlamıyoruz. Siyaset yapmayı sendikaların bir partiyi etkileri altına almayı, o parti politikalarını işçi sınıfının çıkarları ile bağdaşır biçimde oluşturmaları gereğine inanıyoruz. Bu yola gidilmedikçe demokrasimiz, işçi sınıfımız ve sendikalarımız cemaat demokrasisine teslim olacak, gün gelecek sendikaların başına mollalar seçilecek ve sendikalar mollalar tarafından yönetilecektir...

Yrd. Doç. Dr. Engin Ünsal: Maltepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi