Kıbrıs'ı Kıbrıslıdan sor

Bizim 'Güney Kıbrıs Rum Yönetimi' diye adlandırdığımız, ancak bütün dünyanın
'Kıbrıs Cumhuriyeti'...
Haber: Prof. Dr. ŞÜKRÜ HATUN / Arşivi

Bizim 'Güney Kıbrıs Rum Yönetimi' diye adlandırdığımız, ancak bütün dünyanın
'Kıbrıs Cumhuriyeti' olarak tanıdığı Kıbrıs Rum tarafının Avrupa Birliği'ne girmesinin yakın bir olasılık haline gelmesiyle birlikte Kıbrıs sorunuyla ilgili tartışmalar
yoğunlaştı. Bu kez hem Kıbrıslı Türklerin geleceği hem de Türkiye'nin Avrupa Birliği macerası bakımından en kritik dönemece girildiği anlaşılıyor.
Ben de Kıbrıs Türk Diyabet Derneği'nin konuğu olarak KKTC'nin kuruluş yıldönümüne (15 Kasım) rastgelen günlerde Lefkoşa'daydım.
İki gün boyunca şeker hastası çocukların aileleri, 'Yeşilbarış', Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği ve Kuzey Kıbrıs'ın en güçlü sivil toplum kuruluşlarından biri olan 'Kıbrıs Türk Diyabet Derneği' (Bu derneğin 1700 kadar üyesi bulunuyor ve diyabet hastalığı konusunda dünyaya örnek olacak çalışmalar yapıyor) gibi örgütlerin temsilcileriyle birlikte oldum.
İnatçı 'Maronit'ler
İlk gün, 12 ayrı sivil toplum örgütünün bir araya gelerek 'Hasta Hakları Platformu' oluşturduklarını ve bir 'Hasta Hakları Bildirgesi' hazırladıklarını öğrendiğimde, Kıbrıs'ın Türkiye'ye pek yansımayan öteki yüzündeki çalışkan ve özgürlükçü insanların emekleri bir kez daha içimi ısıttı.
Onların sade ama geleceksizlik nedeniyle kaygılı yaşamlarına katıldım. Güzelyurt, Lefke, Girne üçgeninde dolaştım ve her şeye rağmen inatla varlıklarını sürdüren
'Maronit'lerin yaşadığı Koruçam (eski adıyla Kormacit) köyünün hemen aşağısında, Kıbrıs'ın Türkiye'ye bakan yüzündeki burunda güzel bir sabaha uyandım...
Karadeniz bölgesinden getirilen Türklerin yaşadığı Sadrazam Köyü'nden Girne'ye doğru kıyı boyunca uzanan eşsiz manzarayı görmemizi sağlayan yolun, Rum Yönetimi eski Başkanı merhum Başpiskopos Makarios'un,
'Kıbrıs'ı kıyı boyunca çepeçevre dolaşan
yol projesi'nden kaldığını ve sonradan tamamlandığını öğrendim.
'Yeşilbarış' örgütü üyesi Mazhar Özkol sayesinde Kıbrıs'ın doğasını daha derinden hissetme imkânı buldum.
Tarihi doku
İ.Ö. 498 yılında yapılan Vuni Sarayı harabelerinden Akdeniz'e bakarken, adanın geçmiş uygarlıklarını yaşadım. Lefke yolunda 20 yıldır üzerinde ot bitmeyen ve yakın zamana kadar çevresindeki denizin bakır rengini almasına neden olan Rum döneminden kalma eski bir bakır işletmesini görünce hüzünlendim ve Bergama'da benzer bir felaketi önlemeye çalışanları 'vatan hainliği'yle damgalamaya çalışan içleri acılaşmış zavallıları düşündüm.
Kaldığım Saray Otel' in terasından bölünmüş şehir Lefkoşa'ya baktığımda Türk tarafında -otelin yakınındaki eski bir kilisenin Osmanlı döneminde camiye dönüştürülmesi gibi bazı hoyratlıkları saymazsak tarihi dokunun korunduğunu, Rum Kesimi'nin ise beton yığınlarının istilasına uğradığını izledim.
Otelin lobisinde otururken kulak misafiri olduğum konuşmalarla ise bugünün gerçeğine döndüm: "Çok emin kaynaklardan duyduğuma göre AB, 1990'dan sonra vatandaşlığa alınan Türklere pasaport vermeyecekmiş."
Geleceğin engeli
Bu sözlere de yansıyan Kıbrıs'ın Avrupa Birliği'ne katılma süreci günlük konuşmaların
en önemli konusu... Çünkü hemen herkes önümüzdeki bir iki yılın yaşamlarını kökten bir şekilde değiştireceğini düşünüyor.
Kıbrıs'ın, hepimizin bildiği acı dolu bir tarihi var. Şimdi Güzelyurt'ta oturan Kıbrıs Türk Diyabet Derneği Yönetim Kurulu üyesi Zühre Ustaoğlu, Baf'tan nasıl dağları aşarak kaçtıklarını ve yaşadıkları acıları anlatıyor ama, hâlâ rüyalarında çocukluğunun geçtiği yerleri gördüğünü de eklemeyi ihmal etmiyor. Ledra Palas Oteli yanındaki Rum mevzilerinin yakınına kadar yaklaştığımızda, Kıbrıslı arkadaşımız "Karşıdan ateş açılacakmış gibi bir duygu yaşadığını" söyleyince, acıların açtığı yaraların ve tedirginliklerin derinliğini bir kez daha anlıyoruz.
Hem daha önceki gelişlerimde, hem de bu ziyaretimde konuştuğum sivil toplum örgütü temsilcileri geleceğin önündeki en önemli engelin 'geçmiş' olduğunu belirtiyor.
1974'teki Barış Harekâtı öncesini yaşayanlar, bugünden geriye baktıklarında dünyadan koparılmışlığın acısını ve bu koparılmışlığın neden olduğu depresyonu anlatıyorlar. Konuştuğumuz adalılardan bir kısmı Kıbrıslı Rumlar ile (şovenist bazı gruplar hariç tutulursa) bir arada
yaşayabileceklerini, bunun Yunanistan ve Türkiye tarafından engellendiğini, bir başka deyişle 'anavatan'lar arası çatışmaların kurbanı olduklarını düşünüyor.
'Treni kaçırdık'
Gelinen noktada; şovenist tutumların her iki tarafta egemen olduğunu, bu nedenle de iki toplumu kapsayacak 'Ada barışı' için trenin kaçtığını hüzünle kabul ediyorlar.
Bu düşünceleri belirtenler, 1974 öncesi şovenist Rumların ve Yunanistan'ın yarattığı trajediyi ve Türkiye'nin oynadığı rolün
önemini belirtmeyi ihmal etmiyorlar. 'Barış Harekâtı'yla başlayan süreç, Kuzey Kıbrıs'ın tümüyle bağımlı bir coğrafya/toplum haline dönüşmesine yol açmış. Bu bağımlılığı kaçınılmaz kılan koşulların herkes farkında. Bu farkındalıktan sonra tepkiler ikiye ayrılıyor. Bir kısım KKTC'liler bu bağımlılığı doğal ve vazgeçilmez buluyor, bir kısmı ise bu bağımlılığın kendi geleceklerini tıkadığını düşünüyor. Son gruptakiler, Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye'nin
'çöplüğü' haline getirildiğini; karaparanın aklanmasından, Türkiye'nin ileri gelenlerinin
çocuklarının askerlik yapması için Kıbrıs'taki üniversitelere yerleştirilmesine kadar uzanan bir dizi operasyonu örnekleriyle anlatıyor.
İhtiyatlı iyimserlik
Televizyonlardan verilen tartışmalara da yansıdığı gibi Kıbrıslı Türkler ile adaya daha sonra yerleşenler arasında tedirgin ilişkiler yaşanıyor. Yerli Kıbrıslı Türkler, 1974'ten sonra Türkiye'den getirtilip yerleştirilenlerin çoğunluk haline geldiğini ve Türkiye'nin bu gruplar yoluyla Kuzey Kıbrıs'ın geleceğini denetimde tutmaya çalışacağını düşünüyor. İşte zamanın büyük ölçüde durduğu yıllardan sonra AB süreci Kıbrıslı Türklerde ihtiyatlı bir iyimserlik
yaratıyor. Bir taraftan AB'ye girmenin yeniden tarihi yakalamaya imkân vereceğini düşünüyorlar, diğer taraftan statülerindeki belirsizlik canlarını sıkıyor.
Kimse 1974 öncesindeki gibi 'Rum korkusu' ile yaşamak istemiyor ama özellikle gençlerin geleceği belirsiz bir toplumda yaşamalarının imkânsız hale geldiğinin altını çiziyorlar. Dilerim içlerinde çok sevdiğim dostlarımın ve şeker hastası küçük kardeşlerimin de bulunduğu Kıbrıslı Türklerin önlerindeki perde bu kez kalkar ve adanın çevresini dolanacak 'barış yolu' bitirilir.
Prof. Dr. Şükrü Hatun: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi