Kitap, buzdolabı gibi satılmalı

Türkiye nihayet edebiyatı da tartışmaya başladı. Edebiyat derslerinin nasıl olması gerektiğini tartışıyoruz son günlerde.
İzninizle önce edebiyat derslerinin amacıyla başlayalım konuşmaya.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Doğan Hızlan
Türkiye, tartışma gündemine belki de ilk defa edebiyatı da ekledi. Okullardaki edebiyat derslerinin değiştirilmesi konusundaki hazırlıklar, bir anda geniş bir kesimin ilgisini edebiyata çekti. Gerçi edebiyatı, edebi değerlerle, edebi ölçütlerle, saf edebiyat olarak değil, politik saflaşmalarla, ideolojik takıntılarla
tartıştık ama bu bile Türkiye için büyük bir değişimdi. Ancak bu tartışmalar sırasında konu, derslerde divan edebiyatı mı, modern edebiyat mı okutulsun gibi anlamsız, sığ bir noktaya takıldı. Belki de kamplara ayrılmaya en fazla olanak veren nokta burası olduğu için tartışmaların çoğu bu konuda kümelendi. Biz de, bu edebiyat tartışmasını gündeme getiren Doğan Hızlan ile konuştuk. Türkiye'nin en ünlü eleştirmenlerinden olan Doğan Hızlan ile, edebiyatın böyle 'divan edebiyatı ya da modern edebiyat' diye bölünüp bölünemeyeceğini, edebiyat derslerinde gençlere edebiyat zevkinin verilip verilmediğini, çocukların hayatına edebiyatın nasıl sokulabileceğini, yazarların ve eserlerin nasıl değerlendirilmesi gerektiğini, aydınlarımızın
edebiyatla ilişkisini, Türkiye'de bir gün edebiyatı seven bir toplum yaratılıp yaratılamayacağını tartıştık.
***
Türkiye nihayet edebiyatı da tartışmaya başladı. Edebiyat derslerinin nasıl olması gerektiğini tartışıyoruz son günlerde.
İzninizle önce edebiyat derslerinin amacıyla başlayalım konuşmaya. Okullarda çocuklara edebiyat öğretmeyi mi yoksa edebiyat sevgisini yaratmayı mı amaçlamalıyız?

İkincisi. Ancak o zaman kişinin, bir zevk çizgisi olarak edebiyatla arkadaşlığı okul bittikten sonra da devam eder. Çünkü sırf ders olarak okutulan bir şey unutulur ve edebiyat dahi olsa sevilmez. Zaten bakın, edebiyatı edebiyat dersi gibi okutmayan edebiyat öğretmenlerinin öğrencileri hep edebiyatı sevmişler ve edebiyatçı olmuşlardır.
Önemli olan okullarda edebiyatı sevdirmektir.
Eğer çocuk, edebiyatın gerçekten insanın bütün hayatında bir işlevi olduğunu, kendisini değiştirdiğini, yenilediğini, mutluluğunda veye mutsuzluğunda ona arkadaşlık ettiğini öğrenirse, edebiyattan vazgeçemez.
Aslında edebiyat derslerinin yapısı, toplumun edebiyatla ilişkisini de belirleyecek önemli bir basamak. Türkiye, edebiyatı seven bir toplum yaratabilir mi? Böyle bir toplumun oluşması ne kadar zaman alır?
Bir kehanette bulunmak mümkün değil. Bizde edebiyatın hem sevilen hem küçümsenen bir yanı var. Edebiyatın havai şey olduğunu düşündüklerinden 'boş ver edebiyat yapma' derler. Edebiyatın kendi yaşamlarıyla, kişisel umutsuzluklarıyla, acılarıyla, mutluluklarıyla, aşklarıyla, nefretleriyle, kinleriyle ne kadar iç içe olduğunu kestiremedikleri için, edebiyatın gizlice hayatlarına girdiğinin farkında değillerdir. Bir de tabii bizim toplumda, insanlar okudukları yere kadar olan kısımı kabul ederler. Eğer adam Yahya Kemal'e veya Orhan Veli'ye kadar okumuşsa, 'Yahya Kemal'den ya da Orhan Veli'den sonra şiir öldü' der ve rahat eder, kendisini tatmin eder. Orhan Veli'den sonra Cemal Süreya'ları, Ece Ayhan'ları, bir sürü yeni şairin adını bilmezler. Çünkü edebiyatın gelişimini takip etmezler.
Okullarımızdaki edebiyat dersleri daha ziyade ezbere dayalı bir yapıya sahip. Hepimiz aruz vezinlerini ezberledik. Divan edebiyatının seçkin parçalarının anlamını öğrendik ama çok azımız divan edebiyatının tadını alabildik. Hatta çoğumuz bize ezberletilen o derslerden sıkıldık. Böyle baktığımızda, bugüne kadar edebiyat derslerinin çocukları edebiyattan soğuttuğunu
söyleyebilir miyiz?

Söyleyebiliriz. Aruz, şiire bir musiki, bir düzen getirmiştir. Bu estetik, Baki'de, Fuzuli'de, Yahya Kemal'de başka başkadır. Ama okullarda ne aruzun şiire kattığı estetik okutulur, ne de ondan sonra gelen hece vezninin önemi kavratılır. Çocuk, divan şiiri diye 'mefailün failün' ölçüsünü ezberler ve çok sıkılır.
Bugün, edebiyat dersleri nasıl olsun tartışması, divan edebiyatı mı okutalım, modern edebiyat mı okutalım gibi basit bir yere sıkıştı. Neden edebiyatı bir bütün olarak görmekte zorlanıyoruz? Niye edebiyatı parçalayıp arasından bazılarını seçmek zorunda hissediyoruz kendimizi? Edebiyatı bir bütün olarak sevmekte zorlanmamızdan mı bu?
Çok doğru. Bizde, edebiyat tarihi konsepti eksik. Ne yazık ki, edebiyat fakülteleri de yetiştirdikleri öğretmenlere bu konsepti vermiyorlar. Oysa edebiyat bir bütündür ve eskisi, yenisi yoktur. Eskisini bilmezseniz yenisindan tad alamazsınız. Sırf yenisini bilirseniz, onun da derinliğine varamazsınız.
Ama biz bir bütün içinde düşünemiyoruz ki.
Hem divan edebiyatından hem modern edebiyattan tad almak mümkün değil midir?
Olmaz olur mu. Divan edebiyatı bilmeyen adam Behçet Necatigil'i bilemez. Rubaileri bilmeyen Nâzım Hikmet'i anlayamaz. Cumhuriyet edebiyatının öncülerini okumayan Selim İleri'yi kavrayamaz. İslami şiiri,
İsmet Özel'i anlayabilmek için Namık Kemal'in Vaveylası'nı anlamak gerekir.
İnsanlar ancak Tevfik Fikret'in isyanını, Mehmet Akif'in tavrını anladıktan sonra gerçekçi şiiri anlar. Bunların hepsi birbiriyle zincirleme gider. Edebiyat,birbiri
içinde havai fişekler gibi patlayan, gelişen bir şeydir. Ama şimdi sorulan soru şu. Divan mı? Yeni edebiyat mı? İkisi niye olmuyor kardeşim?
Türkiye'nin, her sorununda olduğu gibi edebiyat sorununda da politik kaygılar ortaya çıkıyor. Modern yazarların çoğu, politik görüşleri nedeniyle devletin tasvip etmediği insanlar. Bu politik kaygılar, bu toplumun edebiyatla ilişkisini zedeledi mi sizce?
Zedelemez olur mu. Devlet, edebiyatçıları ideolojilerine göre değerlendirdi. İktidar görüşlerini destekleyenleri zirveye çıkardı, diğerlerini mahkûm etti. Oysa edebiyatın ölçüsü 'edebiyat' olmalıdır. Ama şunu da söylemeliyiz. Toplumcu gerçekçi edebiyatın da edebiyat dışı ölçüleri oldu. Toplumcu gerçekçi şairleri eserleriyle değil, demokrasi kavgasıyla, Marksist mücadeleyle, hapiste yattıkları yıllarla değerlendirenler oldu. Baskı gören insanlar sağda da, solda da birdenbire efsaneleşiyor. Ama Nâzım 13 yıl hapiste yattığı için iyi şair değildir. Şiiri iyi olduğu için iyi şairdir. Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal de öyle. Ahmet Altan da öyle.
Biz, edebiyatçıları bile sağ ve sol diye ayırmayı, onları politik görüşlerine göre sevmeyi benimsemiş bir toplumuz. Sağcılar Nâzım Hikmet'i, solcular Necip Fazıl'ı sevmekte zorluk çektiler. Politik kaygıları edebiyat zevkinin önüne koyan bir toplumda, edebiyat sevgisi gelişebilir mi?
Hayır, güdükleşir. Bunu aşmak lazım. Ben bir şiir antolojisi yaparsam, içine Sezai Karakoç'u da, İsmet Özel'i de koyarım. Onların politik inançları beni ilgilendirmiyor. 'Marksist şair iyi, İslami şair iyi değil' diye bir şey olmaz. Şiirin, sağı solu yoktur. İyi şiir vardır. Ama biz iyi şair mi, kötü şair mi diye tartışmıyoruz. Kendi inancımızın dışındaki birine, 'Ya bırak o sağcının biridir' diyoruz.
Bugün bile birçok yazarı, edebi değerinden çok politik görüşleriyle değerlendiren bir edebiyat çevresi var Türkiye'de.
Şüpheniz olmasın.
Biz, halkımızın edebiyatı pek sevmediğini söylüyoruz ama sizce aydınlar edebiyatı seviyor mu Türkiye'de?
Sorun belki de biraz aydınların fazlasıyla sevememesinden kaynaklanıyor. Çünkü aydınlar da çoğu zaman edebi zevklerine siyasal ambargo koyuyorlar. Bu, edebiyatı tek düze hale getirmektir, okutmamaktır. Bu, 'Benim benimsediğim siyasal görüşün doğrultusundaki eserler kabulümdür, baştacımdır, diğerleri okunacak şeyler değildir' demektir. Türkiye'de bu yapıldı. Hem ben daha da ileriye gidiyorum. Eski metinlerin bugüne çevrilmesini istiyorum. Tarih yazan kişi, Peçevi tarihini, Naima tarihini bilmelidir.
İmparatorluktan cumhuriyete geçtiniz diye bütün kültürel unsurları yok edemezsiniz. Bir de mesela 'köy romanı öldü' diyorlar. Kardeşim bugünün romanını anlamak için köy romanını okumak zorundasın.Fakir Baykurt'lar,
Talip Apaydın'lar, Mehmet Başaran'lar olmasaydı, köy edebiyatı bugünkü inceliğini kazanabilir miydi? Ben tasfiyeci değilim. Ama insanlar kolayına kaçıyorlar ve tasfiye cihetini seçiyorlar.
Niye?
İşi aza indirgediniz mi, hem işinizi
azaltırsınız, hem de militanlaşırsınız. Edebiyatın militanı olmaz ama bizde sağda da solda da edebiyatın çok fazla militanı var. Militanların arkasında da bilmediğine saplanan bir kişilik var. Türkiye'deki bu edebiyat öğretimi kavgaları da buradan kaynaklanıyor işte. Yeni edebiyatı savunanlar
'Bu imparatorluğun şiiri, bırakalım divanı' diyorlar. Diğerleri de, 'Bırakalım yeniyi. Bunların ileride ne olacağı daha belli değil' diyorlar. Öğrencilere, ne olacağı belli olmayan adamdan hiç söz etmeyecek misiniz? Kardeşim Orhan Pamuk diye bir adam var, Ahmet Altan diye bir adam var, Melih Cevdet var, Buket Uzuner var. Onları anlatmayacak mısınız? Hiçbir şey değişmesin isteniyor.
Peki edebiyatı seven insanlar, yazarları politik görüşlerine göre tasnif edebilir mi?
Ben etmem ama edilir. Türkiye bazı alanlarda fazlasıyla politize oldu.
Aydınlarımızın bile edebiyatı edebiyat olarak sevmeyi becerememelerinin nedeni ne sizce?
Halk okumaz, denir. Bunun karşıtı 'aydın okur' demektir. Peki öyle mi? Aydın kaç edebiyat kitabını okuyor? Aydınlar kaç yazarı iyi biliyor? Türk edebiyatı tarihini kaç aydın biliyor? Ayrıca aydının tanımı nedir? Aydın nesnel bir insandır. Yargılamasını kendi görüşleri ve inançlarına göre yapmayan bir adamdır. Aydın değişen bir insandır. Niye değiştiğinin gerekçelerini sunar ve değişmenin fikirsel planda bir
aşama olduğunu anlatır. Hiç değişmemek diye bir şey olabilir mi? Ama bizde değişmemek değil, değişmek ayıptır. Nitche, 'Derisini değiştirmeyen yılan ölür' der. Bizim birçok aydınımız deri değiştirmekten korkuyor ve ölüyor.
Türkiye'de her kesimin özeleştiri yapması gerekiyor gibi gözüküyor. Aydınlar, bu gizli edebiyat düşmanlığı konusunda bir özeleştiri
yapabilecek olgunluğa sahip mi sizce?

Hangi konuda özeleştiri yapacak bir olgunluğa sahibiz ki edebiyat konusunda sahip olalım. Aydınların birçoğu 'Edebiyatla
ilgileniyoruz' diyorlar ama aslında ilgilenmiyorlar. Kitap satışları ortada... Ben bir kitabın buzdolabı gibi satılmasını istiyorum. Buzdolabı için nasıl reklam kampanyaları yapılıyorsa kitap için de yapılmalı. Medyatik olmak demek medya aracılığıyla daha çok okura ulaşmak, o kitabın okurunu artırmak demektir. Bazı yazarlar çıkmazlar, konuşmazlar, kapanırlar. Onları eleştirmiyorum, o da bir seçimdir, tavırdır. Ama bunun tersini yapanları da 'medyatik' suçlamasının zıpkınıyla öldürmek, günümüze yakışmayan bir ilkelliktir.
Acaba edebiyat derslerinin yanısıra okuma dersleri de koyup, bu derslerde bazı romanları, eserleri baştan aşağı okutup, öğrencilerin bunları aralarında tartışmalarını sağlamak, edebiyat sevgisini aşılamakta yararlı olabilir mi?
Fevkalade olur. İnsan eleştirdiği şeye sahip çıkar. Tartışmak, kendi fikrini belirtmek bir içsellik kazandırır insana. Çocuklara ne okutulacak derken, bir başka soru daha geliyor akla tabii. Biz, Türk klasikleri diye kimi okutacağız? Acaba Türk klasikleri var mıdır? Hazin bir itiraf olacak ama bizim klasiğimiz yoktur. Eğer dünya ölçeğinde bakarsanız, klasiğin bir evrensel patenti vardır ki, bu Türk edebiyatında yoktur. Klasiği olmayan bir edebiyat bana hüzün verdiği için ben Yunus'ları klasik edebiyat diye, Yakup Kadri'leri, Halit Ziya'ları da modern klasik diye görüyorum.
Siz çok tanınmış bir edebiyat eleştirmenisiniz. Sizce Türkiye'de eleştiri olması gerektiği gibi sağlıklı ve iyi işliyor mu?
Eleştirmen, eleştirme görevini yerine getirme çabasını iyi niyetle gösteriyor ama, bizde eleştirinin geleneği henüz şiir ve roman kadar geniş değil. Eleştiri, cumhuriyet
rejiminin bir edebiyat türüdür. Türkiye'de henüz eleştirmen sayısı çok azdır.
Bana eleştirmenlerimiz, kitaplardan ziyade yazarları eleştiriyorlarmış gibi geliyor. Kitabı değil de, yazarı eleştirmek sizce sağlıklı bir yöntem mi?
Tabii ki önemli olan önce metindir. Yazarın edebi radyografisine göre yargı vermek kişiselleştirir işi. Ancak, yazarın yaşamıyla
eseri arasında çok sık gelgitler varsa, yazarın hayatından bazı parçalar o metnin açıklanmasına yardımcı oluyorsa o yazarın hayatına başvurabilir. Ben eleştirinin yok etme kolaylığını seçmedim, var etme zorluğunu
seçtim. Zaten bu toplumda insanları çok
önemli bir mevkiye getirmeyen ve az okunan edebiyatı biraz daha kötülemek, benim edebiyat ve eleştirmenlik anlayışıma, mizacıma uymuyor.
Eleştirilerde kişisel kızgınlıklar öfkeler ya da kıskançlıklar rol oynuyor mu?
Bunu tek tek edebiyat tarihine bakarak söylemek lazım. Oynadığı da olmuştur hiç kuşkusuz. Ama ben bundan kendimi büyük oranda azade kılmaya çalışıyorum. Sohbetinden lezzet almadığım, birlikte olmaktan memnuniyet duymadığım, buluşmak bile istemediğim nice yazarın çok güzel kitapları vardır. Onların kitaplarının da iyi kitap olduğunu yazmayı bir eleştirmen namusu sayıyorum ben. Çünkü nesnel tavır takınmak zorunda olan tek edebiyat türü eleştiridir. Eleştirmen kişisel zevklerinin kurbanı olabilir ama kişisel kızgınlıklarının
kurbanı olmamalıdır. Hem kötü bir kitap zaten kendi kötü kaderini çizer. Okunmaz, satın alınmaz. İyi bir kitap ise sonunda fark edilir. Ebediyen gizli kalmış bir değer yoktur edebiyat tarihinde. Bir gün gelir bir eleştirmen, bir akım, bir kuşak o yazarı tekrar yeniden önemli yerine oturtur.
Türkiye edebiyatı yeniden keşfedebilecek, edebiyatın tadına varabilecek mi sizce?
Hayatın tadına varıldığı ölçüde edebiyatın da tadına varılır. Edebiyat zevki sadece okulda edinilmez. Aileden de geçer bu. Ama bizim ailelerde böyle bir zevk edinilmiyor. Edebiyat, bizde edebiyatçılara mahsus bir şey gibi ele alınıyor. Kelimedeki 'a'yı uzat, b'yi kısalt, indir yapkayı, koy şapkayı' diyerek, sadece imlayla uğraşıyoruz biz. Dili sadece dil bilgisi okutarak öğretemezsiniz. Edebiyatla öğretirsiniz.
İnsan kendi dilini iyi konuşmayı edebiyatla öğrenir.