Küçük bir kesimde de olsa maya tutmuş

Küçük bir kesimde de olsa maya tutmuş
Küçük bir kesimde de olsa maya tutmuş
Haber: NAZAN İPŞİROĞLU/ YAZAR / Arşivi

Sayın Eyüp Can, “ Atatürk Devlet Katından Şimdi Halka İndi” başlıklı, 12 Kasım 2013 tarihli yazınızda okurlarınıza Kemalizm/Atatürkçülük üzerinde düşünme ve tartışma olanağını açtığınız için sizi kutluyorum.
Yazınızda “‘Onu hâlâ sığınacak liman’ olarak gören de var, ‘Kıymetini bilemedik’ diyen de. Ama bir de onu ve mirasını daha iyi anlama çabası içinde olanlar var” diyorsunuz. Ben sonunculardanım.
90 yaşında, yani Cumhuriyet’in kuruluşuyla yaşıt bir çapulcuyum. Tahmin edebileceğiniz gibi, Atatürk sevgisiyle ve inancıyla yetiştim. Ama yaşlandıkça ona, düşüncelerine ve icraatına, kendi dönemi içinden eleştirel bakmayı da öğrendim. Bunu, onun gerçekleştirdiği devrime borçluyum. Benim görüşüme göre onun ideali, geri kalmış bir toplumun çağdaşlaşmasıydı. Bunun gerçekleşebilmesi için Türkiye yeniden yapılandırılmalıydı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında her alanda başlatılan yeniden yapılanma sürecinin temelinde eğitim yatıyordu. İlköğretimden yükseköğretime, bilimden sanata eğitim alanı kapsamına giren ne varsa çağdaş ölçütlere uyumlu olarak yeniden yapılandırılacaktı. Bu sürecin temelinde iki kavram yatıyordu: görme ve özgür düşünme. Başka deyişle bir olguyu görebilme (hangi alanla ilgili olursa olsun), onun üzerinde düşünme, düşünce üretebilme, yani birbirini tamamlayan iki kavram. Bu açıdan bakınca 1933’te gerçekleştirilen üniversite reformu ve ondan önce gerçekleştirilen “Sanayi-i Nefise Mektebi’nin “Güzel Sanatlar Akademisi” olarak yenilenmesi olmak üzere bilim ve sanat alanında atılan iki önemli adım ve bunları izleyen tüm gelişmeler, bu doğrultuda bilinçle ilerlendiğinin göstergesidir. Örneğin Resim Heykel Müzesi’nin kurulması, devletin görsel sanatları desteklemesi; sanatçıların yurt gezilerine gitmelerinin sağlanması; arkeoloji kazılarının desteklenmesi; tarihi eser buluntularının koruma altına alınması için müzeler açılması yalnızca bir kesime değil, geniş halk çevrelerine de görme alışkanlığını aşılama çabalarıydı. Bu kapsamda Halkevlerinin de önemli bir işlevi vardı. Halkevleri özellikle gençlerin kültürlerini geliştirebilecekleri bir ortam sağlıyordu. Artık yeni bir yaşam biçimi oluşturma, yeni yaşam alanı açabilme arayışı başlamıştı. Kendini arama, yetiştirme, geliştirme, hangi alanda olursa olsun yapıcı olma, kendine ve çevresine yararlı olma bizler için varoluşsal bir sorun olmuştu.

İnancı aşılayamadık

Ne yazık ki bizden sonra gelen kuşağa bu inancı aşılayamadık. Zaman içinde önce Kemalizm, sonra Atatürkçülük, sonra yine Kemalizm diye birtakım kalıplar oluştu. Kalıpları kırmak, özgür düşünebilmek kolay değil. Toplumda bir kesim yaşanan tüm olumsuzlukları Kemalizm’e yüklüyor; bir kesim zaman içinde değişen değerlere hâlâ bağlı kalıyor. Buna bir de otoriter bir toplumun çocukları olmamız eklenince daha da güçleşiyor.
Bu konuda çok yazdım. Ama yazılacaklar bitmiyor. Sözü uzatmak istemiyorum. Yaşam sürüyor, sürdükçe değişiyor ve bizi de değiştiriyor. Örneğin ben bu yaşta çapulcu olacağımı hiç düşünemezdim.
Devrimler tepeden indi. Atatürk, kendisi halka inemeyeceğini düşünüyor ve bu nedenle halkı kendi düzeyine getirmek istiyordu. Ama bunun zaman isteyen bir süreç olduğunu da biliyordu. Bir konuşmasında Fransız Devrimi’ni örnek göstererek kaç yıl sürdüğünü sormuştu. Son aylarda yaşadıklarımız umut verici. Türkiye genelinde küçük bir kesimde bile olsa maya tutmuş, halk onun ne yapmak istediğini anlamış görünüyor. Daha gidecek çok yolumuz var.