'Kürt deyince Başbakan'ın tüyleri diken diken oluyor'

*'Bizim Başbakanımız da çok yaman. Kürt deyince tüyleri diken diken oluyor. DTP'liler bir daha randevu istemesinler' *'Çözümün özü bu kadar açık seçikken akil adam, arabulucu filan gerekmiyor. Gereken tek şey kararlı bir siyasi irade'



YAŞAR KEMAL'E DESTEK BÜYÜYOR HABERİNİ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN


CEM ERCİYES 

Dil meselesi, bu tartışmada hep en birinci mesele. Bunu anlamak için belki de şuna bakmak lazım. Yıllarca Kürtçe üzerindeki yasak, Kürt edebiyatını nasıl etkiledi? 

Şimdi büyük yazar Cengiz Aytmatovdan bahsedeceğim. Cengiz Kırgızistanlı bir romancıydı. Doğrusu Sovyetler Birliği’nin en saygın, en sevilen büyük yazarıydı. Onunla çok iyi arkadaştık. Aşağı yukarı her yıl Türkiye’de, İsveç’te Sovyetler Birliği’nde, Almanya’da buluşurduk. O ülkelerde yayıncılarımız vardı. Türkiye onun sevdiği bir ülkeydi. Fırsat buldukça Türkiye’ye gelirdi. Oğlu Sancar da Moskova Üniversitesi’nde Anadolu Türk edebiyatı doçentiydi. Son yıllarda Kırgız Üniversitesi’nde profesör olduğunu duydum.
Gece gündüz durmadan edebiyattan söz ederdik, daha çok da roman, Rus romanları, sonra dünya romanları. Anadoluyu anlatan romanlar Cengizi’n merakıydı. Cengiz’le konuşmalarımızda dil üstünde duruyorduk. Cengiz romanlarını Rusça yazıyor, sonra Rusçadan Kırgız diline çevriliyordu.
Orhun ve Yenisey’den söz ediyorduk. Cengiz bu anıtların yazılarından bir kısmını ezbere biliyordu. Bir de St. Petersburg Üniversitesi’nde elli yıl çalışarak anıtlardaki yazılardan sözlük yapmışlar. Bu yazılar bugün Asya Türklerinin dillerinin tıpkısıdır diyordu. Ben bunun için kendi dilimde yazamıyorum. Oysa Orhun ve Yenisey’in yazıldıkları yıllarki Rus dili bugün sözlüklerle okunabiliyor, İngilizce de böyle, Fransızca da...
Bunları biliyordum. Yazılı edebiyat olmazsa hiç bir dil gelişmez on bin yıl geçse de yazılı edebiyat olmazsa hiç gelişemez. Orta Asya dillerinin böyle değişmeden kalmasının sebebi yazılı edebiyatları olmamasındandır.
Anadolu dilinin bugün bir edebiyat dili olmasını cönklere borçluyuz. Dergahlardaki, Alevi ocaklarındaki cönkler edebiyat eserlerini bize kadar getirmişlerdir. Dergahların kitaplarının yanmaları bize çoğa mal olmuştur. Örneğin Dede Korkut’un bir kısmı İtalya’da, bir kısmı da Almanya kitaplıklarında bulunmuştur. Kitaplar yakılmasaydı belki de Dede Korkut’un bütünü elimize geçerdi.
Demek istiyorum ki halkımızın yazılı edebiyatı var. Örneğin Yunus Emre’nin şiirleri öldükten elli yıl sonra kitap olmuştur. Battal Gazi Destanı yazılı bir destandır. Yazılı destanlar üstüne çalışmalar yapılırsa ne kadar çok dilimizin yardımcısı olduğunu görürüz. Kürt dilinin de yazılı edebiyatı vardır. Bundan dolayı da Kürt diline kimsecikler bir şey yapamaz. Dillere kötülük yapmaya çalışanların çabaları havada kalır.

Eşitlikçi, kendi halkıyla barışık bir Türkiye, bunca badireden, savaştan, ölümden, siyasi çatışmadan sonra biraz zor olmayacak mı? 

Güzel bir soru. Bugünlerde, bu yıllarda barışmak çok kolaydır. Kendi halklarıyla barışık bir yönetim olsa, ille de savaş denmese. Dünyanın görkemli toprağı Anadolu kimsenin babasının çiftliği değildir, insanları da yanaşma değildir.
Unutmayalım, bir zamanlar silahlı emperyalistler dünyayı zaptetmişlerdi. Ülkeler baş kaldırıyorlardı. Emperyalistler isyancıları öldür babam öldür ediyorlar, sürgün et babam sürgün ediyorlardı. Hindistan uygar bir ülkenin emrindeydi. Hindistanın bir de kahramanı vardı. Kahraman iyi niyetliydi. Pasif direnişi Tolstoy’dan almış diyorlar. Emperyalistler pasif direnmeciyi durmadan boyuna hapsaneye atıyorlardı. Pasif direnişçinin ayağında çarık, sırtında da beyaz entari, hapislerden çıkınca halkın arasında dolaşıyordu. Kimi zaman yanında keçisiyle İngiltere’ye, Güney Afrika’ya gidiyordu. Günler geçiyor, yıllar geçiyordu. Bizim kahraman hapisliklerden vakit bulunca halkın arasında dolaşıyor, pasif direnmeyi halka anlatıyordu. Sonra bir gün ne oldu ne olmadı İngilizler Hindistan’dan çekilmeye başladılar. Bazılarına göre bu bir mucizeydi.
İngilizler bu gücün nereden çıktığını biliyorlardı.
Bu çağın pasif direnişi Gandhi’nin pasif direnişi olamaz. Yine de bugünkü insanlar çağa göre pasif direnişle kurtuluş için mücadele edecek. İnsanlık açlıktan, yoksulluktan, aşağılanmaktan kurtulacak. İnsanlık anadan yeni doğmuş gibi, yepyeni bir dünyada yaşayacak.

Peki, DTP’nin söylemini, Parlamento’daki varlığını nasıl değerlendiriyorsunuz. Siyasi çözüm fırsatını artıran öğelerden biri diyebilir miyiz? 

Çok çok iyi. Kürtler Meclis’e girme biçimini yarattılar ama bu eski politikacılar bir türlü yutamıyorlar. Yoksa azıcık da olsa demokrasiye yaklaşıyoruz.
Daha önce halkın seçtiği milletvekillerini Meclist’en attılar, her biri onar yıl yattı. İnsanları öldürüp ölülerini kuyulara mı attılar, halkı mı soydular, devleti devletlikten çıkarıp da soydular mı, neydi suçları? Meclis’te halkın seçtiği bir milletvekili hanım, başında yeşil kırmızı sarı renkli bir bantla yeminin sonunda Kürtçe, “Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği için ediyorum” dedi. Kıyametler koptu.
Milletvekilleri onar yıl yattılar. Hapisten çıkınca da bütün siyasal haklarından yoksun kaldılar. Avrupa Birliği diyorsun, barışlar için kurulmuş Avrupa Birliği ne yaptı diyeceksin. Hiç bir şey yapmadı. Ha neredeyse unutuyordum, Avrupa Birliği, Meclis’te yemin eden, hapisanede on yıl yatan hanıma önemli ama çok önemli bir ödül verdi.

İktidar, muhalefet bütün siyasi partiler DTP’yi, PKK’ya terörist demesi için sıkıştırıyor. DTP’nin böyle bir tavır alması mümkün mü?
 
İnsana böyle soru sorulmaz. Sorulsa da karşılık verilmez. Belki de onlar PKKya gerilla diyorlar. Ben de onlara gerilla diyorum. Bu suç olamaz. Ha gerilla ha terörist demek bir suç mu, ben bunun suç olduğunu bilmiyordum. Ben artık PKKya gerilla demeyeceğim, terörist de demeyeceğim. Durup dururken niye hapse gireyim.
Bir zamanlar Kürt de denmiyordu. Şimdi herkes söylüyor. Dünya başımıza yıkılmadı. Bir gün gelecek herkes gerilla dese dünya başımıza yıkılmayacak.
Bizim başbakanımız da çok çok yaman. Kürt deyince tüyleri diken diken oluyor. DTP Başkanı Ahmet Türk Başbakan’dan randevu istemiş. Bir gün beklemiş, beş gün beklemiş, on gün beklemiş. Doğrusu ne kadar beklediğini bilmiyorum. Sayınlar sayını Başbakandan ses seda yok. Ahmet Türk de Başbakan’la konuşmaktan vaz geçmiş. Başbakan da soyadı Türk olan Ahmet’ten kurtulduğundan dolayı çok sevinmiştir. Ben böyle bir macera üstüne konuşmayacağım. Bilmediğim, anlamadığım işleri konuşmak bana iyi gelmez.
Benden Meclis’teki yirmi tanecik DTP milletvekilini soruyorlar, bunların sonu ne olacak. Ne bileyim ben. Bunların hepsini daha Meclis’te dövmediler, mahkemeye vermediler. Bu yirmiciğin işleri güçleri barış sağlamak için canlarını vermekmiş. Bir de dağdakileri evlerine getirmek için çabalamakmış. Acaba başlarına bir şeyler gelir mi, belli değil. Eğer başlarına bir şeyler gelmesini istemiyorlarsa bir daha Başbakan’dan randevu istemesinler.
Kusura bakma arkadaş, benim Meclis kültürüm bu kadar.

Barışa giden bir yol açılırsa bu yolda kimler oturup konuşacak? Bu işin tarafları kimler olacak? ‘Akil adamlar heyeti’ bu meseleye dair bir öneri, siz Yaşar Kemal olarak, arabuluculuk rolünü üstlenir misiniz? 

Çözümün ne olduğunu herkes biliyor. Hiç değilse o çözümü üretebilecek konumda olan herkes. Bugünün uygar dünyasının vaz geçilmez hak olarak kabul ettiği insan haklarının tanınması. Azar azar, yavaş yavaş, korka korka değil gerçek bir çağdaş demokrasinin gerekleri olarak tanınması. Herkesin diline, kültürüne, doğasına özgürce sahip olması. Bunun bahşedilen bir lütuf değil bir ülkenin zenginliğinin açığa çıkması olduğunun herkesce anlaşılması. Kısaca Türkiyenin çağdaş bir demokrasi olması.
Bu ‘Akil adamlar” konusu çok tartışılır oldu. Ben de düşündüm elbette ne yapabilirim, elimden ne gelir diye. Ama demem gerek ki çözümün özü bu kadar açık seçikken akil adam, arabulucu filan gerekmiyor. Gereken tek şey kararlı bir siyasi irade. Korku ve şiddet üzerine kurulu her politikanın çözümsüzlük üreteceğini gören cesur bir siyasi irade. Demokrasiye, insan haklarına, insan onurunun değerine sözde değil özde inanan bir siyasi irade.

Kalmuklarla Kırgızların savaşı ve barışı 
Şimdi büyük Manas Destanı’ndan Cengizle (Aytmatov) birlikte okuduğumuz bir bölüm anlatacağım.
Kıssadan hisse Türkiye’nin savaş düşmanları birleşince...
Destanlar her ülkede insanların dilidir. Ben de bu konuşma için Manas Destanı’ndan bir olay seçtim. Kırgızların destanı olan Manas Destanı bütün Orta Asya Türklerinin de destanıdır. Bu destan gittikçe dünyada tanınıyor, gittikçe İlyada, Dede Korkut gibi tüm insanların destanı olacaktır.
Kalmuklar büyük güçlü bir ulustur. Her zaman Kırgızların tepesinde, Kırgızlara soluk aldırmazlar. Tarih boyunca onları tutsak etmişlerdir. Kırgızlar da tutsak oldukça bir fırsatını bulup isyan ederler. Kalmukları yenerler, Kalmuklar gene saldırırlar. Kırgızlar yıllar sonra gene özgürlüklerine kavuşurlar. Her iki ulusta da hanlar değişir, insanlar değişir, savaşlar sürer. Kırgızlar Kalmuklara yenilir, yener, gene özgürlüklerine kavuşurlar. Yıllar geçer, Kalmuklara önemli bir Han gelir. Bu Han Kalmukların akillerini toplar, onlara Kırgızları hep yendiklerini, arkasından da hep yenildiklerini söyler. Onları yendikten sonra ne yapmalı ki Kırgızlar bir daha ayaklanmasın, çobanlıktan ayrılmasınlar, bizim uşaklığımızdan kurtulamasınlar. Haydi gidin, bana üç ay sonra gelin. Birinizin görkemli bir düşüncesi olursa ona büyük bir armağan vereceğim.
Akiller dağılmışlar, üç ay sonra Hanın huzuruna gelmişler. Hepsi birden “Hanımız biz düşündük, bunların çoğunun dilini keserseniz ayağa kalkamaz, bir daha savaş yapamazlar” demişler.
Handır: “Bunu beğenmedim demiş, haydi gidin üç ay sonra
gelin.”
Üç ay sonra akiller gelmişler, hepsi bir şey söylemiş. Han hiçbirini beğenmemiş. Han bakmış orada köşede yumulmuş biri oturuyor.
Han: “Sen dillerini keselim demiyor musun?”
“Demiyorum,” demiş.
Han, “Pek iyi” demiş, “senin düşüncen nedir?”
“Ben derim ki, Kırgızlara gidelim. Onlar çoktandır barışmak istiyorlar.”
Han: “Bundan sonra savaşmak yok, şu dünyada hiç bir şey için ölmek, öldürmek yok.”
Kıssadan hisse Türkiyenin savaş düşmanları birleşince...

-BİTTİ-