Kürt üniversiteleri hayal kırıklığı oldu

Kürtçe üniversite eğitimi hevesiyle kayıt yaptıran Türkiyeli öğrenciler pek çok zorlukla karşı karşıya...
Haber: ERTUĞRUL MAVİOĞLU / Arşivi

Türkiye ’de anadilde eğitim tartışmaları, ‘insani bir haktır, mutlaka olmalı’, ‘ülkeyi böler kat’a olmamalı’ kıvamında sürerken, güney komşumuz Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde eğitim Kürtçe. Üstelik Duhok, Erbil ve Süleymaniye’de Kürtçe eğitimin sürdüğü üniversiteler, Türkiye’den de öğrenci kabul ediyor. Kürt üniversitelerinin kapıları Türkiye’den gelenlere ilk açıldığında büyük talep olmuş. Fakat şimdilerde öğrenciler ‘oraya’ gitmekte pek de heveskâr değil, neden?

Türkiye’den üniversite eğitimi için Kuzey Irak’a giden Kürt öğrenciler, bir yandan anadilleriyle eğitim gördükleri için memnunlar. Fakat buradan aldıkları diplomaların geçerliliği konusundaki sorunlar ve son yıllarda Türkiye’den

gelen öğrencilere karşı pek de misafirperver davranılmaması taleplerin azalmasına neden olmuş. Tüm bu ve benzeri olumsuzluklara karşın Kuzey Irak’ta okumakta hâlâ ısrar eden öğrencilerin varlığı şaşırtıcı. Ama konuştukça anlaşılıyor ki onların ‘Kürdistan’da üniversiteli olmak için çok daha güçlü nedenleri var.

Bölgesel Yönetim, daha başından itibaren Türkiye, Suriye ve İran’dan da öğrenciler için kontenjan ayırdı. Dışarıdan öğrenci alımı, Hewler’de (Erbil) merkezi bir kurul aracılığıyla yönetiliyor. Kürdistan dışından gelen öğrencilerin bir hazırlık döneminden geçmeleri şart. Tercih ettikleri bölüme göre ya Kürtçe ya da İngilizce öğrenmek zorundalar. Bu durum İran ve Suriye’den gelen Kürtler açısından kolaylıkla aşılabiliyor. Fakat Türkiye’den gelen öğrenciler eğer İngilizce bölümleri seçmedilerse, yazılı dili Arapça harflerle olan Soraniceyi öğrenmeleri gerekiyor. İnat edip Soraniceyi öğrenen öğrencilerin yaşadıkları başka problemler de var.

 

‘Dedemi JİTEM öldürdü’

Serda Muhammed Fettah Türkiye’den gelip Erbil’deki Selahaddin Üniversitesi’nde öğrenim gören öğrencilerden. Aslen Diyarbakır Liceli. Daha çocuk yaşlardayken ailesi köyden sürülmüş. 29 Ekim 1996 ise onun hayatının en acı günü olmuş. Henüz 3. sınıftayken, Cumhuriyet Bayramı kutlamasından dönüşte dedesi Fettah Balta’nın JİTEM’ci Abdülkadir Aygan tarafından öldürüldüğünü öğrenmiş. Onu Erbil’e kadar getiren, çocuk yaştan beri yaşadıkları: “Diyarbakır Lice doğumluyum. 1990’da Diyarbakır’ı terk etmek zorunda kaldık. Kimliğinin farkında olan herkes zarar görüyordu. Babam yasak olduğu dönemde Şivan Perver dinliyordu. Kuzeyde, Güneyde, Doğuda ve Batıda ne kadar Kürt grup varsa bizim ailemizden birileri o grupların sempatizanıydı. Bu bizim Diyarbakır’dan sürülmemiz için yeterliydi. Babam 1990’da köyü terk etmek zorunda kaldı. Ben dedemlerin yanında kaldım. Askerler gelmişti. O zaman dört yaşındaydım ama olaylar hiç aklımdan gitmedi. Bütün amcamları duvarın dibine dizdiler, bir hafta içinde Diyarbakır’ı terk edeceksiniz dediler. Biz de İstanbul’a geldik. Sadece dedem ve babaannem orada kalmıştı. Topraklarımız çoraklaştı artık. Geride kalanlar apolitik kişilerdi. Benim ailem hiçbir zaman kendi kimliğinden soyutlanmadı ve zarar gördü. 20 yıldır İstanbul’da yaşıyoruz. Varlıklı bir aileydik ama İstanbul’da ancak bir ev sahibi olabildik.
Kardeşlerim arasında en milliyetçi Kürt bendim. 2005 ekim ayında babam Posta gazetesinden Mehmet Ali Birand’ın bir yazısını getirdi. “Biliyor musun kızım, Barzani Türkiye’den öğrenci kabul ediyormuş” dedi. Biz Türkiye’de üniversite kapılarından geri döndürülüyorduk. Derslerim çok iyiydi aslında. Ama ÖYS’de istediğim bölümü kazanamadım. Sistem yeniydi, her şey karmakarışıktı. Endüstri Mühendisliği istiyordum. Ama sınavda yapamadım. Babamın buradaki olanağı söylemesi üzerine konsantrasyonum bozulmuştu. Burayı alternatif olarak gördüm. 1982’de Türkiye’den sürülüp İsveç’e yerleşmiş olan amcam biraz araştırdı. Kürt Kav aracılık yaptı. Zaza Kürdüyüm. Müzik dinleyerek Kurmanci öğrendim. Kürt Kav’a ablamla birlikte başvurduk. Ablam Anadolu lisesi mezunuydu. Fakat onun diploma notu daha düşüktü. Ben ise düz liseden mezun olduğum için diploma notum daha yüksekti. Sanırım buranın 85 puanına denk düşüyordu. Ziraat mühendisliği bölümünü kazandım.

Okuduğum bölüm dil açısından çok güzel. Fakat bölümüm prestijli bir meslek sahibi yapmıyor. Büyük bir zevkle okumama karşın çok verim almıyorum. Eğitim Arapça veriliyor. Sayısal konularda sıkıntım olmadı, o yüzden birinci sınıfı rahat geçtim. İkinci yıl Arapçaydı ve çok zorlandım. Hocalarım istikrarlı yapım ve duruşumdan ötürü, sınav sistemini benim için İngilizce yaptılar. Herkese sorular bir zarf içinde Arapça gelirken, bana İngilizce soruların bulunduğu bir zarf geliyordu. Sosyal ortam açısından bana pek hitap etmiyor. Dans etmeyi, içki içmeyi severim ama burası insanı kısıtlıyor. Arapların ise kültürlerini sevmediğim için dillerini de öğrenemedim. Mesela İspanyolca olsa daha kolay öğrenirdim. Ama yine de dört yıl içinde bir kulak dolgunluğum da oldu Arapçada. Arap dünyasında bilim dili Arapçadır.

Kafam karmakarışık
Burası Kürdistan olmasına karşın daha yeni özerkliğini ilan etmiş durumda. Ben Kürdüm, Zazaca düşünüyorum, ikinci dilim Türkçe. Belki ileride Türkiye’de Kürtçe eğitim olduğunda daha iyi olurdu ama buradaki hocaların büyük çoğunluğu, Bağdat’ta, Kahire’de okumuşlar. Bunların bilim dili Arapça. Hocalar malzemeleri, notları Arapça verir. Sonra bunu Kürtçeye çevirir. Ben dolayısıyla hem bilim dili olarak Arapça ve İngilizce, hem de Soranice görüyorum. Kafam karmakarışık oldu dolayısıyla. Bu toplumda herkes ezber kültürüyle yetişmiş. Ezberledikleri konuyu çıkıp size anlatıyorlar. Ben bir soru sorduğumda şaşırıyorlar. Bu benim alanım değil diye yanıt verebiliyor. Ama bana göre Ziraat Mühendisliği hocası her alanda bir bilgi sahibi olmalı. Soranice konusunda da Zaza olmamın getirdiği bir problem var. Kurmanci müzik dinleyerek kapasitemi artırdım. Buraya gelince Soraniceyi, Kurmanci ile karıştırarak öğrendim. Burada benim gibi bir kökenden gelip yaşıyorsanız, beş farklı lehçede olan kelimeleri bilmek, anlamak zorundasınız. Bu kadar farklı diller arasında ortak bir nokta seçmeye çalışmak aslında tarihe yolculuk gibi. Birinci dünya ülkesine gelmediğimin farkındayım.

‘Anne’ dedik dayak yedik
Ben buraya gelmeden önce daha fazla idealisttim. Benim burada Kürt milliyetçisi olmam gerekiyor ama değilim. Bunun da belli bir nedeni var. Buraya 18 yaşında geldim. Türkçesi bozuk olduğu için hakaret edilen bir yerden geldim. Hiçbir zaman buradaki kadar Kürtlüğümü yaşayamadım. Diyarbakır benim memleketim, İstanbul benim için hep gurbet oldu. Sürekli asimilasyona karşı direnmek zorundasınız. Aslında bana karşı yapılan politikaların farkında olup, buna karşı milliyetçiliği savunan bir ailenin ferdiyim. 1992 yılıydı, İstanbul’a geldik, Türkçeyi bilmiyoruz. Sokağa oynamaya çıktık. Sadece Kürtçe biliyoruz. Çocuklar bağırıyor, “anne bana ekmek arası yap, anne bana su ver” gibi. Biz anne demeyi öğrendik sokakta. Eve geldik, annemize anne dediğimiz için babamızdan dayak yedik. Anne demeyeceksiniz, daye diyeceksiniz, Türkçe konuşan ağzını yıkayacak dedi. Bu bir savunmaydı, asimilasyona karşı.
Biz Diyarbakır’dan sürüldüğümüzde dedemin 4 torunu vardı, şimdi 40 torun var. Bizim sürüldüğümüz yıllarda Tansu Çiller iktidardaydı. Biz, ihanetçi bir aile olmadık hiçbir zaman.

Dedemi JİTEM öldürdü
Evimize gelen bir kişi Siwan Perver dinliyor diye, devlete ihbar etmedik. Dedem bu nedenlerle 1996’da Abdülkadir Aygan tarafından öldürüldü köyde. JİTEM üyesiydi. Evine gelen bir milliyetçi Kürde şeker verdiği için öldürüldü dedem. Tarih tam 29 Ekim’di. Birazcık kendi kimliğine karşı vicdanı olmuş Kürt, ya sürülmüş, ya öldürülmüştür. Fettah Balta’ydı dedemin adı. Onun şahadetini hiç unutmadım. Ben üçüncü sınıftaydım ve Cumhuriyet bayramını Türk arkadaşlarımla birlikte kutlamaya gitmiştim. Kutlamadan döndüm ve o anda dedemin öldürüldüğü haberini aldım.Bu benim açımdan müthiş bir çelişkidir. Dedem rüyalarıma girdi yıllarca. Bazen onun bana güç verdiğine inanıyorum.

‘Kan dökmedik’
21. yüzyılda yaşıyoruz, tartışma programlarında konuşulanları anlamakta zorlanıyorum. Benden önceki nesillerin düşünceleri bana aptalca geliyor. Bir insanın kimliği nasıl bu kadar ürkütücü gelebilir? Tarih kitaplarında hocalarımız, kan döktük, bu vatanı kanla aldık diye öğrettiler bize. Buraya gelip Musul, Kerkük hesapları yapanlar da var. Bizimdir diyorlar. Onlara karşı şöyle düşünüyorum: Sen eğer yüz yıl önceki sınırlarının hesabını yapıyorsan, ben de Med’lerdeki sınırların hesabını yaparam. Ben Kürt büyükleriyle gurur duyuyorum. Onlar hiçbir yeri kan dökerek almadı, sadece elinden alınmış olanları geri istiyorlar. Biz kan dökmedik, sadece sahip olduklarımızı istedik. 

‘Türkiyelileri soğuttular’

Kuzey Irak’a Türkiye’den gelen ilk öğrencilerden olan Mahmut Ceyhan da Serda gibi Diyarbakırlı. Dedesi Mele Abdülkerim Ceyhan, Türkiye KDP’sinden. Ailesinin bu bölgeyle hep yakın bağları olmuş. Ceyhan’a göre, bir ara binden fazla Türkiyeli öğrencinin olduğu Kuzey Irak’ta bu sayı 200’lere kadar inmiş durumda. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin kurulmasını sevinçle karşılamış ama Erbil’de yaşamaya başladıktan sonra ciddi anlamda hayal kırıklıkları yaşamış:
Liseyi Diyarbakır’da bitirdim. Genetik düşünüyordum, fakat istediğim bölümü kazanamadım. Burayla sürekli bir ilişkimiz vardı. Dedem, Sait Kırmızıtoprak ile birlikte gelmişlerdi. Dedem 1968’den 1975’e kadar burada kalmışlardı. KDP ilişkileri nedeniyle hem Suriye hem Kuzey Irak ile yakın bağlantılarımız vardı. İlk gelişim 2004’tür. Babamın buradaki eğitim bakanlığı ile ilişkileri nedeniyle bu konu gündeme geliyor. Benim de buraya karşı büyük bir özentim vardı. Hiç tereddütsüz evet diyerek buraya geldim. İki ay boyunca tüm buraları gezerek inceledim. Süleymaniye, Duhok, Zaho, Erbil. Buraya bir şeyler katabileceğimi de düşünmüştüm. Diploma notumun şartları karşılamasının yanı sıra iyi bir referansım da olunca İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydımı yaptırdım. Bir süre Duhok’ta okudum. Sonra oradan kaydımı alıp Hewler Selahaddin Üniversitesine geldim.
Okumak istediğim bölüm gündüzdü. Oysa ben çalışmak da istiyordum Bunun üzerine siyaset bilimi bölümüne kaydımı yaptırdım. Mesai zorunluluğu olmayan bir iş hayatına girdim. O arada okul da, akşam saatleriydi.

İlk öğrencilerden
Buraya ilk gelen öğrencilerden biriydim. Önümüzde bildiğim bir örnek yoktu. Eğitim sistemi başlarda bana cazip geldi. Sisteme bir şeyler katabileceğimi düşünüyordum. Eğitim dili ağırlıklı olarak Soranice ve Arapçaydı. Kurmanci bildiğim için Soraniceye çok uzak değildim. Yine de zorlandım. Kurs da yoktu o zamanlar. Fakat çok çalışarak arayı kapatmaya çalıştım. Buraya gelen öğrencilerin dili öğrenmesi bir ya da iki yılı bulurken, ben kısa süre içinde öğrenmeyi başardım.
Gelen öğrenciler arasında yüzde 30’luk bir kesim Türkiye’de üniversite sınavlarında başarısız olanlar. Bir bölümü de istediği bölümü kazanamayanlar. Fakat burada Kürdistan’ın kurulmuş olması Türkiye’deki Kürt öğrencileri fazlasıyla cezp etti. Anadilde eğitimi bir anlamda yaşatma çabası olarak da görebiliriz bunu. Türkiye’de Kürtçe eğitim olsa, buraya çok az sayıda öğrenci gelir. Fakat bu bana hayal gibi geliyor. Bunun dışında gelen öğrencilerin bir kısmı da babalarının, dedelerinin hayallerini gerçekleştiriyorlar.

Denklik problemi
Devlet üniversitelerinde Türkiye ve İran’da denklik problemi var. Birkaç yıl önce bu konu tartışıldı. Ama Türkiye burada okuyanların aldıkları diplomaları kabul etmeme eğiliminde. Yapılan hesap da tümüyle Türkiye’den gelen öğrenciler için kuruluyor. Irak’ta yaşayan Kürtlere ise bir ayrıcalık tanındığını biliyoruz. Onların diplomaları denk kabul edilirken, Türkiye’den gelen öğrencilerin diplomaları kabul edilmiyor. Avrupa ve ABD’de ise durum tamamen değişik. Onlar buradan alınan diplomaları tanıyorlar.

Türkiye’den talep azaldı
Şu an Kürdistan’da okuyan Türkiye’den gelen öğrencilerin sayısı 200’ü geçmez. Bu öğrencilerin çoğunluğu da Hewler’de. Bizim bir komitemiz vardı. Türkiye’den öğrenci getirmek için çaba sarfediyorduk. 2006’da Türkiye’den bin civarında teklif aldık. Sadece Kürtler değil, Türkler de vardı başvuranların içinde. Bu bin öğrenciden 400’ünün başvurusu kabul edildi. Fakat 2008’den itibaren komiteyi bıraktık. Başvuruların sayısı da giderek azaldı. Sistem yüzünden azaldı.öğrenci sayısı. Türkiye’den gelen öğrencilerin kaçınılmaz bir uyum sorunu vardı. Bu durum hocalarda olumsuz bir bakış açısına yarattı. Kısacası Türkiye’den gelen öğrencilere kötü davranıldı burada. Öğrenciler de birer ikişer, umduklarını bulamayarak gitmek zorunda kaldılar. Buradaki hocalar, her ne kadar Kürdistan’da eğitim veriyor olsa da bir geçmişleri var. Her birinin on beş yıllık bir akademik geçmişleri var ki, .bazıları çok katı Baas zihniyetini sürdürüyorlar. Kürt bir hoca kuzeyden gelen bir öğrenciyi bağrına basar. Ama bu Baas zihniyetli Arap hocalar, nasıl bunları kaçırtayım hesabındalar. Dolayısıyla bizim getirdiğimiz 400 öğrencinin en az 250’si gitti. Toplamda söylersek, gidenlerin sayısı 700’ü bulur. Kalanlar sadece yüzde 25’tir. Burada sorun hükümetin ciddi ve net bir politikasının olmaması. Biz ayrımcılık yapılmasını istemiyoruz, ama anlayış beklememiz de doğal. Başlangıçta kendimizi çok imtiyazlı hissediyorduk. O yüzden talepler arttı. O yüzden öğrenciler Türkiye’den gelip kayıt yaptırabildiler. 2006’ta bin başvuru, 2007’de 300’e, 2008’de 150’ye düştü. Son iki yıldır başvurular 20 – 30’la sınırlı. Türkiye’den gelmiş olup Mahmur kampında yaşayanlar ise pek bir zorluk çekmiyorlar. Onlar buranın statüsündeler.

Kürtlük burada suç değil
Türkiye’deyken buraya bakışımız çok farklıydı. Geldik, o rüzgar attı. Güzel bir rüzgardı başlangıçta. Şimdi gitgite rüzgarın yönü değişiyor ve artık yüzünüze çarpıyor. Burası dışarıdan bakıldığı gibi değil. Bizi buraya bağlayan, Kürt kimliğinin rahatça yaşanabilmesi. Türkiye’nin her bölgesinde bulundum. Sürekli bir tedirginlik içindeydim. Silopi’den Edirne’ye kadar huzursuz ve tedirginsiniz. Burada ise böyle bir problem yok. Hırsızlık, cinayet gibi olaylar olmaz burada. Altı yıl önce şaşırmıştık, para bozdurma tezgahlarının bile başında kimsenin durmuyor oluşuna. Halen de öyledir.