Lothar Bisky: Solun enternasyonalist olması gerekiyor, yoksa ona sol denilemez

Lothar Bisky: Solun enternasyonalist olması gerekiyor, yoksa ona sol denilemez
Lothar Bisky: Solun enternasyonalist olması gerekiyor, yoksa ona sol denilemez
Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin (ÖDP) düzenlediği 'Ortadoğu Konferansı'na katılmak üzere İstanbul'a gelen Prof. Lothar Bisky, Radikal yazarı Oral Çalışlar'ın sorularını yanıtladı.



Sosyalistler içinde iki eğilim bulunuyor. Bir eğilim milliyetçi Bolşevikler, diğer eğilim ise enternasyonalistler. Ben hep enternasyonalist tarafta oldum. Dünyaya açık olmak enternasyonalist olmak önemli bir kriter. Solun enternasyonalist olması gerekiyor, yoksa ona sol denilemez
Partinin öncü bir parti olduğu teorisi yanlıştı, devlet sosyalizmi anlayışı yanlıştı, artık bunlardan vazgeçmemizin zamanı geldi. Bizim tekrar Marks’tan gelen eleştirel duruşa dönmemiz gerekiyor. Çünkü Marks devletin güçlendirilmesini istemiyordu, devletin olmadığı daha demokratik bir düzen istiyordu


ORAL ÇALIŞLAR

Avrupa Sol Partisi’nin Başkanı ve Alman Sol Partisi’nin eşbaşkanı Prof. Lothar Bisky, Avrupa’nın en önde gelen Marksist siyasi liderlerinden. Kendisiyle sosyalizmin günümüzdeki sorunlarını, geleceğe yönelik projelerini konuştuk. Türkiye’nin AB üyeliği ve Kürt sorununa yaklaşımını sorduk.

Türkiye’ye ilk kez mi geliyorsunuz?
Ne yazık ki bu yalnızca ikinci kez İstanbul’a gelişim. ÖDP, Avrupa Sol Parti’nin üyesi. Bütün Avrupa’daki sol partilere verdiğim destek gibi ÖDP’ye de destek vermek amacıyla ÖDP’nin toplantısına katıldım. Türkiye ile ilgili bilgilerim çok az, Türkiye’yi yakından tanımak amacıyla da buradayım. İkinci neden ben bir kültür insanıyım. Bu süre içinde İstanbul’daki kültür hayatına ilişkin bir değerlendirme fırsatı bulamadığım için de çok üzgünüm. 

Bir sinemacı olarak İstanbul size farklı renkler sunabilir... Belki şimdi yönetmenlik yapan öğrencilerimden birisini Türkiye’ye gönderebilirim ve İstanbul üzerine film yapmasını isteyebilirim, veya böyle bir film için ona eşlik edebilirim.

Siz sanat ve akademik dünyadan gelen bir siyasetçisiniz, siyaset ile sanat arasındaki bağı nasıl kuruyorsunuz? Kendimi büyük bir baskı altında hissediyor ve siyaseti biraz da baskı ile yapıyorum. Sanatla, bilim ve siyaset tamamen birbirlerinden farklı alanlar. Sanattan siyaset nedeniyle tamamen koptum. En büyük oğlum benden daha iyi yazılar yazıyor. İkinci oğlum ressam. Üçüncü oğlum ise bilgisayar üzerinden müzikle uğraşıyor. Bu nedenle sanatla ilgili herhangi bir açıklamada bulunmuyorum. Kendimi bu konuda sınırlıyorum.

Sosyalist ülke deneylerinde sanatla siyaset arasındaki ilişki pek iyi değildi. Siyaset sanat üzerinde baskı kurmuştu. Doğu Almanya’da da benzer uygulamalar yaşandı. Bir sanatçı olarak geçmişi bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Almanya’da bazı gelişmeleri engelleyen, sanata zorluk çıkaran Ortodoks bir kesim vardı. Öte yandan Batı’dan Doğu Almanya’ya kaçan Doğu Almanya’da sanatını geliştiren çok önemle sanatçılardan söz edebiliriz. Bunun bir anlamı olması gerekiyor. Bu insanların Doğu Almanya’ya gelişi anti-faşist bir ülke yaratma çabasıydı. Birçok değerli sanatçı bu amaçla Doğu’ya geldiler.
Yoksul bir ülke olmasına rağmen Brecht tiyatrosunun kurulması ve dünya çapında birçok tanınmış tiyatro, resim, grafik sanatçısının ahlaki nedenlerle faşizme karşı çıkarak Doğu Almanya’ya gelmiş olması önemlidir.
Doğu Almanya’ya birçok önemli sanatçı geldiği gibi terk edenler de oldu. Örneğin çok önemli tiyatro oyuncuları Doğu Almanya’dan Batı’ya geçtiler. Brecht tiyatrosunun iki önemli ismi de terk edenler arasındaydı.
Doğu Almanya artık geride kaldı. Doğu Almanya’nın olumlu deneylerini de unutmamak gerekiyor. Örneğin ben Potsdam Üniversitesi’nin Film Akademisi’nin öğrenciler tarafından seçilen son rektörüyüm. Artık şimdi böyle bir seçim yapılmıyor. Bunun tarihsel bir geri adım olduğunu söyleyebilirim. Artık rektörleri öğrenciler seçmiyor.
Demokratik Almanya Cumhuriyeti aslında var olduğu dönemde birçok çelişmeyi içinde barındırıyordu. Yoksul bir ülkeydi ama bu ülkede yaşananlara çok taraflı bakmak gerekiyor. Doğu Almanya’daki yönetim halk tarafından yıkıldı. Bunu kabul etmek gerekiyor. Bütün yoksulluğuna rağmen aynı gelir düzeyindeki ülkelerle karşılaştırıldığında sinemaları, tiyatroları, kültür faaliyetleriyle çok farklı özelliklere sahipti.

Türkiye’nin AB üyeliğine nasıl bakıyorsunuz? Ben Türkiye’nin AB üyeliğini kişisel olarak destekliyorum.

Kişisel olarak mı, parti olarak mı?
Partide herkesin böyle düşünüp düşünmediğinden emin değilim. Ancak partinin büyük çoğunluğunun böyle düşündüğünü sanıyorum.

Bu konuda alınmış bir parti kararı var mı? Ne Alman Sol Partisi’nde ne de Avrupa Sol Partisi’nde böyle bir karar yok. Tersine bir direniş olduğuna da görmedik. Üyelik aleyhinde bir çoğunluk tutumundan söz edemeyiz.

Türkiye’nin AB üyeliği Avrupa Parlamentosu’nda tartışılırken bir grup milletvekili Türkiye lehinde ‘Evet’ pankartları açtılar. Sosyalist partilerin tutumu neydi?
Bilmiyorum. Ancak şunu bilmenizi isterim. Sosyalistler içinde iki eğilim bulunuyor. Bir eğilim Milliyetçi Bolşevikler, diğer eğilim ise enternasyonalistler. Ben hep enternasyonalist tarafta oldum. Ben bu konudaki görüşlerimi Prag’daki Avrupa Sol Partisi’nin 2. Kongresi’nde açıkça söyledim. Bu fikirlerimi söyledikten sonra delegelerin yüzde 100’ünün oylarıyla seçildim. Bunun da parti içindeki eğilimin bir göstergesi olduğu söylenebilir.
Türkiye’nin üye olabilmesi için Kopenhag siyasi kriterlerinin tamamı yerine getirmesi gerekiyor. Türkiye’nin kendi gücüyle bu kriterleri yerine getireceğinden eminim. Böylesi bir üyelik Avrupa ve Türkiye için birçok olanak sunacak.

Kimdir bu milliyetçi Bolşevikler?
Ulus meselesi her ülkede olduğu gibi bizim için de önemli oldu. Bunu sanat üzerinden anlatmak istiyorum. Potsdam’daki bir tiyatronun kapısına asılan çağrı çok anlamlı geliyor bana “Sevgili yabancılar lütfen bizi Almanlarla yalnız bırakmayın.” Bu sloganı çok doğru buluyorum. Almanya’nın bu konudaki pozisyonun hep kötü olduğunu biliyoruz. Dünyaya açık, enternasyonalist olmak önemli bir kriter. Solun enternasyonalist olması gerekiyor, yoksa ona sol denilemez.
Almanya’da her zaman ulusalcılık konusu ayak bağı oldu. Almanya’nın kendisini de hapseden ulusalcılıktan kopması gerekiyor.

PDS ve WSGA partileri birleşti. Almanya’da bir sol birlik deneyi yaşadılar. Bu birlik konusunda durum şu anda nedir?
Ben bir Marksist’im. Marks’ın bir cümlesinden söz etmek istiyorum. Bu cümle genellikle unutulur. Çelişkilerden pozitif gelişmeler çıkarılabilir ve çelişmeler üretici etkiler yapar. Şu an içinde bulunduğumuz dönem de aynı şekilde çelişiklerin varlığını sürdürdüğü bir süreç. Riski göze aldık ve buna cesaret ettik. Bu risk parti anlamına pozitif sonuçlandı. Birleşik parti Almanya’da büyük bir gelişme gösteriyor. Halkın desteğini kazandı Önümüzdeki yıl Avrupa Parlamentosu ve Almanya seçiminde oy oranımızın iki haneli rakamlara çıkacağını umuyoruz. Yani risk halk tarafından ödüllendirildi. Korkak davransaydık, büyük bir ihtimalle cezalandırılacaktık.
Almanya’da ve Avrupa’da solla ilgili temel bir düşünce var. Buna göre sol kendi içinde sürekli fikir ayrılıkları üretiyor, tartışıp duruyor. Bizim yaptığımız aslında farklı düşünceleri ortadan kaldırmak değil. Süreç içinde ortak olduğumuz fikirlere sahip çıkmak ve onları öne çıkarmak. Bu ortak çıkarlar doğrultusunda birlikte mücadele etmek. Farklılıklarımızı unutmuyoruz ortadan da kaldırmıyoruz buzdolabına kaldırıyoruz. Her zaman taze kalsınlar üzerine gidebilelim diye.
Söylediğim şeyler çok basit şeyler gibi gelebilir. Ama gerçek böyle. Halk bizden politika üretmemizi bekliyor, alternatifler bekliyor. WSGA ile birleşme sürecinde çok farklı fikirler vardı, karşı fikirler vardı. PDS’ in yok olup olmayacağı tartışılıyordu. Fakat şu anda gelinen noktada halkın Almanya’da ‘Yeni Sol’ partiyi kabul ettiği, öne çıkardığı ona sahip çıktığı görülüyor. ‘Yeni Sol’ Almanya’da şu anda yükselişte, liberaller ve sosyal demokratlar ise düşüşte...

‘Yeni Sol’ ne demek?
Yeni sol aslında bir deneme bir girişim. Katı biçimlenmiş teorik ve ideolojik bir yapıdan uzaklaşıp, acil sosyal ve güncel sorunlardan, savaş ve barış gibi, çevre gibi sorunlara çözüm bulmaya çalışan bir hareket, bir girişim bir duruş. Bu anlamda ‘Yeni Sol’un her şeyi içine alan bütünlüğü olan bir dünya görüşü yok. Güncel politik ve sosyal konularda yeni çözümler geliştirmeye çalışan bir girişim. ‘Yeni Sol’un aynı zamanda tarihe eleştirel bir yaklaşımı var. Bu anlamda tabii tarihimizi reddetmiyoruz. Biz de o tarihten geliyoruz. Ama burada kesin net olarak söylenmesi gereken hataların üzerinden konuşulması gerekiyor ve bu hataların tekrar edilmemesi gerekiyor.

Hatalar derken hangi hataları kast ediyorsunuz?
Partinin öncü bir parti olduğu teorisi yanlıştı, devlet sosyalizmi anlayışı yanlıştı, artık bunlardan vazgeçmemizin zamanı geldi. Bizim tekrar Marks’tan gelen eleştirel duruşa dönmemiz gerekiyor. Çünkü Marks devletin güçlendirilmesini istemiyordu, bir devlet düzeni istemiyordu, devletin olmadığı daha demokratik bir düzen istiyordu. Bunu yaparken de daha eleştirel bir yaklaşım içindeydi. Sanatçıların devlet sosyalizmi için kullanılması yaklaşımının son derece yanlış olacağına dikkat çekiyordu. Devlet sanatçıları kullanmamalıydı. İdeolojik darlaştırmalardan vazgeçilmesi gerekiyordu. Ancak Doğu Almanya’da eğitimin diğer alanlarla karşılaştırıldığında iyi unsurlar içerdiğini de söylemeliyim. Bu iyi yanların da tekrar kazanılması şart. Sosyalizm dönemindeki eğitimde olumlu olan unsurların bugüne transfer edilmesi yararlı olacaktır.
Sosyalizm deneyleri ve hataları üzerine canlı bir tartışmaya ihtiyaç bulunuyor. Ben duvarlar yıkıldığı günden bu yana parti içinde sürekli seçimlere katılıyorum. Bu çok güzel. Eskiden böyle bir şey yoktu. Seçimle gelip seçimle gitmek çok önemli bir kazanım. Örgüt mekanizmasının sabit kalması ve değişmemesi tehlikeli. Dinamik ve değişken bir yapıya kavuşmalı. Her şeye üyelerin karar vermesi, parti içinde demokrasinin gelişmesi önemli. Partinin üyelerini ben seçmiyorum, üyeler beni seçiyor.

Geçmişte iktidardaki sosyalist ve komünist partilerdeki egemen anlayışa göre; bütün parti merkez komitesine, merkez komitesi siyasi büroya, siyasi büro da parti genel sekreterine bağlıdır diye otoriter bir anlayış egemendi...
Merkez komitesinin her şeye karar verdiği günler geride kaldı. Artık öyle bir şey yok. İki senede bir parti kongresi yapılıyor. Parti başkanı, genel sekreter ve bütün yöneticiler delegeler tarafından doğrudan seçiliyorlar. Hiç kimse iki sene içinde partiyi ele geçiremez ve tüketemez. İki sene sonra seçilenler bir daha seçilmeyebilirler. Partimizde böylesine canlı demokratik bir yaşam var. Doğu Almanya’yı eskiden yöneten partinin özellikleri bizde hiçbir şekilde kalmadı. Böylesi yapılar bizde değil daha çok sosyal demokratlarda ve Hıristiyan demokratlarda var.

‘Şiddet Kürt sorununu çözemez, Che’nin gerilla savaşları dönemi geçmişte kaldı’

Dönelim Türkiye’ye partinizin Kürt sorununa bakışı nedir? Kürtlerin özerklik talebini olumlu buluyorum. Tabii ki bu özerklik ayrılmayı değil birliği içermeli. Çözüm Türkiye’nin içinde olmalı. Kürt halkının siyasi özgürlüğünü, kültürel kimliğini geliştirmesini önemli görüyorum. Türkiye’de Kürtlere yönelik baskıcı tutumu anlamakta zorluk çekiyorum. Bu baskılar yeni sorunlar üretmek için zemin hazırlıyor. Kürtlerin kültürel kimliklerini korumalarının olanaklarının sağlanması gerekiyor.

PKK neden terörist bir örgüt?
Ben de daha önceleri, gençliğimde haklı savaşların taraftarıydım. Haklı savaşın olabileceğini düşünüyordum. Ama haklı savaş yoktur. Böylesi savaşlar, şiddetin kullanıldığı ortamlar insan öldürme makinelerinin çalıştığı bir olay olarak cereyan ediyor. Che Guavera’nın, gerilla savaşlarının üzerinden çok zaman geçti. Bu nedenle artık duruşlarımızı değiştirmemiz gerekiyor. PKK kurulduğu zaman, belki kendilerine göre belli sebepleri vardı. Fakat şimdi geldiğimiz noktada görüyoruz ki, şiddet herhangi bir çözüm getirmiyor. O anlamda şiddete dayalı yöntemlerle Kürt sorunun da çözülmesi gündemde değil. Onun için şiddetten vazgeçilmesi gerekiyor. Her türlü terörist yaklaşımı reddediyoruz. Gerek bireylerden gelen gerek devletten gelen teröre de karşıyız. Şiddetin kullanılması için gerekli bir sebep yoktur. Bunun yerine kültürel kimliğin kazanılması için enerjik bir tutum göstermemiz gerekiyor.
Ne demek istediğimi bir örnekle açıklamak istiyorum. Bolivya dağlarında Che Guavera ile birlikte öldürülen Tamara Bunkewald isimli bir Alman devrimcisini anmak istedik. Bunkewald bir Alman komünistinin kızıydı. Faşizm döneminde Arjantin’e giden bir ailenin çocuğuydu. Mezarı şimdi Küba’da...
Onu anmak için şimdi Bolivya dağlarındaki çocuklara yardım için kampanya açtık. Onun anmak için dağlara çıkmamız gerekmiyor...

Alman Sol Partisi

Alman Sol Partisi 2005 Eylül seçimlerinden önce iki partinin birleşmesiyle kuruldu. Doğu Almanya’da duvar yıkılıncaya kadar iktidarda bulunan Sosyalist Birlik Partisinin (SDE)’nin dağılmasıyla kurulan Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS)’yle, Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nden kopan partinin eski liderlerinden Oscar Lafontaine ve arkadaşlarının kurduğu Seçim Alternatifi (WASG), birlikte Sol Parti’yi (LP) kurdular. Bu yeni birleşik parti 2005 genel seçimlerinde oyların yüzde 8.7’sini alarak 54 milletvekilliği kazandı, ülkenin dördüncü büyük partisi oldu. Sol Parti’nin şu andaki kamuoyu yoklamalarına göre Almanya’da oylarını en çok artıran parti olarak yüzde 8.7’den yüzde 13’lük bir seçmen desteğine ulaştığı belirtiliyor. Lothar Bisky, bu partinin Oscar Lafontaine ile birlikte eş başkanı.

Avrupa Sol Partisi

Avrupa Sol Partisi, 2004 yılında Alman Demokratik Sosyalizm Partisi, Fransız Komünist Partisi, Avusturya Komünist Partisi gibi partiler tarafından kuruldu. Şu anda bu partinin Avrupa ülkelerinden 19 üyesi bulunuyor. ÖDP de bu partinin üyesi. Bu partinin Kıbrıs AKEL partisi gibi 11 de gözlemci üyesi var. Avrupa Sol Partisi’nin Avrupa Parlamentosu’nda Avrupa’nın değişik ülkelerinden gelen 39 üyesi yer alıyor. Lothar Bisky bu partinin başkanı.

KİMDİR
Prof. Lothar Bisky, 1941 yılında şimdi Polonya sınırları içindeki Miatsko’da doğdu. 18 yaşında Batı Almanya’dan Doğu Almanya’ya geçti. 1963 yılında iktidardaki Sosyalist Birlik Partisi’nin üyesi oldu. 1986-1990 yılları arasında Potsdam’daki Film ve Televizyon Üniversitesi’nin rektörlüğünü yaptı. Duvar yıkılıncaya kadar Doğu Almanya’da yaşadı. Avrupa Sol Partisi’nin Başkanı ve Alman Sol Partisi’nin eş başkanı. Milletvekili. Bisky, ÖDP’nin düzenlediği ‘Ortadoğu Konferansı’na katılmak üzere İstanbul’a geldi.