MİT'in arabulucusu bir gazeteciydi

Eski vekil Sırrı Sakık, "Türkiye'deki ceberrut yapının panzehiri AB'dir. Demokrasi isteniyorsa, herkes AB için çalışmalıdır" diyor.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Sırrı Sakık
Türkiye, AB sürecinin en hayati dönüm noktalarından birine yaklaşırken, Güneydoğu'da çatışmalar yeniden başladı. PKK, ateşkesi sona erdirdiğini söyledi. Ve, hükümetin, 'devleti ele geçirmeye çalışmakla' suçlayan tuhaf bildiriler yayımladı. Ateşkesin bozulmasının da, AB sürecini olumsuz etkileyebileceğini açıkladı. Böyle bir dönemde, PKK'nın, AB sürecini baltalayabilecek eylemlerden nasıl bir çıkar beklediği, AB'ye girmemiş bir Türkiye'deki Kürt vatandaşların sorunlarının nasıl çözüleceğini düşündüğü, seçilmiş hükümetin devleti yönetmesini niye Kürtlerin çıkarına aykırı gördüğü anlaşılamadı. Anlaşılmayan bu garip gelişme sonucunda, şu sırada Güneydoğu'da birçok genç insan can veriyor. PKK eylemleri hakkında Kürt vatandaşlarımızın ne düşündüğünü, bu çatışma mantığını olumlu bulup bulmadıklarını, AB sürecinden beklentilerini, dağdaki militanların hayata yeniden nasıl kazandırılabileceğini, son demokratikleşeme adımlarının Güneydoğu'ya nasıl yansıdığını, Vatan'da Ruşen Çakır'ın açıkladığı 1997'deki MİT-HADEP görüşmesinin perde arkasını öğrenebilmek için, 1991'de SHP ittifakıyla Meclis'e giren ve Zana'larla birlikte milletvekilliği düşürülen, bir yıl hapis yatan ve bölgeyi, politikayı çok iyi izleyen Sırrı Sakık'la konuştuk.
Güneydoğu' da küçük çapta da olsa çatışmalar sürüyor. Gen-cecik insanlar ölüyor. Türkiye, AB'ye doğru yol alırken, bu çatışmaları kim kışkırtıyor?
Bu coğrafyanın değişik yerlerinde her gün yeniden kan akmaya başladı. Bunu onaylamak mümkün değil. Birkaç gün önce Muş'ta yaralı yakalanan üç PKK'linin burunlarının kesildiği söyleniyor. Savaş tüm şiddetiyle, hukuksuzluğuyla geri döndü. Oysa 1999' da Öcalan'ın ateşkes ilan etmesi, kendi militanlarını bu coğrafyanın dışına çekmesi çok olumlu bir adımdı. Ama bu süreç iyi değerlendirilmedi. Bu süreç, değişik güçler tarafından sürekli kışkırtılarak Türkiye'nin toplumsal dokusuyla yeniden oynanmak istendi.
Ben de zaten size bu çatışmaları kim kışkırtıyor diye soruyorum. Kim kışkırtıyor?
Biz de bu soruyu soruyoruz. Bu ülkede savaşın ve çatışmaların durmasında etkili olan isimler, kurumlar, söz ve karar sahibi olanlar kimlerse, 1999'dan 2004'e kadar olan tek taraflı ateşkes sürecini iyi değerlendiremediler. Bu ateşkes sürecinde Kürt sorununun çözülmesiyle ilgili olumlu adımlar atılmadı.
Türkiye, insan hakları ve demokrasi alanında çok büyük adımlar attı bir süredir. Peş peşe AB'ye uyum yasaları çıkarıldı. Kürtçe yayın serbest bırakıldı, DEP'li milletvekilleri tahliye edildi. Bunları önemli bulmuyor musunuz?
Değişik güçler nasıl yorumlarsa yorumlasın, bunlar çok ciddi adımlar. Halkın bakışı da böyle. Ama bu adımlar 2004'e dek atılmadı. 9 Haziran 2004 Türkiye demokrasisi için milat oldu. 80 yıldır süren Kürt kimliğini ret ve inkâr politikası iflas etti. Oysa 'Kürt halkı vardır' dediğimiz için, bu ülkede 80 yıldır ne bedeller ödendi. Kürtçe yayının başlamasıyla DEP'li milletvekillerinin tahliyesinin aynı güne denk gelmesi tesadüf değildi.
İşte PKK, tam da bu dönemde
ateşkesi bozacağını açıkladı. Üstelik bunun Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle başlatacağı müzakereleri geciktirebileceğini de söyledi. Yani PKK, yeni adıyla Kongra-Gel, ne yaptığının farkında. Türkiye'nin AB'ye girmesinin gecikmesinden, PKK'nın ne tür bir çıkarı var?

Bilmiyorum. Şu açık ki, Türkiye'deki ceberrut yapının panzehiri AB'dir. Eğer kalıcı bir barış, demokrasi ve özgürlükler isteniyorsa, Türkiye'de aklı başında olan her insan AB'ye katılma sürecine katkı sunmalıdır. Bir İspanyol düşünür, 'İspanya'daki Franco'ları biz yenmedik. AB yendi' diyor. Türkiye'deki Franco'ları da AB yenecek. AB sürecine destek vermeliyiz. Cumhuriyeti'n tarihinde ilk kez demokratikleşmede ciddi adımlar atılıyor. Bu süreci AKP sürdürüyor diye bu adımlara önyargıyla yaklaşmanın kimseye yararı yok.
Ama PKK, ateşkesi bozmanın, Türkiye'nin AB'yle başlatacağı müzakereleri geciktireceğini söyledi.
Eğer PKK bu konuda böyle bir şey düşünüyorsa, yanılıyor. O zaman, halkın taleplerini ciddiye almayan bir mantığın ortaya çıktığını görüyoruz. Çünkü halkın talebi bu değil. PKK gerçekten kendini silahtan ve şiddetten
arındırmak, Türkiye haklarıyla bütünleşmek ve Türkiye'de siyaset yapmak istiyorsa, AB sürecine katkı sunmalıdır.
Ateşkes kararını bozması, AB'ye katkı sunmak mıdır?
Tam tersi. Ateşkesi bozmak kimsenin yararına ve PKK'nin kendi yararına değildir. Çatışma ortamlarında Türkiye'de demokratikleşmenin askıya
alındığı geçmişte yaşadık ve bugün de yaşayabiliriz. Bu tehlikeleri görüyoruz. Bölgedeki bir kamuoyu araştırmasına göre, bize oy verenlerin yüzde 98'i bir an önce AB'ye katılmayı istiyor. Bütün Kürtler bu düşünceyi açıkça ortaya koyuyorsa, o zaman bu süreci baltalamanın kimseye bir yararı olmadığı da görülüyor. Biz, aması, lakini olmadan şunu açıkça söylüyoruz. Biz ateşkesin bozulmasına karşıyız. Halkımız da bu konuda tavrını koyuyor. Yeniden bir çatışma ortamına girmek bu coğrafyaya hiçbir şey kazandırmaz.
Avrupa Birliği'ne girdiğimizde iktidarlarını kaybedeceklerini düşünerek, bu süreci engellemeye çalışan Türk yöneticiler çok gördük biz. Şiddet bitince kariyerlerinin biteceğinden korkan PKK yöneticileri de mi var acaba?
Şimdi nasıl Türk kesiminde bu şiddetten pay alanlar varsa, PKK saflarında da bu şekilde hareket eden insanların olmadığını söylemek gerçekçi olmaz. Toplum bu iki kesimi de bilmeli, tanımalı. Şiddetten beslenenlere karşı cephe oluşturmak herkesin görevi.
Peki Kürtler, kendileri için daha iyi bir hayat sağlayacak bir gelişmeyi engellemek isteyen Kürtler hakkında ne düşünüyor?
Herkesi sağduyuya davet ediyoruz. Bugün küçük de olsa demokratikleşme adımları atılıyor. Şimdi neden ve kimin için tekrar çatışma ve kavga başlatılmak isteniyor? Bu soruyu hepimiz soruyoruz. Kaldı ki PKK'nin talepleri 1999'dan beri değişti. Şimdi ayrılık değil, demokratik cumhuriyet talebi var. Bunun da mücadelesi demokratik alanda verilmelidir. Ben çatışmaları haklı kılacak bir neden görmüyorum. Bundan böyle Türkiye'de bir genel af çıkarılmalı ve PKK silahtan arındırılmalı. PKK hayata dahil edilmeli. Bu yapılmadığı takdirde, bu insanlar dört yıl beklerler ama beşinci yılda bir gün tekrar çatışmaya dönüşürler. PKK bizim bir realitemiz. PKK realitesinden ve sorunlarımızdan kaçarak biz sorularımızı çözemeyiz. Bu insanlar özgürce siyaset yapma hakkına kavuşmalı. Türkiye bundan korkmamalı. Ülkede 40 tane parti var, 41'incisi olsa ne olur? Ama Türkiye'de bir genel af biraz zor tabii.
Genel af öneriniz, Abdullah Öcalan'ın affını da kapsıyor mu?
Türkiye'nin ve toplumun hassasiyetleri dikkate alınarak lider kadro belki bu süreçte affa dahil olmayabilir. Çünkü geçmişte kendilerinin de böyle bir açıklaması oldu. 'Hatta bizi ve Öcalan'ı Avrupa'ya sürgüne gönderebilirler' de denildi. Şimdi, bizim böyle açıklamamız olmadı deseler de, böyle bir açıklama oldu ve medyaya da yansıdı. Gerçi lider kadronun içinde olmadığı bir genel af çok gerçekçi değil, Türkiye'de iç barış için Öcalan'dan Korkut Eken'ine kadar o süreçteki herkesin affedilmesi gerekiyor ama, Türk toplumunun hassasiyetini bildiğimiz için bu konuyu böyle değerlendirebiliriz. Liderlik fedakârlık isteyen bir şeydir ve belli bir süreç içinde fedakârlık yapmak siyasal aktörlerin asaletidir.
Leyla Zana, hapisten çıktıktan sonra 'ateşkesin altı ay daha uzatılmasını' istedi PKK'dan. Avrupa Birliği'ne üyeliğe hazırlanan, yasalarını değiştiren, idamı kaldıran, fikir özgürlüklerini genişletmek
için adımlar atan bir ülkede ne demek 'altı ay' daha ateşkesi uzatmak? Niye 'Silahları ebediyen susturalım' demiyor Kürt aydınları?

Kürt aydınları silahın, şiddetin toprağa gömülmesini yıllardır söylüyor.
Ateşkesi altı ay uzatma isteği, silahı toprağa gömmek demek mi?
Ben bu arkadaşlarımla o gün birlikteydim. Bugün Leyla'ya sorsak, o tespitin doğru olmadığını kendisi de kabul eder. Leyla, o gün orada toplanan, savaş ve çatışma istemediğini feryat eden, 'Ne olursunuz bir şey yapın' diyen kitlenin bir sesiydi. Yoksa gerçek niyeti, altı ay sonra şiddetin tekrar gündeme gelmesi asla değildi. Nitekim niyetlerinin bu olmadığını açıkladılar. Ben DEP'li arkadaşlarımla bölgeyi dolaştım. Kürtler savaş ve çatışma istemiyor.
PKK'nın çıktığı dönemle bugünkü Türkiye arasındaki müthiş farkları Kürt aydınları görebiliyor mu?
Görüyorlar tabii. PKK'nin şu anki talepleri Türkiye coğrafyasına aykırı talepler değil. Ayrılık ve bölünme yok, Cumhuriyet'i demokratikleştirmek ve özgürlükleri geliştirmek var. PKK'nin geçmişteki ayrılma talebi Türk coğrafyasına uygun değildi. Bölünüp parçalanmanın, ayrılıp bir devlet kurmanın, Kürtleri Ortadoğu'da yalnızlaştıracak bir politikanın kimseye bir yararı yok. Çek Cumhurbaşkanı Havel, 'Bayraklar, sınırlar, topraklar kutsal değil. Kutsal olan insanlar' diyor. Bizim için de toprak değil, insan kutsal olmalı.
Abdullah Öcalan'ın PKK üstündeki ağırlığı sürüyor mu?
Sürüyor. Kürtler üzerinde büyük bir ağırlığı var. Milyonlarca insan ona sevgi ve saygı duyuyor. Bunu görmezlikten gelemezsiniz. Ama Türkiye'de bunları söylemek bile yanlış yorumlanıyor. Ama bu bir realite.
PKK'nın amacı Öcalan'a bir af sağlamak mı yoksa Kürtlerin özgür ve zengin yaşadığını görmek mi?
Bunlar kendilerini Kürt halkından farklı görmüyor, Kürt halkıyla iç içe görüyor. Öcalan'a ve kendilerine af istemeleri, hayata dahil olma çabası göstermeleri çok doğal ve doğrudur. Ama bunun yolu ve yöntemi çatışmak değildir.
Öcalan'ın geleceği ile Kürt halkının geleceği çelişirse PKK hangisini seçer?
Bunu onlara sormak lazım.
PKK, tuhaf bir bildiri yayımlayarak 'AKP'nin, ordunun gücünü azaltmaya çalıştığını' ileri sürdü. PKK, hem dağlarda orduyla çatışıyor, hem de ordunun gücünün azalmamasını istiyor. Bu bildirinin mantıklı açıklaması ne?
Bunda mantık yok. Olsa biz de açıklamasını yaparız. Ben bu bildiriyi okumadım, ama benzer açıklamalar okudum. Bu çelişkilerin olduğunu görüyorum. Bahsettiğiniz yazının ne kadar doğru olup olmadığını ise bilmiyorum.
Kendi yayımladığı bildiri bu. PKK aynı bildiride, seçimle işbaşına gelmiş olan hükümetin, 'devleti ele geçirmeye çalıştığını' söyledi. PKK, Türk devletinin kimin denetiminde olmasını istiyor?
Bu suallerin muhatabı PKK. PKK'yle bir bağımız yok.
Bir bağınız olduğu düşüncesiyle sormuyorum size ben bu soruları. Siz yıllardır bölgenin siyasetçisisiniz. Ben sizin bu konuyla ilgili yorumlarınızı soruyorum sadece?
Eğer gerçekten böyle bir bildiri varsa... AKP'nin devleti ele geçirme, orduyu zayıflatma gibi projelerinin olduğunu söylemek... O zaman orduyla çatışmalarının mantığını bana açıklasınlar.
Leyla Zana, mitingler düzenliyor, AB elçilerine davet veriyor. Zana, liderliğe mi hazırlanıyor?
Hayır. Zana'nın böyle bir çabası olduğunu sezinlemedim. Gerçi sürecin nereye doğru gideceğini çok iyi bilmiyoruz. Yani böyle bir şeye ihtiyaç
olursa da neden olmasın? Çok yadırganacak bir şey değil bu. Ama arkadaşların şu anki çırpınması, Türkiye'nin AB'ye dahil edilmesi ve Türkiye'de çatışma ortamının engellenmesi için.
Şu sırada Türkiye ciddi bir özgürleşme sürecinden geçiyor AB sayesinde. Reform paketleri açılıyor, yeni yasalar çıkıyor. Bu gelişmeler Güneydoğu'ya yansıyor mu? Yoksa orada eski baskı sürüyor mu?
Hayır iyileşme var ama çatışma ortamıyla baskılar yeniden alevlendi. Zaten bazı güçler bu baskı ve çatışma ortamının geri gelmesini istiyordu. Bu sistemden, çatışmadan beslenenler, çatışmanın durmasını isterler mi? Bunlar çatışma ortamına alıştı. Her iki taraf için de söylüyorum. Bu sistemden beslenenler, sistemin değişmesini istemiyor.
Elinizde siyasi güç olsaydı nasıl bir karar alırdınız Kürtlerin hayatını en iyi düzeye çıkarmak için?
Türkiye toplumunun onayını alarak bir genel affa giderdim. Yasalarda ve
anayasada Kürt kimliğini garanti altına alırdım. 1921'lerde verilen sözü, 'Türkiye, Kürtlerle Türklerin ortak vatanıdır' güvencesini ve ruhunu hayata geçirirdim. Zaten bu hayata geçirilmiş olsaydı, bu kavgalar hiç olmayacaktı. Kürtlerin kimliği daha önce kabul edilmiş olsaydı, 30 bin insan ölmeyecekti.
Devletin baskısı demokratikleşmeyle giderek azaldı. PKK'nın baskısı ve şiddeti azaldı mı peki? Kürt aydınları PKK'dan korkmadan görüşlerini açıklayabilirler mi?
Bence yapmalılar. Aydın hiçbir koşulda yanlışa boyun eğmeyen kişidir. Baskı olsa da bir aydın susmamalıdır. Bugün gelinen noktada, düşüncelerini söyledi diye bir aydının şiddete maruz kalacağına inanmıyorum ben.
Vatan gazetesinde Ruşen Çakır, çatışmanın en yoğun olduğu dönemde bazı Kürt aydınlarıyla MİT yetkililerinin görüştüğünü açıkladı. Siz o görüşmelere katıldınız mı?
İki ayrı görüşme oldu ve ben dört-beş partili arkadaşımla birlikte bu görüşmelere katıldım. Ama biz o görüşmelerin kiminle yapıldığını bilmiyorduk. Bize, devleti temsilen bir görüşme olacağı söylendi. Zaten bu kişilerin kimliği bize doğru söylenmez ki.
Onların MİT yetkilisi olduğunu daha sonra da öğrenmediniz mi?
Hayır. Bunlar MİT mi, asker mi bize iletilmedi. İlk görüşme Beşiktaş'ta tepede tarihi bir yerde yapıldı. Kapısında sivil silahlı nöbetçilerin olduğu bir yerdi. İkinci görüşme ise bir ofiste yapıldı.
Sizinle nasıl ilişki kurdular? Kimin aracılığıyla toplantıya davet ettiler?
Tanınmış bir gazetecinin ve bir işadamının arabulucuğuyla, bu talep İstanbul'daki arkadaşlarımıza iletildi.
Türk devleti ne istedi sizden?
Çatışmaların çok yoğun olduğu 1997 yılıydı. Sedat Yurttaş, Kemal Parlak, Güven Özata ve ben, HADEP'in üst yöneticileriydik. Bize, barışı nasıl sağlayabiliriz diye devletten bir görüşme talebinin olduğu söylendi. Biz de partili arkadaşların bilgisi dahilinde bu görüşmeleri yaptık. 'Şiddeti nasıl durdurabiliriz?' diye soruldu bize. Biz, Kürt kimliğinin tanınması ve genel affın gerekliliğini o gün de söyledik. Onlar da bir genel affın bu sorunu çözebileceğini kabul ediyordu ama, Türkiye toplumunun buna henüz hazır olmadığını, bunun için önce çatışmaların durması gerektiğini söylediler. Akan kanın durması için nasıl katkı sunabiliriz, uzun uzun bunu tartıştık. Ama sonra çatışmalar öyle yoğunlaştı ki, yapılacak bir şey kalmadı. Daha sonra o ekip, Öcalan'la görüşmek için de bir aracı göndermiş...