O şimdi Magnum temsilcisi

New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nin lokantasında toplanmışlardı 1947'nin Nisanı'nda. Bir düşlerini gerçekleştireceklerdi. Aslında bu düşü ilk gören Robert Capa'ydı.
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

New York'taki Modern Sanatlar Müzesi'nin lokantasında toplanmışlardı 1947'nin Nisanı'nda. Bir düşlerini gerçekleştireceklerdi. Aslında bu düşü ilk gören Robert Capa'ydı.
Life ve Clartek dergileri ile Pix Fotoğraf Ajansı adına Çin'e gitmişti 1938'de. Macar bir arkadaşına o yıl yazdığı mektup aslında geleceğin büyük bir fotoğraf ajansının habercisiydi.
"Artık gazete kartellerinin tiranlığının yıkılıp bir kooperatif ajans kurulması zamanı gelmiştir." Araya İkinci Dünya Savaşı girer. Savaş sonrası yaşanan belirsizlik ortamı içinde işte bu fotoğraf kooperatifini kurmaya karar verirler New York'ta. Ajansın kurucusu dört ünlü fotoğrafçı da savaştan doğrudan etkilenmişlerdir.
Robert Capa savaş öncesi siyasi nedenlerle önce ülkesi Macaristan'ı, savaş yıllarında da Fransa'yı terk etmiştir. Henri-Cartier Bresson Almanlara esir düşmüş, George Rodger Pasifik'te Japonlardan kaçmak için binlerce kilometre yürümüş, David Seymour ise bir Yahudi olarak sürekli saklanmak zorunda kalmış ve toplama kamplarında ailesini yitirmiştir.
Önümüzdeki günlerde 60. kuruluş yılını kutlayacak olan Magnum dünyanın en önemli, en saygın fotoğraf ajanslarının başında gelmektedir. İşte bu Magnum'la Beyoğlu'nda Kurulu Fotoğrafevi'nin yöneticisi ve fotoğraf dergisi İz'in koordinatörü Hasan Şenyüksel'in yolları bugünlerde Türkiye'de kesişti. Ancak bu kesişmede Şenyüksel'in yaşadığı serüvenlerin de büyük katkısı var. Aile kökleri İstanbul'a uzanıyor Şenyüksel'in. Babaannesi Nişantaşı'ndan, dedesi Galata'nın Çeşme Meydanı'ndan. Ara Güler bunu ilk duyduğunda "Senin deden paryaymış" demekten kendini alamıyor.
Dedesi yeni kurulan Uşak Şeker Fabrikası'na bekçi olarak gidiyor İstanbul'dan. Babası da aynı görevle giriyor fabrikaya, terzihane şefi olarak da emekliye ayrılıyor. İşte bu yüzden Uşak'ta doğuyor Hasan. Liseden atılınca Ankara Otelcilik Okulu'na gidiyor. 12 öğrenci İsviçre'ye staja gönderilecek. Yüzlerce kişi arasından ilk 12'ye girmeyi başarıyor. 70'lerin başı. Türkiye hızla 12 Mart'a doğru gidiyor. Hasan da sevinçle Uşak'a doğru yola çıkıyor.
"Otobüste radyo açık. Heyecanla dinliyorum. Çünkü üniversite puanları açıklanıyor. Kardeşim var üniversiteye girecek. Uşak'a gelince beni otobüsten polisler 'komünist' diye indirip polis noktasına götürdüler. Yanımda oturan savcıymış. Haberleri dikkatle dinlememden şüphelenip ihbar etmiş. Gelen vuruyor, giden vuruyor. Meğer o gün Uşak'ta ilk kez pavyon açılıyormuş. Herkes oraya gidecekmiş. Ancak 'Komünist geldi' diye izinler kaldırılmış. Ona kızmışlar. Sonunda komiserin karşısına çıktık. 'Savcı bey seni birine benzetmiş' deyip serbest bıraktılar neden sonra."
Sonunda kendini staj için Zürih'e atar. Bir otelin kafesinde çalışmaya başlar. Altı ay dolunca otelin müdürü "Sen iyi çalışıyorsun" der, "kal burada." Zaten Türkiye'de 12 Mart muhtırası verilmiş, ülke geleceği karanlık bir belirsizliğe sürüklenmiştir. Kabul eder teklifi. 1974'te Bülent Ecevit'in başbakanlığı sırasında Türkiye'ye askerlik için döner. Maceralı bir askerlik sürecinden sonra bir fabrikaya kalite kontrol şefi olarak girer. İşyerinde örgütlü olan Petrol Kimya İşçileri Sendikası'nın önce temsilcisi olur, sonra da profesyonel sendikacılığa başlar. 1978'de de 'böylesi sağlığına daha yararlı olacağı için' Kıbrıs üzerinden İngiltere'ye gider. İskoçya'ya geçip İskoçyalı bir kızla evlenir. Londra'da fotoğrafçılık kursuna gider.
Gemiyle dünya turu
Bir gün gazetedeki 'İyi bir yerde çalışmak istiyorsanız' diye başlıyan bir ilan dikkatini çeker. Hemen gider, mülakata girer, gerekli referans belgelerini patates damgalı mühürlerle sağlar ve işe kabul edilir. Girdiği iş bir gemidir. Hem de İngilizlerin en ünlü gezi gemisi Queen Elizabeth. Görevi Güney Kutbu'ndan Kuzey Kutbu'na, Güney Amerika'dan Japon adalarına kadar dünya turu yaparken geminin tırabzanlarını silmektir. 2.5 yıl sürer dünya turu.
"Gemide 1000 kişi çalışıyordu. İçlerindeki tek Türk bendim. Üç ayda garsonluğa, altıncı ayda barmenliğe terfi ettim. Sekizinci ayda kendimi elimde fotoğraf makinesiyle gemiye binen yolcuların 'Queen Elizabeth Hatırası' yazısının önünde fotoğraflarını çekerken buldum. Bir gün limanda gemiden indim ve bir daha gemiye dönmedim. Eşyalarımı bile kamaramda bıraktım. Yıllar sonra karaya ayak bastığımda uzun bir süre sallanma duygusundan kurtulamadım."
Evliliği bitmiştir. Hayata sıfırdan başlayacaktır. Bu da önce bulaşıkçılık, sonra garsonluk demektir. Aynen öyle olur. Bir kebapçıda bulaşıkçı olarak işe başlar, bir süre sonra garson olur.
Bir gün yemeğe Şener Şen'le Hürriyet'in Londra temsilcisi Faruk Zapçı gelir. Zaten videodan her gün Türk filmleri izlemektedirler. Hasan da katılır muhabbete. Türk filmleri üzerine konuşurlar. Zapçı çıkarken Hürriyet kartını uzatır Hasan'a "Haftaya bana uğra" der.
Önce gazeteleri alandan alıp dağıtan kişidir. Sonra İngiltere sayfalarının foto muhabiri olur.
"Üçüncü ayımda 'Bir düğün var, git fotoğraflarını çek' dediler. Sevinerek koştum. Faruk Zapçı çok sevdi çektiğim fotoğrafları ve dağıtımdan alınıp muhabirliğe verildim. İki de kameram oldu. İyi de para kazanıyorum ama para umurumda değil. Ben fotoğrafçı olacağım. İnanılmaz bir duygum var fotoğrafa karşı. Fotoğrafı çok seviyorum. Şimdi kızım soruyor 'Senin çocukluk fotoğrafın var mı?' diye. Yok. Annem 'Yaramazdın' diyor, babam 'Şımarıktın' diyor ama ben fotoğrafım olmadığı için nasıl bir çocuk olduğum bilmiyorum."
İngiltere'nin ilk Türkçe gazetesi
Hürriyet'te devam ederken arkadaşlarıyla 1983'te İngiltere'nin ilk Türkçe gazetesini çıkarmaya karar verirler. Satışı da ilanı da iyidir gazetenin. Ancak annesiyle ablası birer hafta arayla kanser olduğu için sık sık Türkiye'ye gidip gelmek zorunda kalır. Sonunda da gazete ellerinden çıkar. "Gazeteden sonra Londra'da bir film şirketinin Türkiye temsilciliğini yapmaya başladım. Türkiye'deki kanallara film satıyoruz. Sırf Kanal 6'ya 144 tane Hint filmi verdim."
1999'da evlenip Türkiye döner Hasan. Aklında hep bir fotoğraf projesi yapmak vardır. Sonunda kendini Fotoğrafevi'nin ortakları arasında bulur. 2000'li yıllarda da kafasına takar Magnum'u Türkiye'ye getirmeyi. 20'ye yakın fotoğraf kitabı yayımlar bu süre içersinde. Sonunda amacına ulaştı Hasan Şenyüksel ve Magnum'un Türkiye temsilcisi oldu. Büyük bir heyecanla anlatıyor Magnum'un önemini, Türkiye'de yapacaklarını. "Magnum 60 senedir fotoğraf öyküleri yapıyor. Bu külliyatın Türkiye'ye gelmesi lazımdı. Magnum'un varlık sebebi örneğin Yeni Zelanda'daki bir insanlık sorununu dünya kamuoyunun önüne koymak ve insanların duyarlı olmasını sağlamak. Bunu da fotoğraflarla yapıyor. Magnum'un fotoğrafları zamansızdır. Ne zaman bakarsa o o zamana aittir. Türkiye'de büyük bir fotoğrafçılar kütüphanesi oluşturmak amacımız. Hem Magnum üyelerinin fotoğraflı öykülerini yayımlayacağız hem de Türkiyeli fotoğrafçıların."
Hasan Şenyüksel'in fotoğrafçılık öyküsü 1970'li yıllarda sendika dergisine fotoğraf çekerek başlıyor, Queen Elizabeth yolcularını görüntüleyerek sürüyor ve Londra'da foto muhabirliğine kadar uzanıyor. Şimdi nerede derseniz, o artık Magnum'un Türkiye temsilcisi!