Öğretmenin dünyası...(10)

73 yaşındaki Refet Özkan, Gönen Köy Enstitüsü mezunu. Özkan, 1940 yılında kurulan köy enstitülerinin olumlu etkilerinin, tekpartili ve çokpartili dönemin enstitülere yansımasının en yakın tanıklarından biri.

Eğitimin kayan yıldızı
73 yaşındaki Refet Özkan, Gönen Köy Enstitüsü mezunu. Özkan, 1940 yılında kurulan köy enstitülerinin olumlu etkilerinin, tekpartili ve çokpartili dönemin enstitülere yansımasının en yakın tanıklarından biri. Şimdi Türkiye'de öğretmen yetiştiren kurum olmadığını söyleyen Özkan,
"Türkiye'de eğitim sistemi bir kaos halinde. Köy enstitüleri varlığını sürdürseydi, eğitim davası çözümlenmiş olacaktı. Okuryazar olmayan hiçbir vatandaş kalmayacak, okulsuz köy olmayacaktı" diyor.
1940'ta kurulan köy enstitüleri resmen 1954'te kapatılsa da aslında 1946'da çokpartili döneme geçilip dönemin ilköğretim müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel değiştikten sonra işlevini kaybetti. 21 köy enstitüsü kısa zamanda Türkiye'nin çehresini değiştirdi. 17 bin öğretmenin ve 8 bin eğitmenin mezun olduğu enstitülerden geriye öğretmenliği tam anlamıyla öğrenen, sanata ve bilime önem veren kişilerin yanı sıra Hasan Tan, Hasan Yıldırım, Cemal Yıldırım, İbrahim Yasa gibi bilim insanları, Mustafa Üstündağ, Hasan Fehmi Güneş gibi bakanlar, Ferhat Aslantaş, Nuri Çelik Yazıcıoğlu, Hüseyin Atmaca, Hayrettin Uysal gibi milletvekilleri, Fakir Baykurt, Mehmet Başaran, Mahmut Makal ve Behzat Ay gibi 50'yi aşkın ozan ve yazar kaldı.
'Elbirliğiyle çalışıyorduk'
Gönen Köy Enstitüsü'nde Fakir Baykurt ile beş yıl birlikte okuyan Refet Özkan, örgütlenme çalışmalarında da aktif olarak rol almış. Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) ilk kurucu üyeleri arasında yer alan Özkan, Türkiye Köy Öğretmen Dernekleri Federasyonu'nun da genel başkanlığını yaptığını belirterek, "Yasaları zorlayarak, boykotlar, yürüyüşler, mitingler gerçekleştirerek çok büyük işler yaptık. Devrimci Eğitim Şûrası'nı topladık" diyor. Özkan, köy enstitülerinde verilen eğitimi büyük bir heyecanla anlatıyor: "Bütün enstitünün işlerini öğrenciler elbirliğiyle yapıyorlardı. Beraber üretiyor, beraber tüketiyorlardı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bütçesine hiç el açılmıyordu. Çünkü enstitülerin döner sermayesi vardı. Dokuma, marangoz atölyelerimiz, tavuk kümeslerimiz, gül bahçelerimiz vardı, üretim yapıyorduk. Öğrenciler yönetime katılıyordu, okulu birlikte yönetiyorduk.
Okulun fırını, hamamı, yemekhanesi, kümesi, her şeyi öğrenciler tarafından idare ediliyordu. Her pazartesi sabahı toplanırdık. O hafta içinde yapılan işlerin eleştirisi yapılırdı. Herkes fikrini söylerdi. Düşündüğümüzü özgürce söyleyebilirdik. Sanatsal faaliyetlere de önem veriliyordu. Her sabah öğrenciler okulun meydanında toplanır, mandolinler, akordeonlar, keman ve başka enstrümanlar çalardı ve halk oyunları oynanırdı. Öğretmenler, öğrenciler birlikte dans ediyorduk. Sabahları her zaman bir saat mecburi serbest okuma yapılırdı. Doğu ve Batı klasiklerinden bine yakın kitap okuduk."
1946'dan sonra bu etkinliklerin hepsinin rafa kalktığını, enstitülerin
içinin boşaltılmaya çalışıldığını anlatan Özkan şöyle devam ediyor:
"Öğretmen olacakların, okulun işini yapmaları doğru olmaz' gerekçesiyle düzen değişti. Okulla ilgili işleri hademeler yapmaya başladı. Halk oyunları, serbest okuma faaliyetleri kalktı. 'Bunlar komünist kitaplar okuyorlar, zararlı' diye. Dolaplarımızda ne kadar Rus eseri varsa meydana yığılıp yakıldı. Köyden kazmasını, kovasını kapan okula koştu. Müdüre 'Nedir bu yanan' diye sordular. Müdür, 'Zararlı kitaplar bunlar' dedi. Köylüler, 'Kitabın zararlısı mı olur?, Gelecek çocuklar ne okuyacak?' diye sordu. Köylüler, müdürden daha iyi düşünebiliyorlardı. Yeni gelen yöneticiler, bizi ıslah etmek için gönderilmişti. 1946'dan sonra gelen yöneticiler enstitüleri komünist yuvası olarak kabul etti. Hepimizi sürdüler".
Köy enstitülü öğretmenlerin köylerdeki okuryazar sayısının artmasına, köylerin kalkınmasına büyük katkısı olduğunu da söyleyen Özkan, köy okullarında öğrencilere anlatılanlardan köylünün de yararlandığını söylüyor. Köylülerin iklim koşullarını bilmediğini, anne babalarından gördüklerini uyguladığını belirten Özkan şöyle konuşuyor: "Biz ziraat görevlileriyle işbirliği yaparak uygulama bahçelerinde daha verimli, daha kaliteli meyve-sebze yetiştirip köylülere örnekler gösteriyorduk. Böylece köylülerin üretim gücü artıyordu. Daha iyi ıslah edilmiş fidanlar ile yapılmış tarım, köylülerin yaşam düzeyini artırıyordu. Topraklarda verilen örnekler, köylülerin yeni yeni aletler ile tanışması çevredeki feodal beyleri rahatsız etti. Öğretmen her derde deva olurken, ağa bir kenara bırakıldı, kendisiyle ilgilenilmez oldu. Ağalar, köylüleri yok pahasına kendi işlerinde çalıştıramaz hale geldi. 'Böyle giderse biz yok olacağız. Biz onları yok edelim' diye böyle yaptılar. Demokrat Parti iktidara geldiğinde özellikle köylerdeki faal öğretmenleri şehir merkezlerine gönderdiler, 12 Mart'ta hepimizi hapse tıktılar."
'Formasyon şart'
Fakir Baykurt ile okurken ve örgütlenme döneminde birçok şey paylaşan Özkan, "Pek çok anımız oldu" diyor ve hemen aklına gelenleri tebessümle anlatıyor: "Enstitüde duvar gazetesi çıkarıyorduk. Fakir Baykurt, ben ve Yusuf Gündüz diye bir arkadaşımız.
O duvar gazetesine Fakir Baykurt bir karikatür yaptı. Köylünün omuzlarında Türkiye haritası vardı. Yani köylü Türkiye'yi taşıyor, manasındaydı. Bizleri ıslah etmek için gelen müdür bizi çağırarak, "'Bu duvar gazetesi fikri nereden çıktı. Köylü-şehirli ayrımı mı yapıyorsunuz. Ayrımcılık, komünistlik demektir. Hakkınızda soruşturma açacağız' dedi. Gazeteyi çıkarmaya devam ettik. Biz asıyorduk, o çıkarıyordu."
Öğretmeye hâlâ devam eden Özkan, sivil toplum örgütlerinde eğitim çalışmalarına devam ediyor ve yerel bir gazetede yazmayı sürdürüyor. Türkiye'de şu an kimin ne öğrettiğinin belli olmadığını vurgulayan Özkan "Pedagojik formasyon almamış insanlar okullara dolduruldu. Varsa yoksa türbanla, imam-hatiplerle uğraşıyorlar" diyor.



Enstitüler yine canlandırılmalı
Köy enstitüsü mezunlarının çocukları, öğretmenler ve öğretim üyeleri tarafından geçen yıl kurulan Köy Enstitülerini Araştırma ve Eğitimi Geliştirme Derneği'nin amacı, köy enstitüleri eğitim sisteminin bugünkü koşullara göre yorumlanarak, yeniden hayata geçirilmesi. Derneğin Başkanı Doç. Dr. Güler Yalçın, enstitülerin bir eğitim devrimi projesi olduğunu söyleyerek şunları söyledi: "Bu konu 'artık köy mü kaldı' diyerek kenara atılacak bir konu değil. Buralarda uygulanan sistemde bugünün kargaşası, plansızlığı yok. Bugün ABD ve Avrupa ülkelerinde uygulanan yöntemler, 1940'larda enstitülerde uygulandı. İdari bakımdan özerk olan enstitüler, özgün bir eğitim sistemi. Köylü bugün kentin varoşlarında kendi kaderine bırakılıp, kaderine terk edilmiş durumda. Tarımda bile dışarıya bağımlı bir ülke haline geldik."


Öğretmenlere rehber gerekli
1966'da Çapa Eğitim Enstitüsü'nden mezun olan ve 15 yıl öğretmenlik yapan Alev Ocaktar da, öğretmen yetiştiren kurumların olmamasını büyük kayıp olarak nitelendiriyor. Öğretmen yetiştiren kurumlarda öğretmenliğin felsefesinin öğretildiğini anlatan Ocaktar, "Öğretmenlik yapamayacak olanlar elekten elenirdi. Öğretmenlerimin söyledikleri ve davranışları aklımdan çıkmıyor. Öğretmenlerimize hizmet içi eğitim vermemiz şart. Eğitim fakülteleri çok kalabalık. Bir de öğretmenlik formasyonunun daha yoğun verilmesi gerekiyor.
Öğretmenin koşullarını iyileştirmezseniz meslekten kaçmayı düşünüyor. Öğretmenlik nedir, niçin yapılır bilmiyorlar, dolayısıyla sevmiyorlar. Köy Enstitüsü'nden yetişmiş öğretmenlerimizin, bizlerden daha donanımlı olduklarını görüyorum. Yapabileceğim en güzel şey şimdi öğretmenlik yapanlere rehberlik yapmak. Çünkü Atatürk'ün öğretmeni
emekli olmaz."


Radikal okurları tartışıyor

Bize şans tanıyın
Pamukkale Üniversitesi fen bilgisi öğretmenliği mezunuyum. 2003 KPSS sınavından 76.5 puan aldım ve atanamadım. Ülkede müthiş bir öğretmen açığı var ama hükümet bizi atamıyor. AB sürecinde üniversiteler işsizler ordusu üretirken bu ülkenin beyin takımları yok olmakta.
Şu an için 75 bin öğretmen atanamadı ve 100 bine yakın öğretmen açığı var. Emekliliği gelmiş öğretmenler yerine yeni mezunların atanması gerekir.
  • Murat Aktop

    İşimiz çok zor
    Birçok okulda rehberlik servisinin bulunmaması bir yana, var olsa bile kalıcı, dönüştürücü bir etkinlikte bulunamayışları okuldaki sorunları katmerlendiriyor. 60-70 kişilik sınıfta itiş tıkış oturan çocuğa, sadece öğretmen ile tahta ve tebeşirden oluşan araç gereçle eğitim veriliyorsa burada dikkat eksikliğini, motivasyonsuzluğu vb başka sorunları aşabilecek bir rehberlik faaliyeti vermek güçtür.
  • Esengül Öztürk, İstanbul

    5 bin mezun, 100 atama
    Her yıl yaklaşık 5 bin resim öğretmeni mezun olan bir ülkede resim öğretmeni adayıyım. Geçtiğimiz dönem Türkiye genelinde sadece 100 resim öğretmeni ataması oldu. Şu an üçüncü sınıftayım ve mezun olunca bu sayı kaça iner bilmiyorum. Türkiye'de galiba haddinden fazla öğretmen var. Kim bilir, günün birin de, Almanya'ya işçi gönderdiğimiz gibi öğretmende yollarız. Bu çarpık eğitim sistemi daha kaç öğrenciyi öğretmenlikten edecek? Belki de sorulması gereken eğitim sistemimize ne zaman bir öğretmen atanacağı!
  • Ömer Saylık, Ankara

    Üvey evlat gibiyiz
    Öğretmenlik mesleği insanlık tarihiyle başlayan erdemli bir meslek dalıdır. Mustafa Kemal Atatürk'ün öğretmenlere verdiği değer ve kazandırdığı saygınlık yerini, üvey evlat muamelesi gören bireyler topluluğuna bırakmıştır. Unutulmamalıdır ki bir ülkenin kalkınabilmesi ancak eğitimli insanlarla mümkündür. Öğretmenler artık ekonomik sorunlarını konuşmak yerine eğitimin ve öğrencinin sorunlarıyla ilgilenebilen bireyler durumuna dönüştürülmelidir. Hükümet gereken
    çalışmalara başlamalı, grevli ve toplusözleşmeli sendikal haklar bir an önce hayata geçirilmelidir.
  • İbrahim Demir, Antakya.

    YARIN: Fransızca ve Almanca öğretmenleri mağdur