Olanaklar, demokrasi ve özgüven

Bir ülke kendi sorunlarının tanımını eski söylemlerle yapmaya kalkışırsa, iç ve dış dinamiklerin etkisi ile belirli bir aşamadan sonra mevcudu muhafaza edemez. Ya söylemlerini çağın gereklerine uydurarak sorunlarını çözmeye yönelecek veya sorunların ağırlığı altında kırılganlığı artacaktır



AHMET AYKAÇ / CEM DUNA 

Eski söylemler, çözümlenemeyen sorunlar, değişen dünya (1) 

Şayet ülkelerin yıldız falına bakmak mümkün olabilseydi, falcı Türkiye’nin dünya konjoktürü içinde verimli bir dönenceye girme imkânı olduğunu söylerdi. Gerçekten de, son dönemlerde Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada yer alan gelişmeler, Türkiye’nin bir ‘bölgesel güç’ olduğunu gösteriyor. Bu gücün kaynağının, askeri güç ‘hard power’ değil, Türkiye’nin sergilemiş bulunduğu çağdaşlığa doğru değişim yeteneği ve ‘soft power’ olduğunu ana hatları itibarıyla söyleyebiliriz. Bu gelişme, duraksamalar ve sapmalar da içeren ama genelde Türkiye’de olumluya doğru giden bir çizgidir. Suriye’nin izolasyonunun sona erdirilmesi, Ortadoğu sorununa yapılan katkılar, Irak’ta normalizasyon sürecine destek olunması, İran ile Batı arasındaki diyaloğun en azından sürdürülebilmesi için gösterilen çabalar, Ermenistan açılımı, Gürcistan için masaya konan yöntem önerileri ve nihayet hem Afganistan hem de Pakistan üzerinde etkili olabilecek bir ülke olduğumuzun kanıtlanması, bu iyimserliğe yol açan bazı örneklerdir.
Bir adım geriden yıldızların bu sıralanmasına bakıldığında Türkiye’nin bölgede Amerika ve Rusya’dan sonra hemen hemen en önemli etkiye sahip ülke olduğunu ileri sürebilirsiniz. ABD’de yeni yönetimin, iş başına gelir gelmez bir ay içinde özel temsilci G. Mitchell, Bakan Clinton, Başkan Obama ve nihayet diğer bir özel temsilci R. Holbrook tarafından gerçekleştirilen Türkiye ziyaretleri bir tesadüf olmasa gerektir. Bu gelişme aynı zamanda bugüne kadar ‘tereddütle’ bakılan Türkiye’nin rolüne daha fazla itibar edildiğinin de işaretidir.
Hal böyle olmakla birlikte, Türkiye’nin içinde ciddi bir kötümserlik ve sorunların üstesinden gelinemeyeceğine dair yaygın bir inanç bulunmaktadır. Nitekim, Kıbrıs sorunun hiçbir zaman çözümlenemeyeceği, Avrupa Birliği’ne üye olmanın beyhude bir çaba olduğu, Türkiye’nin Kürt sorunu gibi belki de en önemli sorununun çözümünün bu kez de kaçırılacağına dair genel bir inanç gözlenmektedir. Hasan Cemal’in çok yerinde kullandığı, sorunların ‘Ankaralılaştırılması’ diğer bir ifadeyle; çözülmesi mümkün olabilecek sorunların çözümlenmeyerek, bir ipe üst üste düğüm atmak gibi, bunlarla beraber yaşamaya mahkûm kılınmak hissi yaygındır. Türkiye’nin son dönemde sergilediği ekonomik performans dahi beraberinde getirdiği refaha rağmen, bu görüntüyü değiştirememektedir.
Kurumsal yapının çağın gerekliliğine cevap vermekten uzak oluşu ve siyasetçilere duyulan itimatsızlık, kurtulamadığımız ‘taviz verdin/taviz aldın’ tartışmaları bu kötümserliğin temel nedenleridir. Türkiye katı yaklaşımlar ve çağdışı söylemler/sloganlar ve itişmeler içine kendini hapsetmekte, sorun çözebilme yeteneğini güçlendirmesi beklenen özgüvenden giderek uzaklaşıyor intibaını vermektedir.
İngilizce’de Türkçe tam karşılığının ifadesi güç olan ‘politikalar’ anlamında ‘policy’ ve ‘siyaset’ anlamında ‘politics’ kavram ayırışımı mevcuttur. Bunlar bir konu üzerinde, arzulanan hedefe ulaşmak için oluşturulmuş bir politika çizgisi (policy/politika) ile bunun uygulanması için gerekli olan (politics/siyaset) kavramlarıdır. Bir ülkenin yukarıda değindiğimiz kısır döngüden sıyrılması ve ileriye gitmesi bu iki kavram arasındaki dengeden geçmektedir. Siyaset politikanın önüne veya politika siyasetin önüne geçemez, geçmemelidir. ‘Denge’ önemlidir ve anahtar kelimedir. Siyaset çözümü (politikayı) tutsak haline getirmemelidir. Ülkenin çıkarlarını, ayrıntılı, kapsamlı ve titizlikle tartışılarak hazırlanmış politikalar tanımlar. Siyaset ise bu politikaların gerçekleşmesi için senaryolar hazırlar ve uzlaşma arar. Kısaca ülke çıkarlarının tanımı ‘policy/politika’, uzlaşı arayaşı ve çözüm ‘politics/siyaset’den geçer.
Biraz açalım. Demokrasilerde politika çizginiz arka planda ve sadece bir gerekçe olarak kalır, siyaseten güçlü olmak adına siyaset yaparsanız, siyasetin içeriksizliği, beklentinin tersine, oy kaybına yol açar. Aynı şekilde, oluşturduğunuz politikayı uygulamak adına siyaseti ihmal ederseniz, ozaman da kitle ile iletişiminiz kopacağından gene oy kaybedersiniz. Dolayısıyla dengenin korunması, birinin diğeri için feda edilmemesi gerekir. Bu durum sadece iktidar için değil, muhalefet için de aynı ölçüde geçerlidir. Önceliğin siyasete verilip politikanın geri planda kalması, muhalefeti de aynı yönde tetikleyeceğinden, ülke tamamen yukarıda belirtilen kısır döngünün içine girer. Muhalefetin görevi, iktidarın doğru icraatını eleştiri adına eleştirmek değil, kendilerinin iktidarlarında daha da iyi yapılabileceğini söylemek veya alternatif projeler sunmak olabilir.
Keza, sloganlar da siyaset üzerinde etkili olup, kendileri bir politika oluşturmamaktadırlar. Örneğin ‘Atatürk ilkeleri’ veya ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ gibi sıkça dile getirilen kavramlar bir dış politikayı değil kuruluş ilkelerini temsil etmektedir. İlkelerin slogan haline gelmesi ise bilgiye dayanan çözüm arayışlarını inançlara dayanan çözümsüzlüğe götürmekte, bir siyasi yarışmaya sokmaktadır.
Bu faaliyetlerin çağdaş ve günümüz gereksinimlerine cevap verebilecek bağımsız bir hukuk sistemi içinde sürdürülmesi başarılı uygulamanın olmazsa olmaz koşuludur. Kapsamlı, sağlam ve güvenilen bir hukuk sistemi ile toplumun sloganlara, mitolojilere ve komplo teorilerine kapılmasını zorlaştıracak, yasakçılık zihniyeti ortadan kalkabilecektir. Hukuka olan güven, sisteme demokratik olmayan müdaheleleri veya ‘kurtarıcı’ gibi kavramlara ihtiyacı ortadan kaldıracak ve Türkiye’yi ‘öngörülebilir’ ülke konumuna getirecektir. Hukuk devletinin fiilen uygulanabilir olması toplumsal korkuları da giderici olacaktır.
Politika sahibi olmak sadece kendimizin inandığı söylemleri oluşturmak değil, uluslararası gerçekleri de göz önünde tutan, uygulama şansı olan, hukuken malul olmayan, inandırıcı formülasyonlar gerektirir. Bunlar günün koşulları değiştikçe yenilenebilen ancak tutarlılığından kaybetmeyen çizgilerdir. Bu bağlamda Türkiye’nin önemi ve değeri hareket kabiliyeti ile doğru orantılıdır. Çizdiği ‘kırmızı çizgiler’ veya bunların tek taraflı ifade tarzı olan pozisyon açıklamaları değildir. ‘Çizgi çizmek’ esasında kararlılığı ifade ettiği kadar, hareketsizliği de ifade eder, bir anlamda çizdiğimiz çizgiler kelepçe haline dönüşür. Biz önemliyiz deyip arkamıza yaslanmak ve önemin getirdiği mantığa uygun adımları atmamak
bu önemi sıfıra indirger.
Diğer bir örnek; ülkenin kendi hareket kabiliyetini sınırlayan hissi tanımlamalar ve bağımlılık ifadeleridir. Bunlar, esas faydayı sağlayacak olan hareket kabiliyetini sınırlayan yaklaşımlardır. Bu bağlamda Türkiye Azerbaycan ilişkileri ilginç bir inceleme konusu olabilir. Hiçbir sınırı bulunmayan bir bağlılık ifadesi Azerbaycan’a bir getirisi olmamakta ve ancak Türkiye ile Ermenistan ilişkileri normalleştiği zaman Türkiye’nin ağırlığı ve hareket kabiliyeti artmakta, Azerbaycan’a daha yararlı bir konuma gelebilmektedir. Bir örnek daha verelim; Türkiye yıllarca Kıbrıs’ta izlediği politikada kendisini Sn. Denktaş ve ekibine bağlamış, küresel gelişmelerden soyutlanarak bu ilişkinin tutsağı haline gelmiştir. Ne zaman ki angajmanı sona erdirmiş ve 24 Nisan 2004 referandumuyla çözüme ‘evet’ demiştir, (beklentisi tam anlamda karşılanmamış olmakla birlikte) o günden bu yana çok daha olumlu bir noktaya gelmiş ve belki en önemlisi Türkiye içinde çözüme gidebilen bir politikanın izlenebileceğini kanıtlayarak önemli bir rahatlık sağlamıştır.
Hiçbir tereddüt yok ki bir yandan bu söylemler kamu oyuna verilirken diğer yandan bu örnek konularda paralel görüşmeler teknik düzeyde sürdürülmekte ve esas sonuca yönelinmektedir. Ermenistan’da Cenevre görüşmeleri veya Annan planının hazırlanışı bu paralel faaliyetlerin birer örneğidir. Ancak sorun algılamadadır. Kamu oyuna verilen demeçler herhangi bir çözümün, ne kadar ülkenin lehine olursa olsun, geriye doğru atılan bir adım ve taviz olarak algılanmasına yol açmaktadır. Bu da siyasetinin politikalarını uygulayabilme yeteneğini sınırlamaktadır. Burada ilginç bir çelişki daha vardır. Türkiye AB veya ABD ile belirli konularda beraber hareket ettiği zaman ‘bağımsızlık elden gidiyor’ eleştirisine tabi tutulmakta ama kendini tümüyle yukarıda örneklenen ilişki türlerine emanet ettiğinde bu bağımlılık addedilmemektedir. Türkiye’nin her gün politikalarını, ana doğrultuyu bozmadan, sürekli yeniden değerlendirmesi gerekmektedir. Türkiye 1990’dan itibaren iki kutuplu dünyanın sona ermesini yanlış okumuştur. İkili dengenin oluşturduğu stabilitenin ortadan kalkması, Türkiye’nin ‘öneminin’ ortadan kalktığına veya azaldığına dair yanlış bir inanca yol açmıştır. Oysa ki durum ve bugün varılan nokta tam tersini göstermektedir. İkili denge içinde Batı dünyasının, kendi eksiklikleri ne olursa olsun, ‘otomatik müşterisi’ olmaya alışan Türkiye 1990lardan itibaren demokrasilerin olmazsa olmaz koşulları nedeniyle önüne konan talepleri karşılamakta güçlük çekmiş ve kendini savunulamaz pozisyonları savunmak duru-munda bulmuştur. Bunun neticesi olarak kapıldığı vehimler gene özgüveninin törpü-lenmesine ve dolayısıyla sorun çözebilme yeteneğinin de azalmasına neden olmuştur.
Bir ülke kendi sorunlarının tanımını eski söylemlerle yapmaya kalkışırsa, iç ve dış dinamiklerin etkisi ile belirli bir aşamadan sonra mevcudu muhafaza edemez. Ya söylemlerini çağın gereklerine uydurarak sorunlarını çözmeye yönelecek veya sorunların ağırlığı altında kırılganlığı artacaktır. Önemli olan, bu seçimin, demokratik bir çerçevede ve sisteme demokrasi dışı müdahaleler olmadan yapılmasıdır. Politikalarını iyi formüle etmiş ve Türkiye için projeler yaratabilen partiler, bu amaçlarını siyasetleri ile sonuca ulaştırabilirler. Tersine, politika sahibi olmanın beraberinde getireceği siyasal eleştirilere bakarak, politikaların gerisine düşmek, kamuoyu tarafından tahminlerin ötesinde olumsuz algılanmakta ve o siyasi parti beklentisini gerçekleştirememektedir.
Türkiye’nin özgüvenini yeniden kazanarak sorunlarını gerçekçi bir değerlendirmeye tabi tutması
gerekmektedir. Bulunduğu sorunlu coğrafya içinde, 72 milyon nüfuslu bir ülkeyi yönetmek tabii ki kolay iş değildir. Türkiye kendisini küresel ekonominin bir parçası haline getirmeyi başarmıştır. Dolayısıyla, küresel siyasetin de bir oyuncusu olması doğaldır. Önemli olan, bu sürecin ‘kendisine rağmen’ değil, kendi beceri ve girişimleriyle ileriye götürülmesidir.

Prof. Dr. Ahmet Aykaç: Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı; Cem Duna: Emekli büyükelçi