Ölümü durduracak beş istek

Hayatının 15 yılı hapiste, 200 günü ölüm orucunda geçen Selim Açan, "Mahkûmların beş isteği var. Daha fazla gecikilmesin" dedi.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

Şu anda içe-ride ve dışarıda ölüm orucunda kaç kişi var?
En az üç yüz kişi var. Bugüne kadar beşi cezaevi dışından tam 24 kişi ölüm orucunda hayatını kaybetti. Kitlesel bir ölüme gidiş söz konusu. Çünkü otuz kişinin hayatını kaybettiği 19 Aralık'taki cezaevi operasyonlarından sonra ölüm orucu ve açlık grevi eylemleri bütün politik tutukluları kapsayan bir boyut kazandı. Yeni katılmalarla olay büyüdü ve genelleşti.
Kaçının durumu kritik safhada?
Tahminime göre, 50'nin üzerinde arkadaş kritik noktada. Eylem şu an itibarıyla bitse bile hayata geri dönüş sınırını aşmış ya da aşmak üzere olan en az 30 kişi var. Onlar hayata dönemezler. Onlar için ölüm kaçınılmaz ya da kaçınılmaza yakın bir olasılık artık.
Sizin eşiniz de ölüm orucuna katılanlar arasında. Eşinizin durumu nasıl?
Eşim ölüm orucunun 191'inci gününde. Durumu kritik olanlar ya Haseki ya da Kartal'a kaldırılıyor. Eşim de salı günü Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı. Annesi görmüş, bilinci açıkmış. Ben geçen pazartesi gördüm. 60 kilodan 26 kiloya düştü. Ağzını ve dilini yaralar kapladı. Bu ona büyük acı veriyor. Kaslardaki aşırı zayıflamadan dolayı da bazı hareketleri yapamıyor. Ağrılardan dolayı günlerce süren uykusuzluk çekiyor.
Ölümleri durdurmak için ölüm orucundakilerin bu aşamadaki talepleri neler?
Beş temel talebimiz var. Biz, kişiyi insan yüzüne hasret bırakan ve her türlü fiziki ve psikolojik saldırıya açık hale getiren F tipi cezaevlerindeki tek ve üç kişilik hücre uygulamasının bitmesini istiyoruz. Birinci talep olarak, 'Hiç olmazsa diyoruz, sabah saat 9'la gece 12 arasında hiçbir önkoşula ya da görevlilerin keyfine bırakılmaksızın aynı koridora açılan hücrelerdeki insanlar birbirleriyle olağan iletişim kurabilsinler. Bu durumda havalandırmada dokuz kişi birbirini görebilsin, birlikte yemek yeyip sohbet edebilsin, satranç oynayıp televizyon seyredebilsin.
Bunun için F tipinde mimari bir değişiklik yapmak gerekiyor mu?
Havalandırmaların birleşmesi gerekiyor. Çünkü havalandırmalar çok dar. Edirne ve Tekirdağ cezaevlerinde kalırken ölçtüm. Dört yanı altı buçuk metrelik duvarlarla çevrili havalandırmaların uzunluğu on, eni de sekiz adım. Eğer 'Mimari değişiklik zaman alır' deniyorsa, o süre geçene kadar hiç olmazsa aynı koridora açılan hücre kapıları sabah 9'dan gece 12'ye kadar açık bırakılsın. Dokuz kişi birbirini görebilsin. İkinci talebimize gelince...
İkinci talebiniz nedir?
F tipinde sadece içedönük bir tecrit yok. Dış dünyadan da tecrit etme uygulamaları var. Tutuklu ve hükümlülerin aileleriyle ve avukatlarıyla görüşmelerinde insanın aklını ve vicdanını isyan ettirecek kısıtlamalar ve çırılçıplak soyuncaya kadar varan aramalar ve aşağılamalar söz konusu. Tutuklu yakınları
fişleme niteliğinde birtakım denetimlerden geçirildikleri için, özellikle devlet memuru olanlar açısından cezaevinde ziyaret çok yıldırıcı. Çünkü bu insanlar, çalıştıkları yer öğrenildiği için işlerini kaybediyorlar. Bir diğer kısıtlama da, her kişinin görüş saatinin planlanmasında ortaya çıkıyor.
Nasıl yani?
Tekirdağ'da yanımdaki hücreye Kemal Erhan adlı genci getirdiler. Kardeşi de aynı cezaevinde farklı bir hücredeydi. Kardeşinin görüş günü salıydı, bununki ise perşembe. Yoksul bir ailesi vardı. İstanbul 'dan salı günü küçük kardeşi görmeye geldikleri zaman Kemal'i göremiyorlardı. Üçüncü talebimiz ise avukatlarımıza çıkarılan engellerle ilgili. Avukatlar cezaevine sanki birer suçluymuş gibi giriyorlar. Meslek ve insanlık onurları aşağılanıyor. Ayrıca yanlarında hiçbir savunma dokümanı getiremiyorlar. Bu da bizim savunma hakkımızı ortadan kaldırıyor. Dördüncü talebimiz, tedavisi imkânsız hastalıklara yakalanmış arkadaşlarımız var. Biz toplu yaşarken bile bunlara çok zorlanıyorduk. Şimdi bu insanlar hücrelere kapatıldılar. Şu anda onlara kimse bakmıyor. Tarafsız ve bilimsel yeterliliğine güvenilen heyetlerin kontrolünden geçirilerek bunların cezaları hiç olmazsa ertelensin, tutuklu olanlar tutuksuz yargılansın, hüküm alanlar hastalık, yaşlılık gibi nedenlerle cezanın infazını altı ay erteleyen 369'uncu maddeden yararlandırılsın. Böylece bu insanlara dışarıda tedavi olma imkânı sağlansın.
Peki beşinci talebiniz nedir?
Beşinci talep olarak da şu anda 50-60 civarında arkadaşın Şartlı Salıverme Yasası'na göre tahliye edilmeleri gerekiyor. Ama 19 Aralık'ta biz saldırıya uğradığımız halde, Emniyet kuvvetlerine mukavemet, cezaevini yakma, yıkma iddiasıyla bazı arkadaşlar tutuklandılar. Bunların arasında 191'inci gününü dolduran Melek Çukur gibi ölüm oruççuları da var. Saydığım bu beş talep gerçekleşirse ve görüşmeler yapılırsa ölüm oruçları biter.
Nasıl bir görüşme yapılacak?
Bakanlığın tam yetkili temsilcilerinin yanı sıra sivil toplum örgütlerinden İnsan Hakları Derneği, Türk Tabipleri Birliği, TMMO, tutuklu yakınları dernekleri TUYAB ve TAYAD'dan birer temsilcinin ve üç büyük ilin baro başkanlarının yer aldığı bir heyet,
ölüm orucundakilerin temsilcisi konumundaki Edirne'deki heyetle görüşürse ve diğer sorunlara da çözüm aranırsa ölüm oruçları sona erer.
Diğer sorunlar dediniz. Onlar neler?
Diğer sorunlar da, 'piyasada serbestçe satılan yayınları okuyabilme hakkı... Cezaevlerindeki tutukluların insani haklarının açıkça tanımlanarak yasal güvenceye kavuşturulması ve bu hakların kamuoyuna açıklanması... 19 Aralık cezaevi baskınlarının bağımsız kurumlarca soruşturulması ve cezaevlerinin izlenmeye açılması gibi istekler.
Siz bu talepleri devletteki görevlilere iletebildiniz mi?
Adalet Bakanı'nıyla ve Cezaevi, Tevkif Evleri Genel Müdürü'yle 14 Nisan günü görüştüm. Onlara F tipinde neler yaşadığımı bizzat anlattım. Bakan bu talepleri değerlendireceğini söyledi. Ama Adalet Bakanı sorunu çözmemekte anlaşılmaz bir inat sergiliyor. Mesela 16'ncı madde değişikliği F tipindeki tecridi gevşetmek bir yana öyle koşullar getiriyor ki, ortak mekândan yararlanmayı görevlilerin keyfine bırakan bugünkü uygulamayı yasallaştırıyor.
Şu anda yüzlerce insan ölüm orucunda ama şu da bir gerçek ki toplum bu konuya karşı çok hassas değil. İnsanların bu trajediyle ilgilenmemesini nasıl açıklıyorsunuz?
Ben cezaevinden çıkalı iki ay oldu. Gördüm ki, insan ilişkileri korkunç kirlenmiş.
İnsanlar, insani değerlere karşı bile kayıtsızlaşmışlar. Garip bir kabuk bağlamışlar. 1980 sonrası izlenen politikalar sonucunda vicdanlar körelmiş. Toplum büyük ölçüde vicdanını kaybetmiş. Toplum sindirilmiş.
Acaba insanların bu ilgisizliğinde bu ölüm orucunu örgütleyenlerin de hatası olmuş olabilir mi, bunu hiç düşündünüz mü?
Bizim hatalarımızın payının olmadığı söylenemez. Geçmişte 'koğuş sistemi' diye adlandırılan cezaevleri döneminde yaptığımız hataların ve yaşadıklarımızı topluma anlatmadaki yetersizliğimizin elbette bunda payı var. Ama şu da var ki, bizim yanlışlarımız topluma abartılarak yansıtıldı.
Geçen aralık ayında ölüm oruçlarının başında kamuoyu bu konuda daha hassastı. Aydınlar devreye girmişti. Gazetelerde bu haberler geniş yer buluyordu. Adalet Bakanı ölüm oruçlarını durdurabilmek için isteklerin büyük kısmının kabul edildiğini açıkladı. Birçok insanın hayatını kurtarmak mümkünken, neden ölüm oruçlarını o zaman bırakmadınız?
Bana göre de orada politik bir hata yapıldı. O noktada, 'Her ne kadar devletin verdiği sözleri tutacağı konusunda güvensizlik içindeysek de, Adalet Bakanlığı'nın toplumsal bir mutabakat sağlanmadan hücre tipi cezaevlerine geçilmeyeceği sözüne bir şans tanımak için eylemimizi askıya alıyoruz ve gelişmeleri gözleyeceğiz' denebilirdi. Ama arkadaşlarımız, devletin sözlerine olan güvensizliği daha öne çıkararak sorunun diğer yönlerini gözden kaçırdılar. O dönemde ölüm oruçları genel değildi. Ölüm orucunu yürüten üç örgüt vardı. Onların taleplerini paylaşıyorduk ama, onlar bu eyleme zamanlama bakımından erken ve isabetsiz bir tarihte başlamışlardı.
Sanki Adalet Bakanı'nın önerilerinin reddedilmesi kamuoyunun bu olaya gösterdiği dikkatin dağılmasının dönüm noktası oldu. Bu saptamaya katılıyor musunuz?
Evet. 19 Aralık'ta insanın tüylerini her yönüyle diken diken edecek bir katliam yaşandı ve ne acıdır ki toplumdan buna doğru dürüst bir tepki, gür bir ses bile çıkmadı. Tabii ki söylediğinizin payı oldu, ama bu duyarsızlığın bütün sorumluluğu da içeridekilere yıkılmamalı. Aydınlar ve sivil toplum örgütleri bu trajediye kayıtsızlar. Bizim hatalarımızı öne çıkararak vicdanlarını rahat ettiriyorlar.
O sırada, ölüm orucunun düzenleyicileri arasında, 'bu önerileri kabul edelim, insanların hayatlarını da kurtarırız' diyenler olmadı mı?
Oldu. Tanığıyım. Diğer örgütler eylemin askıya alınmasını, eğer sözler tutulmazsa birlikte eyleme başlanmasını, ölüm oruçları 40'ıncı gündeyken, can kayıpları henüz olmamışken önerdiler.
Sonra o korkunç cezaevi baskınları oldu. Çok sayıda insan öldü. Böyle bir gelişmenin olabileceğini önceden düşünmüş müydünüz?
Tahmin ediliyordu.
Şu anda hapishanelerde hayat şartları nasıl peki?
Bugün hücre tipinde kapınız her an açılabilir, sudan bahanelerle 15-20 gardiyan tarafından vahşice dövülebilirsiniz. Eskiden toplu haldeyken buna cesaret edemiyorlardı. Kendimizi savunabiliyorduk. Nitekim 14 Nisan'da Edirne cezaevinde üç kişilik hücrede kalan Tuncay Güner ölüm orucunun 125'inci gününde dövülerek öldürüldü.
Bugünkü önerileriniz kabul edilirse, hapishanelerdeki hayat şartlarında nasıl değişiklikler olacak?
Köklü değişiklik olacağını sanmıyorum. Çünkü bu bir mantalite sorunu. Yöneticiler ve görevliler, politik tutukluları yok edilmesi gereken düşmanlar olarak görüyorlar. Adalet Bakanlığı da onları uyuşturucu bağımlısı hastalar gibi görüyor. Bu yüzden 'ıslah ve iyileştirme programı' uygulamak istiyor.
Ölüm oruçlarını durdurmak için öne sürdüğünüz talepleri hangi ölçülere göre belirlediniz?
Artık çağdaş infaz sistemi bir düzeye ulaştı. Birleşmiş Milletler 'in sözleşmelerini
içeren uluslararası bir standart var. Buna göre bir insanı hapsetmek zaten cezanın kendisidir. Bunun ötesinde verilen bir cezaya, yapılan bir eziyete baraj oluşturmak istiyoruz biz.
Eğer devlet bu önerileri kabul etmezse ne olacak?
Ölümlerin sayısı artacak. Ölümler,sessizliğin
ve duyarsızlığın artık sürdürülemeyeceği boyutlara yükselecek. Belki 100'lere, 150'lilere çıkacak. Geçen her saat bu ölümlerin geometrik olarak artması riskini taşıyor. Bakın, ben onların içinden geldim. Onların düşünce ve duygularını, bizi bu eyleme mecbur eden koşulları ve uygulamaları biliyorum. Başka yol bırakılmadı bize. Hiç kimse bu eylemin asgari insani ve demokratik talepler karşılanmadan biteceğini beklemesin.
Adalet Bakanlığı ölüm oruçlarının gerçek nedenlerini ve talepleri hep sakladı. Bugünkü taleplerimizin hangisinin kabul edilemez olduğunu çıksınlar kamuoyuna açıklasınlar. Biz çözümün nereden geçtiğini söylüyoruz. Ama buna bile aldırılmıyor, kayıtsız kalınıyor. Hâlâ geride kalmış talepler öne çıkarılıyor.
Siz, devlet yöneticilerinin ölüm oruçlarını durdurmak için anlayışlı davranacakları ve insanları kurtarmanın devleti yönetenlerin görevi olduğunu hatırlayacakları konusunda ümitli misiniz?
Devleti yönetenler hakkında insani ve demokratik hiçbir umudum yok.
Toplumun vicdanına güveniyor musunuz peki?
Evet. İnsanlardaki vicdan körelmesine rağmen ben 'insanlığa' güveniyorum. İnsanlardaki vicdanın eninde sonunda harekete geçeceğini ümit ediyorum. Yalnız bütün korkum, o vicdan maalesef hep geç harekete geçiyor. 96'da da böyle oldu. Toplumun vicdanı harekete geçtiğinde 12 kişi ölmüştü.
Peki siz ne kadar ölüm orucunda kaldınız?
Hayatımın 200 gününden fazlası açlık grevlerinde geçti. Fakat sağlığımdaki bozulmalar nedeniyle on yıldır arkadaşlarım benim açlık grevine katılmamı engelliyorlar. 19 Aralık'tan sonra arkadaşlarımdan gizli açlık grevine başladım ama sekizinci günde mide kanaması geçirdim. Arkadaşlarımın ısrarı sonucunda ben tedaviyi kabul ettim.
Nasıl karar verdiniz ölüm orucuna katılmaya?
Yaşadığınız öyle bir şey ki, yedi kaburganız kırılıncaya kadar dayak yiyorsunuz. Sonra hücreye gittiğinizde size bunu yapanların elinden bir şey alıp yemek istemiyorsunuz. Bırakın uğruna ölümü göze aldığınız görüşlerinizi ve değerlerinizi, insan olarak kendinize saygınız varsa, orada o yemeği almak size dünyanın en onur kırıcı şeyi geliyor. Bunun sonunda da bu kadar rahat ve olağan bir biçimde 'Ben artık yemiyorum' diyorsunuz işte.
Siz ölmeye hazırlanırken, milyonlarca insanın buna aldırmadan yaşamaya devam ettiğini gördüğünüzde ne hissettiniz peki?
Dışarı çıktığımdan beri ölümlerin durması için çabalıyorum. Ben bir çözüm gücü değilim.
Ben, kamuoyundan gizlenen bir çözüm imkânının
varlığını göstermeye, bunun insani, demokratik karakterine işaret etmeye çalışıyorum. Çünkü bugün gelinen noktada sorunu çözmek atla deve değil artık.
Selim Açan NEDEN?
Şu ana kadar hapishanelerdeki ölüm oruçlarında 24 kişi öldü. Ben bunları yazarken ya da siz bunları okurken belki yeni insanlar ölüyor olacak. Toplum olarak bu trajediye epey mesafeli ve duyarsız durduğumuz bir gerçek. Bu tavrımızda, ölüm oruçlarını örgütleyenlerin yanlış politikalarının ve yanlış kararlarının rolü olduğu da açık. Ama ne olursa olsun, genç insanları aldırmazca ölüme bırakmamız için bu bir mazeret olamaz. Ölüm orucundakiler, bugün ölümleri durdurmak için taleplerini beşe indirdi. Bunlar F tipi cezaevlerindeki hayatın günlük işleyişinin insani olarak düzenlenmesini amaçlayan istekler. Politik ya da ideolojik bir yanı yok bu isteklerin. Biz bu istekleri, hapishaneden yeni çıkan Selim Açan ile konuştuk. Hayatının 200 günü açlık grevlerinde geçen ve 15 yıl cezaevinde yatan 47 yaşındaki Selim Açan, Ankara Hukuk Fakültesi'ni dördüncü sınıftan terk etmiş. Şu anda kendi eşi de 191 gündür ölüm orucunda olan Selim Açan "Bizim hep geride kalmış taleplerimiz öne çıkarılıyor.
Bugünkü taleplerimizin hangisinin kabul edilemez olduğunu açıklasınlar" diyerek toplumun vicdanına ve Adalet Bakanlığı'na sesleniyor. Türkiye'de insanların vicdanının hep geç harekete geçtiğini söyleyen Açan, "Bu vicdan bu kez geç kalmasın" diyor.