'Oruç tutmadım diye tuvalet temizledim'

'Oruç tutmadım diye tuvalet temizledim'
'Oruç tutmadım diye tuvalet temizledim'
Dersim'de yetimler de yurtlara yerleştirilmiş. O dönem yurda verilen Alevi bir kız, yetiştirme yurdunda namaz kılmadığı ve oruç tutmadığı için cezalandırıldığını anlatıyor.
Haber: TARIK IŞIK - tarik.isik@radikal.com.tr / Arşivi

12 Eylül’ün ‘Dersim’e irşat’ politikasının temelini dini eğitim ve asimilasyon oluşturuyordu. 5 bin çocuğun imam hatip okullarına gönderilmesinin yanında bir de yetimler vardı. Yetim çocuklar da Tunceli’de açılan yetim yurdunda yine dini eğitime tabi tutuldu. Radikal’in ulaştığı, bugün devlet memuru olduğu için isminin yazılmasını istemeyen ‘Alevi kız çocuğu’ da o günlerde yetim yurduna gönderilenlerdendi.
12 Eylül darbesinden sonra asker, hasta babasını evden almış, birkaç gün sonra geri getirmiş. “Ayakları çok şişmişti” diyor. Birkaç gün sonra da babası ölmüş. ‘Alevi kız çocuğu’ hayat hikâyesini şöyle anlatıyor:

“5 kardeştik. Annemin okuma yazması yoktu. Babam öldükten sonra iyice maddi sıkıntı çekmeye başladık. Annem benimle birlikte bir kız kardeşimi bakamadığı için Çocuk Esirgeme Kurumu’na verdi. 18 yaşına kadar burada kaldım. 1983-84 yıllarında 13 yaşındaydım. Yetiştirme yurdundan Tunceli Merkez’deki camideki Kuran kursuna götürülürdük. Bu gidiş-gelişlerimiz bir dönem sürdü. Gündüzleri ve geceleri yetiştirme yurdunda kalıyorduk. Ama her akşam 6’dan 9’a kadar camiye, Kuran kursuna gidiyorduk. Gitmek isteyip istemediğimizi bize soran olmadı. Yurtta Tunceli’nin hemen hemen her yerinden gelen çocuklar vardı. Başörtüsü verdiler bize. Camide hoca bize aptes, namaz, İslam dersleri veriyordu. İçimizde direnenler, öğrenmek istemeyenler vardı. Ben de öğrenmek istemiyordum. Direndiğim için çok dayak yedim. ‘Sizi topluma kazandıracağız, bu öğrendikleriniz sizin iyiliğiniz için’ diyorlardı. Anlamıyordum. ‘Biz kayıp mıyız ki bizi topluma kazandıracaksınız?’ diyordum. Orucu, herhalde bizdeki alışkanlıktan ancak 12 gün tutabildim. Daha fazlasını tutamadım. Aslında tutmak da istemedim. Bunun için tuvalet temizleme cezası vermişlerdi.”

Cami kampanyası
Vali Kenan Güven döneminde Dersim’de köylere cami, mescit yaptırma furyası başladığını söyleyen araştırmacı Mesut Özcan, o dönemdeki politikayı şöyle tarif ediyor:

“Ancak gerek cami ile mescit binası gerekse Kuran kursu binası olarak köylerde yaptırılan yapılar hiçbir zaman Tuncelililer tarafından ilgi görmedi. Örneğin, eski adı Türüşmek olan günümüzdeki adıyla Aktuluk Mahallesi’nde yaptırılan mescit, yapıldığı günden itibaren samanlık olarak kullanılmaya başlandı. O dönemi hatırlayan köylüler, valinin bu mescidi kendi isteği ile yaptığını, kendilerinin hiçbir zaman böyle bir isteklerinin olmadığını söylediler. Benzer bir manzaraya Mazgirt ilçesinin Lazvan Köyünde de karşılaşıyoruz. Burada, yapının yanına bir de minare konmuş. Gelen imam için lojman yapılmış… Ancak cami, tıpkı Aktuluk Mahallesi’ndeki gibi samanlık olarak kullanılıyor. Lazvan köylülerinin anlattığına göre, bir süre sonra buraya bir imam da atanmış. Köylüler, ‘İmam geldi. Köylülerle hiçbir ilişkisi olmadı. Köylülerin de ona ilgisi yoktu… Hiç kimse camiye gitmiyordu. Önce her gün düzenli olarak ezanı okudu. Ancak günler geçtikçe, ezanı okuma sayısını azalttı. Sonra günde bir sefere kadar indirdi ezan okuma işini… Bir süre sonra da köy kahvesine gelip bizlerle ilişki kurmaya başladı. Bize alıştıkça, cami yerine kahveye geliyordu’ diye anlatıyorlar köylerindeki camiye gönderilen imamın hikâyesini. Ovacık’taki camiye de bitirildiği tarihten sonra imam atanmış. Ancak o da tıpkı Lazvan imamı gibi köylülerle ilişki kuramamış, onları camiye getirmeyi başaramamış. Şimdi orası da boş ve samanlık olarak kullanılıyor. Köyde yaşayan bir Alevi dedesi, bu yapıyı cemevi olarak kullanmak için çeşitli başvurularda bulunduğunu söyleniyor.”

‘İşi hazır’ diyerek çocuğu aldılar
Mesut Özcan, araştırmalarında vatandaşların çocuklarını isteyerek göndermediklerini tespit etmiş. Özcan, “Adının açıklanmasını istemeyen F.B.’nin annesi, gelen görevlilerin çocuklarını ‘gelecekte işleri hazır olacak, biz onları okutup memur yapacağız’ dedikleri için götürdüklerini söyledi” diyor. Özcan, aynı annenin görevlilerin Kuran kurslarından ya da imam hatip okullarından söz etmediklerini de aktarıyor. Özcan görüşmeleri ile ilgili de şu notları aktarıyor: “F.B. de, gönderildiği Ankara Beypazarı Kuran kursuna gidinceye kadar nereye götürüldüklerini bilmediğini, götürüldükleri Beypazarı’nda, Kuran Kursu yetkililerinin kendileri için para topladıklarını söyledi. F.B. bütün çabalara rağmen asimile olmadığını söylüyor. Ovacık’ta yaşayan H.Y. ise bir yıl İstanbul ’da bir Kuran kursunda kaldığını, ardından da medreseye gönderildiğini anlattı. H.Y., ‘Köye döndüğümde oruç tutuyor, namaz kılıyordum. Köylüler karşı koyunca bunlardan vazgeçtim. Bu yüzden psikolojik tedavi de gördüm”diyor.

‘Bas bas bağırıyoruz, Kürt yoktur, Kürt Türkü vardır diye...’
‘İrşat Konferansları’nın ses kayıtları Dersim’e yönelik asimilasyon politikasının darbeyle birlikte yeniden nasıl hız kazandığını da gösteriyor. 11 Nisan 1983’te Doğu İrşat Ekibi’nin Pertek’te düzenlediği konferansta Vali Kenan Güven, salonu dolduran Dersimlilere gerçekte ‘Kürt Türkü’ olduklarını şöyle savunuyor: “Değerli arkadaşlarım, bir bölgede çatlaklıklar nerede varsa, şer kuvvetleri bu çatlaklıkları rahat bulur. Bu bölgemizde de bu çatlaklık iki yerde işlenmeye müsaittir. Birincisi Alevi-Sünnilikte, birisi Kürtlük-Türklük’te. Devlet görevlisi olarak, bu memleketin neferi olarak, bu memleketin sahibi olarak, bunların çatlaklık vesilesi olmamasını sağlamak da yükümlülüğümüzdür. Üzerini örtmek, çatlayan duvarın üzerini alçıyla, sıvayla kapatıp yıkılmasını beklemektir. Bakın arkadaşlarım, ikisine de şöyle kısacık değinecek kadar değineceğim. Birisi tarihimize bakın, tarihimizde mezhep kavgaları ne zaman başlar? Mezhep kavgaları 4. halifeden sonra başlar. 300-350 sene, 600 sene sonra başlar. Öyleyse bu kavga din kavgası değil, bu kavga saltanat kavgası. Bu kavga nerelere kadar gidiyor? Bu kavga Arap-Pers kavgası, Pers-Osmanlı kavgası, neyi kullandırıyor? Dini kullandırıyor? Bu kavga o zaman başlıyor. Şimdi bu kavgaya alet olmak, hangi kutupta olursa olsun büyük sorumluluktur. İster Sünni kesimde, ister Şii kesimde olsun. İster Alevi olsun, ister Hanefi olsun. Eğer bir reddediş, bir kabul etmeyiş varsa, suçlu ikisidir. Nasıl kabul etmezsin? Allah’ı bir, peygamberi bir, Kuran’ı bir olan bir kitleyi nasıl kendinin dışında tutmak istersin? Allah’ı bir, peygamberi bir, kitabı bir olan bir kitleye nasıl yanaşmazsın? Nasıl birleşmezsin? İkincisi Kürtlük-Türklük davasıdır. Kürtlüğü ayrı bir ırk olarak göstermek istiyorlar. Kürt kelimesinin Kıpçak sözlüğünde karşılığı ‘ayva’dır. Kaşgarlı Mahmud’un Divanı Lügat-it Türk’ünde ‘kayın ağacı’dır, sağlam, kayın ağacı. Yenisey kitabelerinde ‘kar yığını’dır. Çığ, kaygan kar kümesidir. Moğollarda ‘soylu, cesur’ anlamında kullanılmıştır. Bas bas bağırıyoruz… Kürt yoktur, Türk vardır… Oğuz Türkü, Kırgız Türkü, Kıpçak Türkü, Moğol Türkü gibi, Kürt Türkü vardır.”

‘İrşat’ın temeli dini eğitimdi
‘İrşat’, doğru yolu gösterme, aydınlatma’ anlamına geliyor. İrşat Konferansları da 12 Eylül’den sonra Doğu Anadolu ağırlıklı olmak üzere İç Anadolu’da da yapıldı. Darbeci generaller, İrşat Konferanasları’nı Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren uygulanan asimilasyon politikasının bir devamı olarak görüyordu. Konferansların temelini ‘dini ve milli’ değerlerin öğretilmesi oluşturuyordu.