"Polis bariyerine kurutmalık biber asan teyzeler umudu diri tutuyor"

"Polis bariyerine kurutmalık biber asan teyzeler umudu diri tutuyor"
"Polis bariyerine kurutmalık biber asan teyzeler umudu diri tutuyor"
Yazar Murat Özyaşar, Diyarbakır'da gündelik hayatı artık tek kelimenin, 'savaş'ın belirlediğini söylüyor. Hergün pencereden derin bir karanlığa baktıklarını söyleyen Özyaşar, "Polis bariyerine 'kurutmalık biber' asıp tüm iktidar aygıtlarını allak bullak eden teyzelerin güzel aklı ise umudu diri tutuyor" diyor. 
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

RADİKAL - Diyarbakırlı bir yazar Murat Özyaşar, çatışmaların tam kalbinde tanık olduklarını tek bir cümleyle özetliyor: "Son bir aydır ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir 'karanlığa' bakıyoruz pencerelerimizden."

Ayna Çarpması adlı ilk kitabıyla 2008 Haldun Taner Öykü Ödülü ve 2009 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü kazanan Özyaşar'ın bölgeye dair izlenimleri şöyle: 

Gündelik hayat nasıl gidiyor? Gündelik, rutin hayatı sürdürmek hâlâ mümkün mü?

Gündelik hayatın tek bir belirleyeni var: Savaş!

O gün için kaç ekmek almanız gerektiğini siz değil; sokakta geçen toma, akrep ve kirpi gibi askeri araçların sayısı, tankların, topların, mermilerin sesi, bir dağın kandilini söndürmeye kalkan savaş uçaklarının gürültüsünün şiddeti belirliyor. Üstelik sadece alacağınız ekmek sayısını da değil, ekmek almaya giderken kullanacağınız güzergâhı, o güzergâhta aklınıza gelenleri, aklınızdan geçenlerle başınıza gelecek olanın mutlak ittifâkını, kalbinizin ritminin hızını da belirleyen tek bir şey var: Savaş!

Bu sözcüğün yerine başka bir sözcüğü ikâme ettiğimizde ise her şeyin değişeceği aşikâr. “Acz” sözcüğüyle “mucize” sözcüğü aynı köktenmiş, bugünlerin mucize sözcüğü ise: Barış!

Gündelik hayat diyorduk değil mi: İçinde devletin ve isyanın geçtiği uzun bir cümle!

Çevrenizde neler olup bitiyor, evinizin penceresinden görünenleri, salonunuzda duyulanları, size anlatılanları bizimle paylaşır mısınız?

Son bir aydır ne zaman biteceğini bilmediğimiz bir “karanlığa” bakıyoruz pencerelerimizden.

İnsanlar sabah sabah Ortadoğu’yu, akşam akşam yine Ortadoğu’yu konuşuyor. Çünkü savaşın bitip bitmeyeceğinin Ortadoğu’nun durumuna bağlı olduğunun herkes farkında. Sözün hâkim olduğu bir coğrafyada yaşamak ise herkesin dileği.

“İstikrâr”la büyüyen tek yerin mezarlıklar olduğuna tanıklık etmek kaygı verici. Polis bariyerine “kurutmalık biber” asıp tüm iktidar aygıtlarını allak bullak eden, belki de özerkliğini en önce ilan eden teyzelerin güzel aklı ise umudu diri tutuyor. 

Herkesin dudağında ise yanıtı o belirsiz soru var: N’olacak?

Bir yazar, sanatçı için bunlar nasıl günler. Bu yaşadığınız durumda, sokağa çıkma yasakları ve silah sesleri altında yazmak mümkün mü, nasıl yazılıyor?

Dilin canlı bir varlık olduğunun, sözcüklerin doğup yaşayıp öldüğünün, kimi zaman da anlam kaybına uğradığının öğretildiği bir dersten çıkıp, Diyarbakır’da anne ve babaların boynu büküklüğüne bakınca, savaşın sözcüklerin anlamını da değiştirdiğini görmek mümkün. Çünkü “Kimdir artık öksüz” sorusuna “öksüz artık annesi ölen çocuk değil, savaşta çocuğu ölen annedir.” “Peki kimdir artık yetim” sorusuna “yetim artık babası ölen çocuk değil, çocuğu savaşta ölen babadır,” dediğimiz günlerden geçiyoruz. Sözcüklerimizin anlamı değiştiğine göre, yazgımız ve yazımız da bundan nasibini alacaktır.

Türkçenin ötekilerini düşünüyorum kaç zamandır. Türkçeye imge dilini katan Yahudi Bilge Karasu’yu, Türkçeye destan dilini katan Kürt Yaşar Kemal’i, “o yıllarda ülkemizde çeşitli hükümlerle, yetmiş iki dilden ikisi yasaklanmıştı: ikincisi Türkçe” diyen Zaza Cemal Süreya’yı.  Ve Türkçenin bütün ötekilerinin Türkçeyi kullanma biçimindeki “aşırılıkları”nı…

Bu şair ve yazarların dili nasıl da hassasiyetle kazdıklarını, buna mecbur hâllerini düşünüyorum.

Sonra da dili kazmakla toprağı kazmak arasındaki fark nedir diye sorup duruyorum.

Siz bir entelektüel, yazar olarak ne hissediyorsunuz? Geleceğe nasıl bakıyorsunuz?

Kara, karanlık günlerden geçiyoruz. Ateşin düştüğü bir karanlık bu. Ve ateş düştüğü yeri aydınlatır, diye düşünüyorum.