Rejim köylüyü memurlaştırdı

Siz, 'Köylülük ne zaman manşet olur' başlıklı bir yazı yazmıştınız yıllar önce.
Haber: Neşe DÜZEL / Arşivi

Siz, 'Köylülük ne zaman manşet olur' başlıklı bir yazı yazmıştınız yıllar önce. Doğrusu o sıralarda kimse tarımın bir gün gazetelere manşet olabileceğini düşünmüyordu. Bugün ise tam da sizin söylediğiniz gibi tarım gazetelere manşet oldu. Siz tarımın bir gün manşet olabileceğini o zaman nasıl sezdiniz?
Eğer iktisatla ilgili bir akademisyenseniz ve Ankara 'nın değil de ülkenin gerçek gündemiyle ilgiliyseniz, Türkiye 'nin en büyük sorunlarından biri olarak ilk anda nüfusun yarısını oluşturan köylülüğü görürsünüz zaten.
Son günlerde tarımla ilgili krizler yaşıyoruz. Buğday krizinden sonra bir de tütün kriziyle sarsıldık. IMF'nin çıkmasını şart koştuğu Tütün Yasası'na, Bakan Yüksel Yalova'nın karşı çıkmasıyla piyasalar geçen hafta gene dalgalandı. Acaba ekonomik kriz günden güne hafifleyeceğine, gün geçtikçe derinleşiyor mu?
Türkiye iflas etti. Ankara'daki zevat, petrol bulabildiğimiz ve henüz elektrikler kesilmediği için yaşadığımız krizin derinliğinin farkında değil. Oysa IMF'ye verilen stand-by anlaşmasına bakılırsa, işlerin fevkalade iyi gitmesi halinde bile enflasyonumuz 2003'te ancak yüzde 15 olacak. Eğer Kemal Derviş'le ilgili şahsi kıskançlıklar bu şekilde devam ederse, Türkiye Irak'a ya da Afganistan'a döner. Dünya, 'Bunlar laf anlamıyor, bunlara güvenilmez' dediği anda, Türkiye en acil ihtiyaçlarını bile ithal edemez duruma düşer. Türkiye büyük bir krizin eşiğinde.
Bugün büyük bir tarım sorunuyla karşı karşıyayız. Bu sorunu nasıl çözeceğimizi de doğrusu pek bilemiyoruz. Siz bu sorunu yıllar önce yazdığınıza göre, bugünlerin geldiği o zamandan belliydi. Sizce neden hiçbir tedbir almadı ülkeyi yönetenler? Sizin görmüş olduğunuz gerçekleri yöneticilerin görmemiş olması mümkün mü?
Mümkün değil. Yedinci ve sekizinci kalkınma planları bizdeki tarımın akıldışılığı konusunda aynı tespitlerde bulunmuş ama yıllar içinde hiçbir şey yapılmamış. Çünkü bu sorunu çözmek, siyaseti meslek edinenlerin tercih ettiği bir şey değil. Bir kere tarım sorununun çözülmesi için milyonlarca insanın şehirlere gelmesi lazım. Bu da, geniş makro planlarla ülkede bir devrim yapmak demek. Halbuki köylünün köyde sefalete terk edilmesi siyasetçi açısından hiç risk taşımaz. Vergi verenlerin parasıyla vergi vermeyenlerin oyunu satın alırsınız ve Ankara'da keyif çatarsınız. Nitekim OECD'nin 2001 Tarım Raporu'nda bu açıkça görülüyor. OECD ülkelerinin tümünde tarıma verilen sübvansiyonlar azalırken, bir tek Türkiye'de yükseliyor.
Bizde köylü, yetiştirdiği mahsule devletin daha fazla para vermesini istiyor. Neden köylünün en büyük ve en önemli müşterisi devlet? Niye etrafta devletten başka büyük müşteri yok?
Çünkü bu rejim köylüyü de memurlaştırmış. Köylü, devletten geçinme mantığını çok fazla benimsemiş. Kendini devletin taban fiyatlarına endekslemiş. Eğer bir ülkede paylaşımı devlet yapıyorsa, o ülkenin fertleri emeklerini dünya standartlarında değerlendirecek bir atılım içine girmez, devletin kölesi olurlar. Türkiye'de 20 milyon çalışan nüfusun 11 milyonu tarımda bulunuyor. Resmi rakamlara göre devlette iki buçuk milyon memur ve işçi var. Bu yanlış. Çünkü 11 milyon köylü de devlette çalışıyor. Sonuçta devletin para ödediği 13.5 milyon adam var bu ülkede. Bizdeki köylü sayısı AB ülkelerinin tamamından fazla. Dünyanın en büyük tarım ihracatçısı olan 260 milyon nüfuslu ABD 'nin bile 3.5 milyon köylüsü var. Bizde ise nüfusun yarısı köylerde yaşıyor. Oysa İngiltere'de köylülük 1750'de bitmiş. Bugün nüfusunun ancak yüzde 1.2'si köylü. AB ülkelerinde köylülüğün nüfusa oranı en fazla yüzde 5'lerde dolaşıyor.
Peki bizim gibi 70 milyonluk bir nüfusu doyurabilmek için ne kadar köylüye ihtiyacımız var?
Türkiye'de tarımda çalışan on milyon köylünün çağdaş şartlarda bir milyarlık nüfusu beslemesi ve ihracat da yapması gerekirdi. Yetmiş milyonluk Türkiye aslında 300 bin kişiyle doyar. Bu sayıyı geri bir ülke için uçuk görebiliriz, ama hiç olmazsa altı milyon gizli işsizi tarımdan çekelim ve çalışan köylü sayısını 11'den 4 milyona indirelim. Biz bugün köylülük açısından 110 yıl önceki Fransa düzeyindeyiz. Nüfusu bize yakın olan Fransa'da bugün 800 bin köylü var. Ama Fransa 'eğer bu rakamı 300 bine indiremezsek, bilgi çağını yakalayamayız' diyor. Üstelik Türkiye'nin de imzaladığı GATT ve Uruguay Round anlaşmaları köylülüğün sübvansiyonunu kaldırmaya yöneliktir. On yıl içinde köylülük dünyanın hiçbir yerinde korunmayacak. 'Gelişmiş ülkeler köylülüğü koruyorlar' deniliyor, doğru değil. Bu destek giderek azalıyor. Bizde ise artıyor.
Köylümüzün mahsulünü, hiç devlete muhtaç olmadan, ziraat odaları ya da kurulacak örgütler vasıtasıyla dünyaya satması mümkün olabilir mi peki?
Buğdayını satamaz. Köylünün hem toprak yapısında hem de seçtiği üründe problem var. Miras hukuku değiştirilmediği için Cumhuriyet boyunca bu topraklar çok bölündü. Köylünün büyük bölümünün toprağı beş hektarın da altına indi. Bu Türk köylüsünün çoğunluğu sürünüyor demektir. Ayrıca çoğunluk tahıl ve buğday eker. Buğday ekince de zaten zenginleşilmez.
Niye?
Buğday çiftçisi, yüz dekarlık bir alan için yılda 37 gün çalışır. Çalışan nüfusunun yarısı tarımda olan bir ülke, bu kadar az çalışma isteyen bir ürün ekemez. Türkiye'nin bu lükse tahammülü yoktur. Üstelik tarımda çalışan bu 11 milyon insanın altı milyonu da aile yanında ücretsiz çalışan gizli işsizdir. Buğday zengin ülkelerin ürünüdür. Çünkü bu ülkelerin tarımdaki işgücü bizdeki gibi yoğun değildir. Buğdayı mesela Kanada eker. Genç kızlar bir günde eker, bir günde de kaldırır. Ama bizim tarım lobisi bu kadar verimsiz bir tarımın üzerinde hiç durmaz.
Tarım verimli kılınmadan Türkiye'nin önünü açılabilir mi?
Açılamaz. Cumhuriyet, 76 yılda kendi topraklarını sulayabilecek, 'sulu tarım'a geçebilecek altyapıyı yapamadı. Hâlâ iklimden medet umuyor. Oysa İsrail çölde cennet yarattı. Sulu tarıma geçilmeyince de tahıl ekiyorsunuz tabii. Bu da dünyada para etmiyor. Üstelik dünyanın en verimsiz tarımına sahibiz biz. OECD rakamlarına göre, Türkiye'de çalışan nüfusun yüzde 45'i tarımda olmasına ve milli gelirin yüzde 13'ü kadar sübvansiyon almasına rağmen bu yoğun işgücü yıllık zenginliğimizin ancak yüzde 13'ünü üretiyor. Yani hiçbir şey katmıyor. Bu oranı gördükten sonra herkesin bayağı polemikleri bırakıp, Türk tarımının nasıl verimli olacağını tartışması lazım.
Siz, Türkiye'deki çalışan nüfusun, yani 20 milyon kişinin yarısının tarımda çalıştığını söylüyorsunuz. Devlet, bu on milyon insanın ürettiğini alacak paraya sahip mi?
Tüm üretimi satın aldığınız vakit, başta köylü olmak üzere Türkiye'yi fakirleştirirsiniz. Çünkü bu parayı borç almak zorundasınız. Bu borcu ödemek için de para basarsınız ve enflasyon yaratırsınız. Bu enflasyon köylüye geri döner ve onu daha da yoksullaşır.
Devlet köylünün mahsulünü almazsa, köylü zengileşecek mi?
Bu bir anda değişecek bir hadise değil. Taban fiyatları bu kesimi hiç bir zaman zenginleştiremedi. Devletin verdiği paralar köylüyü yoksulluktan kurtarmıyor. Sadece büyük toprak sahipleri ve aracılar büyük paralar kazanıyor. Türk tarımının ağır sorunları sadecepara konuşularak çözülemez. Bu bir makro politikadır. Kalkınma planlarında bu insanlara beceri kazandırılması önerisi var mesela. Ama köylü lobisi bu önerilerin takipçisi değil. Bunlar sadece taban fiyatların belirlendiği dönemde, çadır tiyatrosuna müşteri toplayan cazgırlar gibi bağırıyorlar. Köylünün yolsulluktan kurtulmasını, Türk halkının zenginleşmesini sağlayacak hiçbir temel sorunu tartışmıyorlar. Oysa bu sorunun çözümü için tarımdaki altı milyon gizli işsizin artık yavaş yavaş kontrollü bir şekilde kentlere gelmesi sağlanmalıdır. Tabii bütün bunlar iki yüz yıl önce olması gereken hadiselerdi ama...
Peki köylü nüfus Türkiye'nin ihtiyacı olan ürünleri mi yetiştiriyor, yoksa ne yetiştireceğine Türkiye'nin ihtiyacını hiç göz önüne almadan mı karar veriyor?
Türkiye'de inanılmaz yalanlar var. 'Türkiye tarımda kendi kendine yeten dünyada yedi ülkeden biridir' derler. Kimse de 'Kardeşim her Türk vatandaşı günde 2 bin 500 kalori alırsa, süt, tereyağ, meyve, sebze yerse o zaman da sahiden Türkiye kendi kendine yetiyor mu' diye sormaz. Türkiye sadece tahılda kendi kendine yetebilir. Ama bu kadar tahılla beslendiğiniz vakit de, protein almadığınız için 'tahıl budalası' olma tehlikesi vardır. Bir de Türkiye'nin kaynakları çok zengindir derler.
Değil midir?
Bor dışında bir zenginliği yoktur. Bütün akarsuların toplam debisi yani saniyede akan metreküp su bir Nil Nehri kadar etmez. Su kaynaklarımız Irak'tan azdır. Türkiye iki dertten musdarip zaten. Bir ikiyüzlülükten. Polatlı'da gördük. Üreticiye doğrudan yardım yapılacak diye herkes köylü yazıldı. Herkes hak etmediği bir paranın peşinde bu ülkede. Türkiye'nin
ikinci büyük hastalığı da, kendisini tanımaktan ödü patlıyor. GAP'ta Hollandalılar bizim toprakların analizini yaptılar, bizim devlet hâlâ yapmadı.
Bu nasıl bir sonuç yaratıyor?
Biz, bu topraklarda ne yetişir, alternatif ürünler nelerdir, hangi ürün bize yeryüzünde daha fazla para getirir bilmiyoruz. 'Amerika bizi aç bırakmak istiyor, kendi ürünlerini bize satacak. Gıda stratejik unsur' gibi laflar üretiyoruz. Oysa biyoteknolojiyle dünyada açlık, yoksulluk bitiyor. Artık böcek yiyen gübre imal ediliyor. Teknoloji o kadar büyük verim sağlıyor ki, sadece tarım değil sanayi de ömrünü dolduruyor. Hindistan dünyanın en aç ülkesiydi. Biyoteknoloji devrimine uydu ve orada artık açlık konuşulmuyor.
Çağdaş bir yapıya kavuşabilmek için tarımdaki nüfusu başka alanlara nasıl kaydırabileceğiz, bu mümkün mü?
Bu konuyu Fransa'da ve İspanya'da inceledim, bence mümkün. Fransa, 1960'larda tarım sorununun çözümü için işe önce tarımın hukuksal tanımını yapmakla başladı. Türkiye'de ise hâlâ bir tarım yasası yok. Tarımda işveren kimdir, kim marabadır, kim geçici işçidir, kaç saat çalışır, ne vergi
öder, işletme neye denir, emeklilik hakkı nedir, bütün bu düzenlemeler yok. Bu ülkenin yarısı 76 yıldır yok sayılıyor. Bence önce işe hukuksal çerçeveyi çizmekten başlamalıyız.
Neden siyasetçiler tarımla ilgili sorunların çözümünü tartışmıyor?
Çünkü bu aynı Güneydoğu sorunu gibidir. Devlet oradaki aşiretleri de hiç tartışmadı. Aşiret beylerini kontrol
ederek Kürt sorununu kontrol edeceğini zannetti. Beyleri kontrol edemeyince de Kürt sorunu müthiş bir noktaya geldi. Halbuki devlet aşiretlerdeki insanları vatandaş yapmaya sıvansaydı, Güneydoğu'daki felaketi yaşamazdık. Köylülük meselesi de böyle.
Nasıl?
Eğer siyasiler, köylülük sorununu çözmeye çalışsalardı, günlük hayatlarında karşılarına büyük problemler çıkacaktı. Halbuki köylüleri köylerde saklayarak keyifli hayat sürdüler. Türkiye'nin nüfusunun yüzde 45'inin hâlâ tarımda olmasında, Türkiye'yi yönetenlerin hepsinin büyük vebali var. Hiçbiri bundan utanmadı. Siyasetçiliği geçim kapısı haline getirdikleri için büyük sorunları çözmenin, ülkeyi kalkındırmanın peşine düşmediler. 1960'larda Demirel 'Türkiye'nin en büyük sorunu köylülüktür' deseydi 2001'de biz başka bir noktada olurduk. Ama o 1990' da, 'Kim ne verirse 5 bin lira fazlasını vereceğim' diyerek köylü oyunu almaya kalktığı için biz 2001'de 60'takinden daha beter durumdayız.
Türkiye köylülük sorununu çözemeden başka sorunlarını çözebilir mi?
Köylülük sadece bir ekonomik fakirlik değil, bir zihniyettir de. Bu, dünyayı algılamakta zorlanma demektir. Bu zihniyeti aşmadan Türkiye sorunlarını çözemez. Türkiye'nin bugün en önemli sorunu köylülüktür.
Ziraat odaları köylü için daha çok para istiyor ama aynı zamanda bu kesimin verimsiz çalıştığını da kabul ediyor. Niye bu birlikler yeni çözümler üretmiyor sizce?
Onlar, köylünün sırtından geçinen siyasetçilerin etkin olduğu birimlerdir. Köylülüğü isitismar eden siyasetçilerin lojistik destekleridir. Onlar köylüleri temsil etmezler. Etselerdi, 7'nci ve 8'inci kalkınma planlarında söylenenlere sahip çıkar, bunların yapılması için lobi oluştururlardı.
Tarım sorunlarını bugün çözmeye karar versek, bu çözümün gerçekleşmesi ne kadar zaman alır?
Dünya köylülüğü bitirmek istiyor. Eğer Türkiye bu yönde irade gösterirse, dünya bize tahminimizden daha fazla yardım eder ve 20 yılda köylülük çok farklı noktaya gelir. Ama Ankara mevcut sistemi devam ettirmek, köylülüğü korumak istiyor. Türkiye'de çözümleri engelleyen çok güçlü bir 'saray yapısı' var. Bizdeki Osmanlı artığı askeri yapılanma, köylüleri köylerde tutarak kendi iktidarını güvence altına alıyor. Siyasetçi de bu yapının türevi olduğu için buna karşı çıkmıyor. Köylülerin çoğunlukta olduğu toplumlarda tepkiler gelişmez, birey ortaya çıkmaz, demokrasi arzusu yükselmez. Öyle bir toplum demokratik haklar peşinde koşmaz, faiili meçhuller peşinde gitmez, Susurluk'a kafa kaldırmaz, askeri darbelere ses çıkarmaz...
Mehmet Altan NDEN?
Türkiye, 'köylülük' diye bir sorunu olduğunu, bütün tarih boyunca ilk kez böylesine bir ciddiyetle fark etti. Bu sorunun, Türkiye'nin gelişmesi önünde nasıl büyük bir engel olarak durduğunu gördü. Gördüğünden de biraz dehşete düştü. Çünkü, tarih boyunca birikmiş ve çözümü giderek zorlaşmış devasa bir sorunla, karşı karşıya olduğunu anladı. Bu soruna Türkiye'de ilk dikkati çekenlerden, iktisat profesörü ve yazar Mehmet Altan'la Türkiye'deki tarım ve köylülük sorununu konuştuk. Köylülük sorunu çözülmeden Türkiye'nin diğer
sorunlarının halledilemeyeceğini söyleyen Prof. Mehmet Altan'ın 1998'den beri bu konuda çok sayıda araştırma ve yazısı var. İstanbul Üniversitesi İktisat Politikaları Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Mehmet Altan'ın bu yazıları
'Köylüler ne zaman manşet olur' adıyla bir kitapta toplandı. Bu hafta piyasaya çıkan kitap, Prof. Altan'ın yayımlanmış dozukuncu kitabı oluyor.