Rum ustanın son çırağı

İstiklal'e çıkan Bekâr Sokak'taki Stüdyo Ali'ye giren kravatlı, takım elbiseli müşteri "Fatih Sultan Mehmet'in fotoğrafı var mı?" diye sordu.
"Elbette var" dedi Ali Özdeniz.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

İstiklal'e çıkan Bekâr Sokak'taki Stüdyo Ali'ye giren kravatlı, takım elbiseli müşteri "Fatih Sultan Mehmet'in fotoğrafı var mı?" diye sordu.
"Elbette var" dedi Ali Özdeniz.
Bu kadar kesin yanıt beklemeyen müşteri, belki de ilk önce sormak istediği, ancak çekindiği soruyu sordu: "Peki, bütün Osmanlı padişahlarının fotoğraflarını bulabilir miyim sizde?"
Hiç tereddüt etmeden yanıtladı Özdeniz: "Elbette var. Ancak bana bir saat süre vermelisiniz. Bir saatte bulurum hepsini."
İlk duyuşta gerçeküstü gelen bu konuşmanın geçtiği Ali Özdeniz'in 'Stüdyo
Ali'sini görseniz hiç de şaşırmazsınız. Çünkü 'Stüdyo Ali'nin dört bir yanından tarih ve geçmiş akıyor. Mustafa Kemal'in hemen her yaşına ait görüntüler, geçmişte ve bugün görev yapan kuvvet komutanları, Zeki Müren, Türkan Şoray'lar, Yılmaz Güney, Deniz Gezmiş'ler, Galatasaraylı Metin Oktay ile Beşiktaşlı Yusuf'lar yan yana asılı.
Aslında yalnızca kendi çektiği karelerle yetinmemiş Ali Özdeniz, Beyoğlu'nda geçirdiği 48 yılda 'hayatı biriktirmiş'.
Ali Özdeniz bitirdiğini söylediği 'hayat üniversitesi'ne Kayseri'de başlamış. Küçük yaşta ailesini yitirdiği için 10 yaşında Zincidere Yetiştirme Yurdu'nda bulmuş kendini:
"Ben okumadım. Büyüktüm. Sınıfa girmedim. Okula gitmeyenleri yurt yönetimi sanata veriyordu. Ben de fotoğrafçılığı çok seviyordum. Kayseri'de bir fotoğrafçının yanına girdim. Ustamın 6x6 makinesini alabilmek için günlerce yalvardım. Çalışanların parasını usta verirse bankaya yatırıyorlardı. 17 yaşımda öğretmenime 'Ben İstanbul'a gideceğim' dedim. Bir kere görmüştüm ve çok beğenmiştim bu kenti. Hocam gitmemi istemedi. Ben kararlıydım. İş bulacağıma da inanıyorum. Profesyonel fotoğrafçı olmuşum. Rötuş falan da yapıyorum. Zeytinburnu'nda bir yurt var. Geldim İstanbul'a, o yurtta gizlice kalmaya başladım. İkinci gün yakalandım. 'Git, burası otel mi' diye kovdular beni. Yurdun karşısında bir mezarlık vardı. Orada saklanıyor, öğretmenler gidince gizlice yurda giriyordum. Başka çarem yok, Kayseri'ye dönsem, kime gideceğim. Kimsem yok ki."
Sokaklarda iş aradı
Artık İstanbul kazan, Ali kepçe iş aramaktadır. Zeytinburnu'ndan çıkar, yürüye yürüye Sirkeci'ye, oradan Tünel'e, Beyoğlu'na çıkar her fotoğrafçıya "İş var mı" diye sorar. Cebinde Kayseri'deki çalışmalarından biriktirdiği 300 kuruş vardır. Her gün iş aramak 10 kuruşa mal olur. Parası bitecek diye ödü kopmaktadır. Bir gün Bekâr Sokak'a, yani bugünkü dükkânının olduğu sokağa girer. Merdiven altında bir fotoğrafçı vardır. Umudu kırık bir biçimde Leonidas Metagargis'e "İş var mı" diye sorar. İşte o an kaderi değişir. Metagargis çırak olarak alır Ali Özdeniz'i yanına. Artık bir otelde kalacak yeri, beş kuruş yevmiyesi ve her gün ustasının verdiği bir öğün yemeği vardır.
"Ben 1956'da geldim İstanbul'a. 6-7 Eylül olaylarının üzerinden bir yıl geçmişti. Başladım Rum ustanın yanında çalışmaya. Sonra askerlik geldi. Hozat'a gittim. Askerlikte de en zoruma giden, herkese mektup gelmesi, bana da hiç gelmemesiydi. Kimsem yok ki, kim gönderecek... Ancak bir gün posta dağıtılırken adımı okudular. Bana da mektup gelmişti. Gönderen de benimle aynı fotoğrafçıda çalışan Yorgo'ydu. İçine cevap yazayım diye pul da koymuştu. Günlerce koynumda taşıdım mektubu. Çok sevinmiştim. Bitmesin diye 10 günde okudum."
Askerlik dönüşü yine Rum ustası Metagargis'in yanında çalışmaya başlar Ali Özdeniz. Ancak 1964 geldiğinde Türk tebaalı olmayanların sürgünü başlar. O günleri anlatırken, hüzün derin bir çizgi olarak geçiyor yüzünden:
"Benim usta bura tebaalıydı ama hep arkadaşları gidiyordu. 'Ben de gideceğim' dedi. Zaten çocukları da Yunanistan'a gitmişlerdi. Yuvaları dağılmıştı adamların. Sevgi bulamamışlardı. Oysa İstanbul'un simgesiydi onlar. Bana 'Sen iyi çocuksun' dedi 'Başka bırakacağım bir şey yok. Sana dükkânımı bırakıyorum'. O da yoksuldu zaten. Bir agrandizör, bir de Agfa 36'lık makinesi vardı. Ben hep onun eski elbiselerini, ayakkabılarını giyerdim. Beni Ortodoks kiliselerine, Rum okullarına götürdü. Papazlarla, okul müdürleriyle tanıştırdı. 'Bu çocuk yurtta büyümüş. Ben yanıma aldım, ama şimdi gidiyorum, buna sahip çıkın' dedi. Ağlaşarak ayrıldık."
Konuşmanın burasında derin bir iç geçirip "Toprağı bol olsun" diyor Ali Özdeniz.
Artık dükkân sahibi bir fotoğrafçıdır. Kiliselerde, Rum okullarında fotoğraflar çekmektedir. Artık işleri açılmıştır. Para kazanmaya başlamıştır. O yıllara ilişkin bir de iddiası vardır:
"Benim tanımadığım, fotoğrafını çekmediğim, parasını almadığım Rum yoktur; eğer İstanbul'da yaşamışsa..."
Artık ekonomik olarak da kendisine gelmiştir. Yunanistan'a ustasını ziyarete gider. Giderken de yeni elbiseler, rakılar, sucuklar, pastırmalar götürür ustasına. "Haydi" der "Sana sözüm vardı, para kazanınca seni İstanbul'a götürecektim. Birlikte dönelim."
Ustasını ziyaret
Ancak ustası dönmek istemez. Birkaç kez daha ziyaretine gider ustasını Yunanistan'a. 1991'de ölüm haberini alır.
Geçmişten kalan en belirgin iz Beyoğlu'nun bir zamanlar ne kadar güzel olduğuydu Ali Özdeniz'in. Bugünlerde Beyoğlu'na çıkmak bile istemiyor. Rumların bol olduğu, pazar günleri herkesin en güzel giysileriyle kiliseye gitmek için İstiklal Caddesi'ne çıktığı günleri özlemle anıyor.
"Beyoğlu'ndaki bütün konsolosluklara da çalıştım yıllarca. Patrikhane'nin de fotoğrafçılığını yaptım, Sovyet elçiliğinin de. Ama en tehlikeli yıllardı. Orada fotoğraf çektikten sonra MİT'ten gelip sorarlardı. Biz film bulamazdık. Şimdi dijital çağı başladı, fotoğrafçılık bitti. Röntgen filmiyle gelin fotoğrafı çekerdik. Sinemacılardan film alır onları kasete sarardık. Hatta bir gün sinemacılardan aldığım filmle bir gelin fotoğrafı çektim, filmde kovboy çıktı. Meğer bana ham film yerine çekilmiş film vermişler. Ama o yıllarda Kurtuluş Kulübü vardı, İmroz Kulübü vardı. 15 günde bir yemek verirlerdi. Boğaz'da da Rumlar vardı, Adalar'da da. Komşulukları güzeldi. En iyi komşularım Rumlardı."
Bekâr Sokak'taki dükkânı Stüdyo Ali'de yıllarca eline geçen tüm fotoğrafları biriktirmiş Ali Özdeniz. Yılmaz Güney'in film setlerinde görüntü almış. Türkan Şoray'ından Fatma Girik'e kadar tüm Yeşilçam yıldızlarının fotoğraflarını çekmiş.
Şu andaki stüdyosu da tam bir 'anılar denizi'. Yılmaz Güney'in, Deniz Gezmiş'in, Mahir Çayan'ın duvarlarda asılı fotoğraflarını sorunca "Açma o konuyu" diyor "İçimi acıtıyor. Gerçek milliyetçilerdi onlar. Şimdikiler öyle mi, hepsi çakal."
Artık stüdyosunu kapatma kararı almış Ali Özdeniz. Yıllarca biriktirdiği belgeyi, fotoğrafı da doğru değerlendirecek kurumlara dağıtmak istiyor. 70'i aşkın yaşına rağmen dinç ve genç görünümü "Dijital çıktı, fotoğrafçılık öldü" derken biraz dalgalanıyor.
Yunanistan'a göçen Rum Metagargis ustanın son çırağı da işi bırakıyor. Hayatımızın renkleri bizden habersiz bir bir uçup gidiyor. Geriye yaşanmışlıklar kalıyor.