'Sabah 04:30'da uyandırılıp kafanıza silah dayandığını düşünün'

'Sabah 04:30'da uyandırılıp kafanıza silah dayandığını düşünün'
'Sabah 04:30'da uyandırılıp kafanıza silah dayandığını düşünün'
Gazeteci Gülşen İşeri'nin Küçükarmutlu'daki evi 20 Ağustos sabahı saat 04.30'da polis tarafından basıldı.  Üzerine uzun namlulu silah  doğrultulan İşeri, yaşadıklarını Radikal'e anlattı
Haber: SERDAR KORUCU / Arşivi

RADİKAL - 20 Ağustos sabahı İstanbul ’da bir DHKP-C operasyonu düzenlendi. Ajanslardan geçen bu haber pek çok medya kuruluşu için “sıradan”dı. Ne de olsa Küçükarmutlu’nun kendine “biçilmiş kaderi” buydu. Tıpkı Gazi Mahallesi ve Okmeydanı gibi…

Farkı ise evi arananlar arasında bir gazetecinin, Gülşen İşeri’nin de olmasıydı. Sabah 06:00’da sosyal paylaşım platformu Facebook üzerinden yaptığı paylaşımında “Onlarca özel harekat polisleri arama yapma gerekçesiyle hepimizi yere yatırıp kafamıza uzun namlulu silahlar dayadı. Evet evet, abartmıyorum; şu anda kulaklarımda 'yatın yere` diye bağıran bir ses var...” diyordu. Böylece de daha geniş yer buldu.

90’larda evi gecekondu olduğu için basılan İşeri ailesi için bu baskın ilk değil. Ancak sonuncusunun etkisi daha büyük olmuş. Gülşen İşeri, “Uzun namlulu silah bana doğrultulduğunda “Tamam buraya kadarmış” dedim. İlk kez ölüm korkusunu, ailemin taranacağı endişesini yaşadım. Ne de olsa bugün “vur emri” ile yargısız infaz yapabilen bir polis gücü ile karşı karşıyayız” diyor.

İşeri, Küçükarmutlu’nun operasyonların hedefi haline gelmesinin semtin “biçilmiş kaderi” olarak görülmesine de tepkili: “Bir sabah uyandırılıp kafanıza silah dayandığınızı düşünün. Buna alışılabilir mi? Biz bu korkuya da, ölüme de, öldürülmeye de alışmadık alışmayacağız. Bu Küçükarmutlu’nun da kimsenin de kaderi olmamalı.”

20 Ağustos sabahı Küçükarmutlu’daki evinizde ne yaşandı?

Sabah 04:30 civarıydı. Evimizin kapısına sert bir şekilde vurulmaya başlandı. İlk düşünebildiğim “Ne oluyor?” sorusuydu. Başka bir şey yoktu aklımda. Zaten çok da yorgundum. “ Türkiye ’de işçi olmak” üzerine yaptığımız bir proje için geçen hafta Karadeniz’deydim. Bir hafta sonra ilk kez gece 11’de eve gelmiştim. Uyandım ama odamın penceresinden bile bakmaya cesaret edemiyordum. Demir kapının dışındakilerse kıracakmışçasına vurmaya devam ediyordu. Ellerinde demir çubuklar ya da kalkanlar olduğunu çıkan seslerden anlıyordum. Kapıya doğru yöneldiğimde annemi gördüm. Kapıyı açmıştı. Koridorda kalkanlar ve arkalarında onlarca özel harekat polisi vardı.

Siz ne yaptınız?

Gecenin sabaha döndüğü 04:30’da kapınıza vurularak uyandırıldığınızı, annenizin kafasına silah dayandığını gördüğünüzü düşünün. Ne hissederseniz, tam da onu hissettim. Sonrasında sıra bana geldi. Uzun namlu kafama dayanmıştı. Bizi kalkanlarla evin karanlık bir odasına doğru itiyorlardı. “Yere yatın” diye bağırıyorlardı. Biri “Işık nerede?” diye soruyordu. Babam ve ablamı da getirdiler. Sonrasında ışığı yaktılar.

Aklınıza ilk gelen neydi?

Ölüm. Başka bir şey düşünemezsiniz ki? Evinizin bir odasında kalkanlarla dolu silahlı özel güvenlikler tarafından sıkıştırıldığınızda aklınıza başka bir şey gelmiyor.

Bu aslında Küçükarmutlu için de sizin için de ilk de değildi.

Evet. Bizim ev gecekonduyken 1990’lı yıllarda da baskına uğramıştı. Aynı kareyi yaşıyordum.

Farkı neydi?

Bu kez ölüm korkusu vardı. O zaman da aynı şekilde evimize girilmişti. Başımıza silah dayanmıştı. Sorgudan da geçmiştik. Bu kez sorgu olmasa da ölüm tedirginliği vardı.

Neden daha fazla korkunuz vardı?

Son günlerde duyduklarımız, yaşadıklarımız nedeniyle. 1990’lar da acı dolu yıllardı ama İç Güvenlik paketinin polise verdiği yetkileri iyi biliyorum. “Vur emri” ile yargısız infaz yapabilen bir polis gücü ile karşı karşıyayız. Bölgeden gelen haberleri hepimiz biliyoruz, duyuyoruz, görüyoruz. Bu nedenle uzun namlulu silah bana doğrultulduğunda “Tamam, buraya kadarmış” dedim kendi kendime. İlk kez ölüm korkusunu, ailemin taranacağı endişesini yaşadım. Kim bilir belki biraz dirensek o silahlardan biri patlayabilirdi de.

Direnmeyi aklınızdan geçirdiniz mi?

O an bunu düşünemiyorsunuz. Zaten uykudan yeni uyanmışsınız. Önce başınıza ne geldiğini kavramaya çalışıyorsunuz. Karşınızdakilere “Bir dakika, ne oluyor?” bile diyemiyorsunuz. Karşınızdakilerin de tam istediği bu. Korku kültürünü size yaşatmak ve sirayet ettirmek. Mesela şu an neden yazdıkları tutanakları imzaladık niye direnmedik diye sorguluyorum. Ama o an inanın aklınıza bu gelmiyor.

Aranızda diyalog geçti mi?

Özel harekat polisi çıktıktan sonra arama ekibi geldi. Onlara arama emirlerini sorduk. Bir kadını aradıklarını söylediler. 40-50 dakika boyunca evimizi aradılar. İşin ilginç yanı arama şekilleriydi. Madem bir kadını arıyorlardı neden evdeki poşetlerin içini bile araştırma gereği duydular? Çekyatların altına bir kadın nasıl saklanabilir ki ya da bir çekmecenin içine? Bütün bu aramadan sonra tutanak tuttular. Suç unsuru bulunamadı yazıldı.

O sırada başka evlere de baskın yapılıyor muydu?

Tabi. Ama bizim aklımız üst kattaki ağabeyimin evindeydi. Orada 4 ve 7 yaşında iki çocuğu da var. Tek bir isteğimiz oldu, onların uyandırılmaması. Neyse ki çocukların uykusu o kadar derindi ki o kadar gürültüye uyanmadılar.

Komşularınızın evlerinde neler yaşandı?

Küçükarmutlu’da yaklaşık 20 eve girdiler. Bazı evlerde o sırada kimse olmadığı için kapıları kırıldı. İçerisi darmadağın edildi.

Operasyonla ilgili bilgi verildi mi?

Daha sonra operasyonun Mersin’dekinin devamı olduğunu anladık.

Yani Küçükarmutlu bir sonraki adımdı?

Evet. Benim evde olmam da bir tesadüftü aslında. Sonuçta Karadeniz’den bir gün sonra da dönebilirdim.

Eğer bir gün geç dönseniz Küçükarmutlu’ya düzenlenen baskın bu kadar haber olur muydu?

İşin acı yanı bu. Olmazdı. Ben operasyonun hedefinde yer alan Küçükarmutlu’da yaşayan bir gazeteci olduğum için buradaki şiddete tanıklık ettim. Öte yandan “Küçükarmutlu’ya baskın” haberinin sıradanlaştırılmasının da farkındayım. Bize sunulan baskın fotoğraflarından, görüntülerinden başka bir şey görmezsek, emniyetin duyurularından başka açıklama okunmazsa bu operasyonlar neden ilgimizi çeksin ki? Halbuki madalyonun öteki yüzü var. Orada yaşayan insanların yaşadıkları bir gerçeklik bu. 20 Ağustos’taki baskında da ben olmasam yine sıradan bir habermiş gibi, “Küçükarmutlu’da DHKP-C operasyonu” denilerek geçiştirilecekti.

Bu bölgenin “biçilmiş kaderi” gibi görülüyor değil mi?

Evet. Tam da bu. Küçükarmutlu’nun kaderinde operasyonlar varmış gibi görülüyor. Bir tanıdığım bu olaydan sonra bana “E siz alışık olmalısınız” dedi. Olmuyor! Bir sabah uyandırılıp kafanıza silah dayandığını düşünün. Buna alışılabilir mi? Alışsak korkmazdık zaten. Biz bu korkuya da, ölüme de, öldürülmeye de alışmadık, alışmayacağız. Bu Küçükarmutlu’nun da kimsenin de kaderi olmamalı.

Yaşananlar geçmişteki acıları hatırlatıyor mu?

Bu olay en çok da annemi etkiledi. Onun üzerine yürüdüler. İlk silahı onun başına dayadılar. 90’larda evimize yapılan baskında da bu olmuştu. Politik mahallelerde yaşamanın bize getirdiği bu yükü taşımak istemiyoruz.

Neden hedef olarak Küçükarmutlu seçiliyor?

Ben yıllardır kentsel dönüşümün hedefinde olan mahallelerdeki hikayelerin peşindeyim. İşte tam da bu nedenle hedefte oluyor Küçükarmutlu. Burada 90’larda ağır bir gecekondu yıkımı gerçekleşti. O yıkımda amcamı kaybettim. Bu süreçte herkes o kadar politikleşti ki ülke gündemine oturdu. Ölüm oruçlarının merkezi oldu. Böyle olunca da burası “kriminal” bir sorun hale getirilmek istendi. Terörize edildi. Gazi Mahallesi ve Okmeydanı gibi.

Baskın sonrasında hayatınızda ne değişti?

Ailece bir sonraki aşamayı düşünüyoruz. Annem “Bir daha gelirlerse bize ne yaparlar?” diye soruyor. Kimseye bu korku yaşatılmamalı.