Seksen bir bin üç yüz, Moda

Seksen bir bin üç yüz, Moda
Seksen bir bin üç yüz, Moda
Adresini ezbere bildiğimiz Barış Manço'nun evi, ölüm yıldönümünde gece de açıktı. Koridorda Burak Kut'u, tuvalette Soner Arıca'yı gördüm.
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ / Arşivi

Evde yapılan nişanlar gibi… Hani yer açılsın diye menteşelerinden sökülen kapılar balkona, kirlenmesin diye rulolanan halılar sökülmeyen tek kapı olan yatakodası kapısının arkasına dizilir. Çocuklar, kuruüzümlü kurabiyeleri kemirip koştururken ha bire çarpışıp düşer, süslü eltiler kısık gözlerle birbirini süzer, büyük dayı tuvaleti arar, babaanne olayla hiç ilgisi yokmuş gibi kenarda oturup bütün bu hengâmenin bir an önce bitmesi için fısır fısır dua eder.
Ev tam öyle. Barış Manço’nun, müze haline getirilen evinde, 14. ölüm yıldönümü sebebiyle yapılan anma töreni çok kalabalık. Koridoru dönünce Burak Kut’la çarpışıyor, rahmetlinin banyosunu Soner Arıca ile beraber inceliyorsunuz. Çocuklar, ayağında galoşlarla haşır haşır merdiven inen Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’e çarpıp yuvarlanırken, yağmuru yiyince sönen ucuz fönleriyle Kadıköylü anneler Batıkan Manço’nun odasını küçük, salonu ferah bulmakla meşgul.
Barış Manço’nun evini gezmenin, rahmetliyi anmanın ötesinde şöyle bir önemi de var: Biz çocukken bu ev, dışarıdan çok gizemli görünürdü. Barış Manço’nun ünlü 34 BM 777 plakalı cipinin durduğu garajı, siyah demir parmaklıkları, kış bahçesi, ön bahçesi, çatı katı ile filan tam bir saray yavrusu gibiydi. Bizim evlere hiç benzemiyordu. Barış Manço 7’den 77’ye’de her hafta evinin adresini açık açık söyler, “81300 Moda” der, güya orası neredeyse bizimmiş de gibi hissettirirdi. Ama tam da bu davet, bu kısacık adres, ulaşılmazlığın yol tarifiydi. 81300 Moda, bir nevi Kafdağı demekti. Bizim evin adresi olduğundan çok çok daha uzun gelirdi. Cemal Süreya kendisi için “Kadıköy İskelesi’ne en yakın yerde yaşayan Türk şairi” der ya, Barış Manço da, iskeleye ‘en uzak’ yerde yaşayan Türk müzisyeniydi.
Saray yavrusunu biraz da bu duygularla gezdim. Barış Manço’nun zımbalı deri ceketlerine, kovboy çizmelerine, kemerlerine, yüzüklerine baktım. Ne kadar çok fotoğraf makinesi varmış. Çok güzel resimler yapmış. Bedri Rahmi’ninkileri andıran natürmortlar çizmiş. Hiç bilmiyordum, afişler tasarlamış. Zaten kostüm ve aksesuvarlarını da kendi tasarlarmış. Bütün bu ayrıntılarda o vakitler yurtdışına çıkabilen bir insan olmanın etkisi büyük. Barış Manço, daha buralarda yokken Paris’ten sintisayzırlar getirebilen biri.
Bu, yurtdışından bir şey getirme meselesi çocukların oyuncaklarında da görülüyor. En çok, Doğukan Hazar ile Batıkan Zorbey’in oyuncaklarının sergilendiği vitrinde takılıyorum. Ne güzel Lego’ları, plastik kol saatleri, spor ayakkabıları varmış. Onlar yaşıtlarının, evine gidip oyun oynamak istedikleri çocuklardanmış.
Çocukların odasında genç bir kadın gözleri dolu dolu, “Burada ne anılarım var benim” diyordu. Yaşlı bir teyze, “Rahmetli yaşasaydı kesin bir asansör yaptırırdı” diye söylenerek merdivenleri çıkmaya çalışıyor, bir grup genç siyah küvete oturmuş fotoğraf çektiriyordu.
Barış Manço, “Kendimi cacık gibi hissediyorum” dediği, Ahmet Bey’in ceketinden, Mehmet Ağa’nın çizmesinden söz ettiği şarkılarıyla kıymetli bir müzisyendi. Esnafı, terziyi överdi. 60’larda Türkçe müzik yapan herkes gibi Anadolu’yu kazıp bulduğu sözcüklerden yazdığı öyküleri, Amerika’dan getirttiği gitarla çalardı. Salonuna koyduğu kuyruklu piyanoyla Batı’ya, duvarına astığı ‘eski yazı’yla Doğu’ya selam verirdi. Çikita muz desenli kravatı, mahalle terzisine diktirdiği gömleğin üzerine takardı. Ev, bütün bu ‘bir aradalığı’ göstermesi bakımından da önemli.
Eve, daha doğrusu müzeye gitmek isterseniz kapılar pazartesi hariç her gün 09.00-17.00 arası açık.