'Siyasal-sosyal yaşama eşit ve özgür katılım yasası' çıkarılmalı

*'Af' kelimesi sürecin önünü açan bir kavram olmadığı için 'Siyasal ve sosyal yaşama eşit ve özgür biçimde katılım yasası' olarak adlandırılacak bir düzenleme sürecin sonunda gündeme gelmelidir *Nüfus Kanunu'na geçici bir madde eklenip, herhangi bir nedenle istedikleri adı kullanamayanlara, bir yıl süreyle nüfus müdürlüklerine müracaat ederek ad değiştirme imkânı sağlanmalıdır




Sezgin Tanrıkulu'nun kürt meselesinde hukuk ve adalet yazı dizisi devam ediyor:


4.Hakikat komisyonları, belli bir ülkede geçmişte ordu veya diğer devlet güçleri ya da silahlı muhalefet örgütleri tarafından işlenmiş ağır insan hakları ihlallerini araştırmak üzere kurulan organlar olarak tanımlanırlar. Başka bir deyişle, “hakikat komisyonları, ağır siyasal şiddet durumları veya iç savaşla yüz yüze kalmış toplumlara, geçmişle eleştirel bir şekilde hesaplaşma konusunda yardımcı olmak amacıyla oluşturulmuş araştırma organlarıdır.” Hakikat komisyonları genelde, bir ülkedeki geçiş süreci esnasında veya bunun hemen sonrasında kurulurlar. Ulusal hakikat komisyonları genelde devletin yürütme organı tarafından, nadiren yasama organınca kurulur ve himaye edilirler.
Bu çerçevede yaşananlara bakıldığında, iç çatışma ortamına yaklaşan bir tahribat-travma yaratan sorunun çatışma boyutu, bu sorundan bağımsız-bağlantılı bir biçimde ancak hakikat komisyonları ile birlikte esaslı bir biçimde ele alınabilinir. Yasal bir düzenlemeden önce; Anayasa’nın 98/2. maddesi uyarınca kurulan meclis araştırma komisyonlarının görevlerinin belli bir konuda inceleme yapmaktan ibaret olduğu dikkate alınarak; yasama organı içinden ve dışından uzmanların katılımı ile oluşacak ve görevi, hakikatleri araştırmak, ortaya çıkarmak ve adaleti sağlamak için önerilerde bulunmak ile sınırlı olacak komisyonların kurulması için TBMM bir tutum almalıdır.
5. Diyarbakır Cezaevi 1980’den sonra zulmün simgesi oldu. Yaşanan zulüm 19801984 döneminde binlerce kişinin işkence görmesi ve onlarca tutuklunun ölmesi ile doruk noktasına ulaşmış ise de bu cezaevi her dönemde insan hakları ihlalleri bakımından ürkütücü bir konumda oldu. Bu yönü ile dünyadaki en kötü cezaevleri arasında sayıldı. 24 Eylül 1996’da 10 tutuklu ve hükümlünün ölümü, 23 tutuklu ve hükümlünün ağır bir biçimde yaralanması vakıası da henüz yargıda sonuçlanmadı. Bu cezaevinde yaşananların, halen süren silahlı çatışma sürecinin başlamasına neden olduğu değişik kesimlerce hep ifade edildi.
Demokratik açılım sürecinde, telafi edici adım olarak yapılacak işlerin başında kuşkusuz Diyarbakır cezaevinin bu işlevine son vermek gelmektedir. Ancak bu adım kentsel bir işlev nedeni ile değil bizahati cezaevinin açıklanan bu niteliği nedeni ile yapılmalıdır. Bu konudaki çağrılar da dikkate alınarak Diyarbakır cezaevi, birçok işlevi içinde barındıracak insan hakları müzesine dönüştürülmelidir.

‘Pişmanlık yasası’ çözüme katkı sağlamıyor
6. Demokratik açılım ile birlikte yapılması gerekenlerden biri de, barış ve uzlaşı için siyasal suçlar için, mevcut yargılamaları ve kesinleşmiş mahkûmiyetleri de kapsayacak biçimde yasal düzenleme yapmak olmalıdır. Daha önce yürürlüğe sokulan ve ‘pişmanlık’ yasaları olarak adlandırılan düzenlemelerin sorunun çözümüne katkı sağlamadığı çok açık bir biçimde uygulama ile anlaşılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 221. maddesindeki ‘etkin pişmanlığa’ ilişkin düzenleme de kalıcı çözüm için yeterli bir düzenleme değildir. “Af” kelimesi de bu sürecin önünü açan bir kavram olmadığından, siyasal suçların bütün sonuçlarını ortadan kaldırıcı nitelikte “Siyasal ve Sosyal Yaşama Eşit ve Özgür Biçimde Katılım Yasası” adlandırılacak bir düzenlemenin daha birkaç yılı alabilecek bu sürecin sonunda gündeme gelmelidir.
7. Toplantı ve gösterilere katıldıkları iddiasıyla yakalanan, tutuklanan ve cezalandırılan çocukların yargı süreçleri bir bütün olarak toplumda derin kırılmalara neden olmakta ve bu adaletsiz uygulamalar kamuoyunda geniş bir biçimde sorgulanmaktadır. Öncelikle yapılması gereken çocukları, yargı sistemi ile karşı karşıya getirmeden, çözümler üretmek olmalıdır. Bir vesile ile yargı ve buna bağlı kurumlarla karşı karşıya gelen çocukların maruz kaldıkları uygulamalardan geri dönüşleri neredeyse olanaksız hale gelmektedir. Bu konuda diğer düzenlemelerin yanında öncelikle yapılması gereken TBMM Başkanlığı’na sunulan ve Terörle Mücadele Kanunun 9 ve 13. maddelerinde değişiklik öngören yasa teklifinin öncelikle yasallaşmasını sağlamak olmalıdır.

Kürt meselesinde yasal öncelikler
Yaşanan mağduriyetleri giderici mekanizma ve düzenlemeler dışında, sorunun çözümünde yol açıcı yasal düzenlemelerin de öncelikler olarak ele alınması gerekmektedir.
8. İfade özgürlüğü : 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın ifade özgürlüğü ile ilgili olumsuz düzenlemelerinin etkileri yargı kararları ile ortaya çok net bir biçimde çıkmıştır. TCK yürürlüğe girmeden önce Diyarbakır Barosu‘nun hazırladığı görüş, eleştiri ve önerileriler de yasanın diğer olumsuz yönleri ile birlikte ifade özgürlüğünü sınırlayan 215, 216, 220/8, 288, 301 ve 305. maddelerinin mevcut haliyle düzenlenmemesi gerektiğini belirterek;
‘Muğlâk ve soyut bir düzenlemeyi içeren tasarının ifade özgürlüğü alanına yenilik getirmediği, düşünce ve ifade özgürlüğünü sınırlandıran, siyasal ve toplumsal muhalefeti dar bir kalıp içine sokmaya çalışan, demokrasinin çoğulculuk ilkesini ortadan kaldıran bir sistemi tercih ettiği, tasarının bu haliyle otoriteyi kutsadığı ve ayrıca suç tanımı belirgin hale getirilmediği için, uygulayıcıların sübjektif değerlendirmelerine açık bir ortam yaratacağı ve bununda düşünce-ifade özgürlüğü bakımından yeni sorunlar ortaya çıkaracağı’ görüşleri kamuoyu ile paylaşılmıştı.

TMK madde 7 değişmeli
Her ne kadar daha sonra ifade özgürlüğünün kamuoyuna yansıyan yargılanmaları ve mahkûmiyetlerini ortaya koyan TCK’nun 301. maddesinde değişiklik yapılmış ise de Kürt meselesinde asıl sorun TCK’nun 301. maddesinin dışındaki yukarıda aktarılan düzenlemeleri ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 7/2. maddesindeki sınırlayıcı düzenlemelerden kaynaklanmaktadır.
İfade özgürlüğü demokratik açılımın yasal düzenlemeleri bakımından önceliği olmalıdır. Zira halen infaz edilmekte olan yüzlerce mahkûmiyet kararı, kesinleşmeyi bekleyen yargı kararları ve devam eden yargılamalar bulunmaktadır. Sorunun çözümünün tartışılmasında eksiksiz ifade özgürlüğü en temel sorunlardandır. Bu nedenle, demokratik açılım bağlamında öncelikle yapılması gereken uygulamanın sonuçları ortaya konularak ifade özgürlüğü reformu olmalıdır.
9. Kürtçe adlar: 05.05.1972 tarihli ve 1587 sayılı Nüfus Kanunu’nun 16. maddesinin dördüncü fıkrasının “Ancak milli kültürümüze, ahlak kurallarına örf ve adetlerimize uygun düşmeyen veya kamu oyunu inciten adlar konulmaz, doğan çocuk babasının, evlenme dışında doğmuş ise anasının soyadını alır.” şeklindeki 2. cümlesi 19.07.2003 tarih ve 25173 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4928 sayılı ‘Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun’un 5. maddesiyle “Ancak ahlak kurallarına uygun düşmeyen veya kamuoyunu inciten adlar konulmaz, doğan çocuk babasının, evlilik dışında doğmuş ise anasının soyadını alır” şeklinde değiştirilmiştir.
1587 sayılı Nüfus Kanunu daha sonra 29.04.2006 tarih ve 26153 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 71. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. 5490 sayılı yasada, yukarıda belirtilen hükme yer verilmemiştir. Dolayısı ile yürürlükteki mevzuat bakımından adın seçimi ve konulması bakımından bir yasak söz konusu değildir.
Ancak binlerce insanın kullandıkları adlarının halen tescil edilemediğini, çevresinde tanındığı ad ile resmi kayıtlardaki adın farklı olduğunu bilmekteyiz. Kuşkusuz, bu konuda dava açıp değiştirmek olanaklıdır. Yurttaşları bu konuda yargı ile muhatap etmeden bir çözüm bulmak demokratik açılımın öncelikleri arasında olmalıdır. Bu nedenle yapılacak bir yasal düzenleme ile, Nüfus Kanunu’na geçici bir madde eklenerek, herhangi bir nedenle istedikleri adı kullanamayanlara bir yıl süre ile nüfus müdürlüklerine müracaatla ad değiştirme ve tescil imkanı sağlanmalıdır.
10. Soyadı Kanunu: Soyadı Kanunu’nun düzenleniş biçimi de sorunlu bulunmaktadır. Vatandaşlığa yeni alınanlar dışında yeni soyadı alınamayacağı dikkate alındığında sorun daha çok mevcut soyadlarının yargı aracılığı ile değiştirilmesinde yaşanmaktadır. Yürürlükteki mevzuat bakımından kişi mevcut olan soy ismini Türkçe kökenli bir sözcük ile değiştirmek amacı ile mahkemeye başvurduğunda yasal anlamda herhangi bir sorunla karşılaşmamaktadır. Kamu düzenine aykırı anlam içermeyen, ancak Türkçe kökenli olmayan bir sözcüğü soyadı olarak kullanmak amacı ile mahkemelere başvuran kişiler ise taleplerinin olumsuz sonuçlanması durumu ile karşı karşıya kalmaktadır. Böylece hukuksal durumları aynı olan kişilerin maalesef farklı muamelelere tabi tutulması sonucu ortaya çıkabilmektedir. Bu konuda Midyat Asliye Hukuk Mahkemesi’ne soyadını değiştirmek amacı ile başvuru yapan Süryani kökenli bir yurttaşın başvurusu ciddi bulanarak konu def’i yolu ile Anayasa Mahkemesi gündemine taşınmış ve mahkeme anayasaya aykırılık iddiasını esastan inceleme kararı almıştır.
Bu nedenle Anayasa Mahkemesi kararı beklenmeden 2525 sayılı Soyadı Kanunu’nun 3. maddesindeki ‘yabancı ırk ve millet isimleri’ ibaresinin madde metninden çıkarılmasını sağlayacak yeni bir düzenleme yapılmalıdır.