Sonradan değişenlerden değilim...

Sonradan değişenlerden değilim...
Sonradan değişenlerden değilim...
Onu bugüne kadar hep televizyon dizilerinde gördük. Şimdi ise Karaoğlan'ın inatçı prensesi Çise Hatun rolüyle ilk kez beyazperdede... 10 Ocak'ta gösterime girecek olan 'Karaoğlan' filminin yıldızı Özlem Yılmaz ile buluştuk, hem hayat hikâyesini dinledik, hem de film hakkında konuştuk...
Haber: ALPBUĞRA BAHADIR GÜLTEKİN - bahadır.gultekin@radikal.com.tr / Arşivi

İlk başta ‘Karagümrük Yanıyor’un Elmas’ı oldu, sonra ‘Zoraki Koca’nın Ayşe’si, en son ‘Unutulmaz’ın Eda’sı olarak gördük onu ekranlarda...Oyunculuk kariyerine tiyatroyla başlayan, akabinde televizyon dizileriyle devam eden Özlem Yılmaz, şimdilerde ise 10 Ocak’ta gösterime girecek olan ‘Karaoğlan’ ile sinemaya merhaba diyor. Filmde Çise Hatun karakterini canlandıran Özlem Yılmaz’ın hayat hikâyesini kendi ağzından dinledik...

En başından başlayalım…
Doğma büyüme Bakırköylüyüm. Tüm sakinleri akrabalarımdan oluşan bir aile apartmanında büyüdüm. Bu yüzden insana ve kalabalığa alışığım. Çok iç içe olmamızdan dolayı güven ortamı içerisinde yetiştim. Ancak dışarıya açıldığımda gördüğüm hayat, o apartmanın içinde var olan hayat değilmiş aslında.

Bir bocalama oldu mu yani?
Yaşadıkça… Okulda da güven eksikliği yaşatacak bir problemim yoktu... Ama hayatına atıldıktan sonra aslında herkese çok güvenilmeyeceğini öğrendim. Dışarısı çok başkaymış, kurtlar sofrasıymış...

Peki, oyunculuk kariyeriniz nasıl başladı?
Çok küçüktüm, babam beni oyunlara götürürdü. Perde kapanıp herkes selama çıktığında, “Bir gün ben de orada olacağım” diyordum. Babamın bana tiyatro için izin vermesi zor bir süreç oldu ama... Çünkü babam görevi dolayısıyla tiyatrocularla sürekli iç içeydi; onların ne kadar çok yorulduğunu gördüğü için, “Ben kızıma kıyamam” diyordu.

“Yapma demiyorum, hobi olarak yine yap” gibi yani...
Aynen öyle. O benim eczacı olmamı istiyordu. Ama ÖSS’ye girdiğimde ilk yıl sınavı kazanamadım. Sonrasında da gittiğim dershanenin müdiresi, neye daha yatkın olduğumu belirlemek için akademik kariyer testi yaptı. Orada sanata daha meyilli olduğum ortaya çıktı. “Niye seçmiyorsun?” diye sordu, ben de oturdum babamı şikâyet ettim ona. Ertesi gün babamla konuşmuş. Akşam olunca beni çağırdı ama ben küs olduğum için gitmiyorum yanına. “Bak” dediler, “Babanın sana bir sürprizi var.” “Yoksa köpek mi almış bana?” dedim. Bir öğrendim ki tiyatro yapmama izin vermiş. Ben de sayesinde Müşfik Kenter’den özel dersler almaya başladım.

Sonrasında neler oldu?
İlk adımı Müşfik Kenter ile attım ama dördüncü dersten sonra babamı kaybettim. Sonra bir süre saçma sapan çocukluk isyanlarım oldu, “Yapmayacağım, etmeyeceğim” diye... Daha sonrasında ‘Müjdat Gezen Actor Studio’ya gittim. Bir sene sürdü eğitimim. Şimdi iyi ki de gitmişim diyorum.

‘Karaoğlan’ ilk film tecrübeniz aynı zamanda.
Evet, benim için çok heyecan verici bir süreçti. İlk defa bir sinema filmi seti gördüm. Doğru bir ekiple çalışırsanız, çok fazla şey öğrenebiliyormuşsunuz.

At binip kılıç kuşanmışsınız…
At binmeyi hiç bilmiyordum. Önceki dizilerde atın üstünde durmuşluğum var ama öğrendim tamamen. Hatta dörtnala bile gidebiliyorum artık.

Peki biraz rolünüzden bahsedelim.
Çise Hatun, filmin adından da anlaşılacağı gibi ‘Kafkas Çiçeği’ aynı zamanda. Karakterden bahsetmek bana o kadar zor geliyor ki… Çünkü anlatmaya başlarsam filmi anlatasım geliyor. Kısa ve öz geçersek Selçuklu prensesiyim, babasının biricik kızıyım. Çise, Karaoğlan ile tesadüfen tanışıyor ve film o yoldaki kervan sürecini anlatıyor.

Hem ilk film tecrübeniz hem de bu filmde esas kadın rolündesiniz. Riskli bir karar olduğunu düşündünüz mü ilk etapta?
Bir kere farklı farklı karakterleri canlandırmayı ve karakter açısından değişmeyi seviyorum. Çise Hatun, beni çok bariz, hatta kesin hatlarla farklılaştıran bir rol olmadı aslında. Bana daha yakın gelen, aynı zamanda inatçı bir karakter. Ben de bana gelen ters şeylerle çatışırım. Sonra yelkenleri suya indiririm ama “Peki, tamam” demeyi de bilirim.

Sert bir mizacınız var gibi. Daha evvelki dizilerinizde hep sert kadın rolündesiniz.
Ben biraz dengesizim galiba, bir öyle bir böyle olabiliyorum. Yengeç ve Koç burcu bir araya gelince böyle oluyor tabii. (gülüyor)

Peki çizgi roman dünyasıyla içli dışlı mıydınız? Mesela ‘Karaoğlan’ı okumuş muydunuz daha önce? Daha önce okumamıştım ama Kartal Tibet’in oynadığı filmleri izlemiştim. Bu arada Şevket Yalaz ile de tanıştım, çok tatlı bir insan.

Malum kaç kuşak Texas, Tommiks ile büyüdü. Peki sizin hayallerinizi hangi popüler kültür öğeleri süslüyordu? Ben çok fazla televizyonla pek haşır neşir değildim. Akrabalarımla bir arada yaşadığım için sürekli onlarla oyunlar oynardım. Ama kuzenimin zoruyla ‘Şeker Kız Candy’, ‘Küçük Golcü’ izlerdim tabii.

‘Karaoğlan’ tarihi bir dönemi anlatan proje. Peki bundan yola çıkarak bu Muhteşem Yüzyıl ve ecdat tartışmaları hakkında neler düşünüyorsunuz? Hayırlısı olsun onlar için tabii. Biraz fazla dönmüşler, dizi büyük değişime uğramış. Ne kadar doğrudur, ne kadar yanlıştır bilemiyorum.

Peki ya ‘Karaoğlan’? Fakat ‘Karaoğlan’ tarihi anlatıyor, güçlü bir karakter ama onun dışında bir kişinin hayatı üzerinden bir hikâye kurgulamıyor.

Futbola da çok meraklıymışsınız diye duyduk. Koyu Fenerbahçeliyim ama şu an için koyuluğunu bırakalım. Mahallede çok top oynardım. Şimdi şimdi tenise merak saldım. Ama profesyonel değilim, herkesi yenerim demiyorum.

Oyunculuk dışında neler yapıyor Özlem Yılmaz? Günlük rutini nasıl geçiyor? Evcimen bir insanım, soğuk havalarda dışarıda olmayı hiç sevmiyorum. Kış geldiğinde inime çekiliyorum, yazın dışarıya açılıyorum. Hatta içeri girmek dahi istemiyorum o zamanlar. Altı ay öyle, altı ay böyle. Ama şöyle bir huyum var, saatlerce bir koltuğun üzerine tüneyip kafama göre dizaynlar yapabiliyorum. Kafamda ev tasarlayıp, döşüyorum. Evde vaktimi sürekli hayal kurarak geçiriyorum. Zaten hâlâ Bakırköy’deyim. Sonradan değişenlerden değilim yani. Evlenince koparım belki oradan, kim bilir...

Peki bir gün tiyatroya dönme hayaliniz var mı? Benim ‘Karagümrük Yanıyor’ zamanlarında oyunum vardı ama o dönem, tiyatroyla dizinin ne kadar zor yürüdüğünü gösterdi.

İkisi beraber yürümedi mi? Ben yürütemedim. Çünkü o zamanlar yeniydim. Sonuçta sette birçok insan çalışıyor. Herkesi bir araya sıkıştırmak zorunda kaldıkları zaman, piyango en küçük piyona çıkıyor. Sekizde başlayan oyuna ucu ucuna yetişerek sahneye çıktığım oldu. Belirli bir yaşa gelene kadar, hani derler ya “Ne bu beden ne de bu yüz kalacak” diye. İşte o döneme kadar televizyon ve sinema sektöründe ilerleyeyim... “Sonra dönerim” diyorum.