SOSYAL DEMOKRASİNİN GELECEĞİ...(4)

'Bu düzen değişmelidir', 'Kimsesizlerin, kimsesi olacağız', 'Ne ezen ne ezilen, hakça, insanca bir düzen', 'Adil düzen istiyoruz', 'Sessiz kitlelerin, sesi olacağız'...

Türk solunun çeyrek asırlık krizi
'Bu düzen değişmelidir', 'Kimsesizlerin, kimsesi olacağız', 'Ne ezen ne ezilen, hakça, insanca bir düzen', 'Adil düzen istiyoruz', 'Sessiz kitlelerin, sesi olacağız', 'Toprak işleyenin, su kullananın', 'Yeni bir dünya amaçlıyoruz', 'Sömürüden arındırılmış bir Türkiye', 'Dünyayı değiştireceğiz'...
Bu sloganlardan hangileri 1977 CHP'sine aittir, hangileri 1990'ların
'dinsel duyarlılığı yüksek' partilerine ya da günümüzde kendini
'muhafazakâr demokrat' olarak tanıtanlara?
Yukarıdaki liste her iki siyasetten alınmış başka benzer sloganlarla genişletilebilir; sloganların 'tek başına' önem taşımadığı, her partinin gönlünce slogan üretebileceği de söylenebilir. Ancak her slogan, temeldeki bir özlemin, ihtiyacın, iddianın, hiç değilse hesabın ürünüdür. 'Siyasal kimliği', 'siyasal imajı' oluşturan önemli unsurdur.
SOSYOLOJİK TABAN

  • Türkiye'de solu geleneksel olarak desteklemiş kitle, çok genel bir tanımla, kaba bir genelleme çerçevesinde ikiye ayrılabilir: İlk kesitte, orta ve orta-üst gelir düzeyi, orta, orta- üst, üst eğitim düzeyi çoğunluktadır. Özgürlük, demokrasi, cumhuriyetçilik, laiklik, dışa açılma ve dünya ile bütünleşme hassasiyetleri burada yüksektir. Kitap okuma alışkanlığı, haber kanallarını izlemek, dış haberlerle de ilgilenmek özelliği bu kategoride yaygındır. Daha çok serbest meslek sahipleri (avukat, mühendis, özel sektörde yönetici, vb.), devlet memuru, öğretmen, üniversite öğretim üyeleri ve öğrenciler, iş dünyasının kendisini 'liberal'
    olarak tanımlayan küçük bir bölümü, bu destek kümesinde yer alır. Bu toplum kesitinin özelliği, içinden önemli bir bölümünün ekonomik dürtülerle, sınıfsal özelliklerle değil, düşünceleri nedeniyle, vicdani muhasebeleri nedeniyle sola destek çıkmalarıdır. (Nitekim, aynı sınıfsal özellikleri taşıyan toplum kesitinin büyük bir kesimi, kendi ekonomik yararı ve sınıfsal tercihi doğrultusunda 'liberal' hatta 'muhafazakâr' partilere oy vermektedir.)
    Solun 'sosyolojik tabanı' olan, sayısal gücü -dolayısıyla oy ağırlığı- çok büyük olan kesit ise, genel bir tanımla, dar gelirlilerden, yaptığı işte kol emeği nispeten ağırlıklı olanlardan, esnafın, memurun, emeklinin orta ve alt gelir gruplarından, köylüden oluşur. Hızlı kentleşme yaşayan Türkiye özelliğindeki toplumlarda, 'şehre yeni göç etmiş olanlar' da bu kesitin içindedir. Bütün bu toplum katmanları, sol teoride ve söylemde, çağına, ülkesine, ortamına ve alt kimliğine göre genellikle 'emekçi',
    'işçi sınıfı', 'proletarya', 'halk' gibi tanımlarla tarif edilir. Türkiye'de sosyal demokrasinin oy düzeyinde gerilemesinin en büyük etken, 'sosyolojik tabanını' büyük ölçüde kaybetmiş olmasıdır; 1980'lerde filizlenip, 1990'larda güçlenerek gelişen 'dinsel hassasiyeti yüksek' partilere, solun sosyolojik tabanını büyük ölçüde kaptırmış olmasıdır. İki saptamayla devam edeyim: Kamuoyu araştırmalarının, akademik çalışmaların bulgularına, varsayımlarına göre, inanç hassasiyetini kullanan partilere oy verenlerin en fazla üçte biri, bu partinin dinsel yaklaşımlarından, duyarlılıklarından öncelikle etkilenerek ona oy veriyor. Oy verenlerin en az üçte ikisi, sosyal ve ekonomik tezlerinden, siyasal duruşundan ötürü onu tercih ediyor. Buradan hareketle, bu özellikteki partilerin, genellikle
    sanılanın aksine, oylarının büyük kesimini 'kutsal duyguları istismar etmeleri sayesinde' toplamadıkları söylenebilir. Başlıca destek ve oy nedeni, mevcut diğer partilere toplumun birikmiş tepkisi ve güncel, somut sorunları çözebilecekleri beklentisini AKP'nin yaratmış olması şeklinde görünüyor.
    İkinci saptama solla ilgili: Türkiye'nin 1980'lerdeki, 1990'lardaki, günümüzdeki solu, 1970'lerde ulaştığı düzeyin gerisine düştü. Türkiye'de genel olarak solun ve özel olarak CHP'nin 1970'lerdeki nicel ve nitel düzeyini, düşünce ve inanç boyutunu, 'kalitesini', günümüzdeki sol yakalayamadı. İşin ilginç yanı, partiler gibi siyasetçiler de yakalayamadı: Günümüzün CHP'si, 1970'ler CHP'sini aşamadı; 1970'lerdeki CHP liderinin solculuğu, günümüzdeki DSP liderinin solculuğundan daha tutarlı ve daha ileriydi, vb. Hal böyle olunca, siyasette ibreler şaştı. Solun sosyolojik seçmeni etrafa saçıldı. Solun hızlı düşüşü, dinsel
    öğeleri kullanan partilerin hızlı yükselişi birbirini izledi. Olaya yakından bakmaya çalışalım:
    SAĞ ATAKTA, SOL SİPERDE
  • 1980'lerin dünyasında ve Türkiyesi'nde, sağın ideolojik ve siyasal çıkışı, çanlarla ve kampanalarla sürdürülen ezici propagandası, Friedman'ların, Hayek'lerin, Reagan'izmin, Thatcher'izmin çağı yaşanmaktaydı. Coşkuyla savunulan 'yeni bireycilik', alışılmamış çözümler, yenilikler sunmaktaydı. 'Özelleştirme' gibi, 'kuralsızlaşma' gibi,
    'devletin küçülmesi' gibi, ekonominin üzerinden bir kez geçirildiğinde kurşunu altına dönüştürecek 'tılsımlı değnekler' gibi, heyecan veren, inanılmasa da umutlandıran önerileri, sağ, gündeme getirmekteydi. Sağın bu ideolojik seferberliği karşısında, başka bazı ülkelerin ve Türkiye'nin solcuları, '...ideolojilerin modasının geçmiş olduğunu', birbirlerine anlatmaktaydı. '...Aman, biraz daha pragmatik düşünelim; ideoloji, ortadaki
    seçmeni ürkütüyor, bize oy kaybettiriyor' denmekteydi. Garip bir dönem başlamıştı: Türkiye'nin solcuları, söylene söylene ve yazıla çizile artık 'kanıksanmış' düşüncelerle, hiçbir yenilik getirmeyen, tekrarı hiçbir düşünsel risk taşımayan, işitilmesi hiçbir gönül telini titretmeyen,
    hiçbir beyin hücresini hareketlendirmeyen sözlerle kendilerini sınırladılar. Sol, sağ tarafından da seslendirilen politikalarla, sağ tezlerin biraz demokrat ve biraz solcu tekrarlarıyla yetindi; ihtiyatı ve geçmiş kazanımları savundu. Sağın ideolojik çıkışları karşısında solun yapabildiği, eski hastalıklar için yazılıp geçerliği kalmamış reçeteleri öne sürmekten ibaretti. Sol partileri, uğrunda çalışmaya ve mücadele etmeye değmeyecek yavan bir görünüm almaktaydı. Bir İngiliz sosyalistinin deyişiyle, "Yüzyılımızda ilk olarak, muhafazakârlık 'yenilik', solculuk ise 'statükonun devamı' olarak gözükmekteydi."
    Yanlış arayışlar
    Dünya solu, bu krizi 1990'larda atlatabildi. Türkiye'de hâlâ sürüyor. 1980 sonrasının Türkiyesi'nde sol erimeye başlamıştı. Bir Adalet Partisi'nin kapatılmasının sağa verdiği zarardan çok fazlasını özellikle CHP'nin kapatılmış olması sola verdi. Sadece kadrolarının dağılmış, gençlerinin ezilmiş, siyasetçilerinin yasaklanmış olması nedeniyle değil, yeniden yapılanmasını yanlış kulvarlarda aradığı için de sol zayıf düştü. 1980'ler ve 1990'lar, gerçekten, Türkiye'de solun, sol olmaktan uzaklaşması şeklinde özetlenebilir. Bir ölçüde dünya solundaki bezginliğin yansımalarıyla, dağılan Sovyet Bloku'nun yıkılışını yanlış yorumlayıp, solun 'otoriter' modeli ile (komünizm), onun karşıtı olan solun
    'demokratik' modelini (sosyal demokrasi, Batı Avrupa'daki eşanlamıyla demokratik sosyalizm) birbirine karıştırmakla; biraz beceriksizlikle, bilgisizlik ve inançsızlıkla, bir de, 1991-1995'in yer yer siyasal ve kişisel teslimiyete dönüşen koalisyon deneyleriyle, Türkiye'nin solu, özünü, yolunu, yöntemini şaşırdı. İktidara tepki oylarından büyük ölçüde kaynaklanmış 1989 yerel seçimi dışında hiçbir başarının yaşanmadığı bu dönemde neydi solun öncelikle temsil ettikleri, öncelikli sorunları, öncelikli iddiaları? Bir bölümü elbette doğru olan, haklı olan, gerekli olan, hayati olan, ancak sahipliği için 'ille de sol olmayı' gerektirmeyen sorunlar ve çözümler...
    Öte yandan, solun farklılığını, kimliğini, özelliğini sağlayan yaklaşımlardan, tepkilerden, mücadelelerden uzak kalınması...


    Sol, söylenmesi gerekenleri söylemedi
    1983 sonrasının, 1990'ların, hatta 2000'lerin solu, Türkiye'de öncelikle emeğin temsilcisi olduğunu, eşitlik, sosyal adalet ve dayanışmayı simgelediğini, büyük kitlelerin derdine deva getirmek işlevini, onlara güvence olmak sorumluluğunu, kitlelerin özlemlerini, kaygılarını paylaşmak yükümlülüğünü, hangi iddialarıyla, hangi davranışlarıyla, hangi mücadelesiyle etkili biçimde kanıtlayabildi? Solun 1980'lerdeki, 1990'lardaki temel mesajında, hatta 2000'lerin sloganlarında, 'eşitlik' sözcüğü kaç kez görünebildi?
    Evinin başına yıkılması tehlikesi altında yaşayan mutsuz milyonlara, sol, hangi çözümleri önerebildi? Üniversite mezunlarının sadece yüzde 1'inin işçi ve köylü ailelerinin çocuklarından oluştuğu, eşitsizliğin kuşaktan kuşağa devredildiği Türkiye'de, iktidar muhalifi ya da iktidar ortağı sol, hangi acıları, özlemleri paylaştı ve hangi adaletin projelerini üretti? Topraksız köylülerin davası mı Türkiye'nin gündemine getirildi? Yoksa, İspanya'nın, İtalya'nın, Portekiz'in, Yunanistan'ın, İsviçre'nin mutlu ve varlıklı işçileri brüt ücretlerinden ortalama yüzde 10-yüzde 15 kesinti öderken, Türkiye'nin neredeyse ücretinin üçte biri kesintilere giden fukara işçisinin sorununa mı sahip çıkıldı? Kitlelerin iç dünyasına uzanan gönül yolları mı döşendi? Solun partileri aracılığıyla yerel dayanışma organizasyonları, yardımlaşma modelleri mi yoksul mahallelerde gerçekleşti? Ya da Türkiye'nin ekonomik gelişimini akılcılık ve eşitlik duyarlılığı içinde hızlandıracak yeni projeler mi ortaya konuldu? Bu liste daha da uzatılabilir. Ancak sonuç meydandadır.
    Sol sanki istifa etti
    Solun özelliği, solun ayrıcalığı, başka siyasal hareketlerin zaten yapabildiğini onlar gibi, hatta belki onlardan daha iyi yapmak değildir; onların zaten söylediğini onlardan daha iyi tekrarlamak değildir. Bunlar kimi durumda yararlıdır, gereklidir, bazen zorunludur ama, sahiplenilmeleri
    için sol kimliğe ihtiyaç yoktur. Bunları önceki yazıda belirttim, ama tekrarında yarar görüyorum:Sola özelliğini, ayrıcalığını kazandıran,
    'başka siyasetlerin kendi sosyal ve sınıfsal tercihleri nedeniyle' söyleyemediğini, savunamadığını, yapamadığını, 'solun, kendi sosyal ve sınıfsal tercihleri sayesinde' söyleyebilmesi, savunabilmesi, yapabilmesidir.
    Türk solu, 1980'lerde ve 1990'larda, işte bunları ortaya koyamamıştır ya da yeterince güçlü şekilde ortaya koyamamıştır. Türkiye'nin 1970'lerde gelişen 'altyapı solculuğu', 1980 sonrasında sosyal ve sınıfsal özünden, iddialarından uzaklaşarak bir tür 'üstyapı solculuğuna' dönüşmüştür. Dolayısıyla, sanki solculuğundan istifa etmiş bir solla Türkiye baş başa kalıvermiştir.
    Türkiye'nin büyük kitleleri, en dertli, en sorunlu toplum kesitleri, kendi temsilcileri olarak, kendi koruyucuları olarak, kendi umutları olarak, artık solu görmemektedir. İşin gerçeği, maalesef, budur. Siyasetin gerçeği ise, siyasette boşluğa yer olmadığıdır...
    -----------------------------------------
    YARIN: Sol, küreselleşme ve kültürlerin sentezi