SOSYAL DEMOKRASİNİN GELECEĞİ...(5)

RP FP, SP, AKP benzeri partiler, solun boşalttığı siyasal alanı doldurmakta gecikmedi.

RP FP, SP, AKP benzeri partiler, solun boşalttığı siyasal alanı doldurmakta gecikmedi. Bir bakıma, solun sol olmaktan uzaklaşması sayesinde bunlar gelişti. Günümüzün siyasal gerçeği budur.
AKP'nin büyümesi, doğrudan doğruya, solun küçülmesiyle bağlantılıdır; AKP ve sol, birbiriyle ters orantılıdır. Biri küçüldükçe, öteki büyümüştür. Küçülmüş olan tekrar büyürse, büyümüş olan küçülecektir. Çünkü her ikisi, haklı ya da haksız olarak, öncelikle aynı kitleyi paylaşmak durumundadır. Sol işlevinden uzaklaştıkça, solun sosyolojik temeli olan kitleler de ondan uzaklaşmıştır. Solun eşitlik, adalet, dayanışma, yardımlaşma söylemlerini çağrıştıran söylemleri dinsel renkler de katarak kullanan, iddialı, örgütlü, paralı ve üstelik de çalışkan RP-FP-SP-AKP'nin peşine, solun geleneksel sosyolojik tabanı takılmıştır. Solun sorumluları ise, genellikle, bu gelişmeleri seyirci gibi izlemeye devam etmişlerdir. Kendilerinin 1970'ler öncesindeki ezberlerine yeniden takılarak, ayaklarının altından kayan zemini, tek başına bir 'laiklik-laiklik karşıtlığı'yla açıklamaya uğraşmışlardır. Dolayısıyla, hem olanı anlayamamışlardır, hem de bu büyük taban kaybını önleyememişlerdir.
DÜN, BUGÜN, YARIN...
Burada, Türk solunun tarihsel bir gerçeğine ve bunun günümüze dek yarattığı ciddi eksikliğe değinmek istiyorum: Türkiye'nin tarihsel gelişim süreci ile, Batı Avrupa'nınki farklıdır. Onlarda, özerk şehirlerin, merkezi sınırlayan çevre güçlerinin, burjuva sınıfının, sanayileşmenin, işçi sınıfının gelişimi ortamında, sosyal demokrasi şekillenmiştir. Öncelikle işçinin, sendikaların, emeğin kitle partisi kimliğiyle siyaset sahnesine çıkmıştır. Daha sonra, başka ilerici kesimlere açılmıştır.
Türkiyemizde ise, bizim kendine özgü tarihsel oluşumumuzda, ne çevre güçleri, ne burjuvazi, ne de işçi sınıfı o dönemlerde mevcuttur. Dolayısıyla, Türkiyenin solu, emeğin dünyasında değil, ilerici bürokratların, 'aydınların' ortamında doğup gelişmiştir.
1980'lerde ve 1990'larda yayımlanan sola ilişkin dört kitabımda (Sosyal Demokrasi, Engeller ve Çözümler; Sosyal Demokrasi Nedir, Ne Değildir; Yeni Sol; Sol'daki Arayış), bu 'farkı' ve sonuçlarını incelemeye de çalıştım. Türkiye'de solun tarihsel ve temel sorununun, emek boyutundaki eksikten kaynaklandığı dikkat çekiyor. Bu, kimsenin hatası, zaafı değildir; bir vakıadır. Günümüzde yapılması gereken, bu eksiğin bilincinde olmaktır, kitlelerden kopukluğun bu eksikle de bir ölçüde bağlantılı olduğunu bilmektir. Nihayet, dikkatli politikalarla, bu eksiği dengeleyecek siyasetleri, oluşturabilmektir.
Başarının tek göstergesi
Sol, kendi sosyolojik tabanına yeniden sahip çıkabilmeli, onun desteğine yeniden kavuşmalıdır. Solun, öncelikle değişim ve yenileşme ihtiyacı duyanların, öncelikle gelişme ve büyüme arayanların, öncelikle çocuklarına daha farklı bir dünya yaratmak için çırpınanların siyaseti olduğunu sol bilmeli ve gereğini yapmalıdır. Bunu başarmak için sol yenileşmeli, büyümeli, bütünleşmeli ve tarihsel yenileştirici işlevine, değişimin, daha çok üretimin ve daha adil paylaşımın kulvarlarında sahiplenmelidir. Soldaki yenileşmenin hem başarı koşulu, hem de başarı göstergesi budur. Türkiye'nin dar gelirli kitlelerinde, mutsuz köylülerinde, çocuğunu okutamayan ailelerinde, büyük kentlerde kendisine bir hayat kurmak için dişiyle, tırnağıyla uğraşan insanlarında 'kendi temsilcilerini, kendi koruyucularını, kendi umutlarını' solda değil, AKP'de görmek eğilimi devam ederse, gelecekteki seçimlerin de büyük galibi ve büyük mağlubu bellidir. Ne zamana kadar? Kitlelerin asıl temsilcisi olan sosyal demokrasi, kendi kimliğine yeniden kavuşana kadar...
KÜRESELLEŞME VE SOSYAL DEMOKRASİ
Sosyal demokrasi, önümüzdeki yılları doğru değerlendirirse, önüne hedef koyup, felsefi derinliği de olan temel yaklaşımlarla, cesur tercihlerle yola çıkabilirse, aşılacak mesafe sanılandan daha kısadır. Türkiye'nin ve dünyanın gerçeklerini değiştiren, gerçeği tekrar biçimlendiren yeni jeostratejik dengeler oluşuyor. Bir zamanlar 'değişmez' sanılan iki kutuplu dünya düzeninin dağıldığı, onun yerine konan ve mutlak sanılan egemenliğin, 'yeni dünya düzeni'nin ise, daha şimdiden, özellikle Irak'taki
olağandışı başarısızlık nedeniyle sorgulandığı bir dönem yaşanıyor. Hiçbir şeyin kalıcı olamadığını kanıtlamış insanlık, aynı kuralların toplum hayatındaki, evrensel dengelerdeki, uluslararası siyasetteki geçerliliğini şimdi bir kez daha ve yoğun biçimde yaşıyor.
Bilgi ve iletişim teknolojilerinde ışık hızıyla yarışan değişim, küreselleşme olgusunu, bütün güzellikleri ve çirkinlikleriyle gündeme getirdi. Bir yandan, insanlığın bilgiye geçmişle kıyaslanmayacak kadar kolay ulaştığı, toplumun ve bireyin, daha bilgili ve daha haberli olduğu bir dünya şekilleniyor; daha kaliteli üretimin teknikleri gelişiyor.
Öte yandan, önceki teknoloji devrimlerinin kuralı günümüzde de işliyor: Bilgide ve iletişimde yaşanan devrimin ve onun ürünü olan küreselleşmenin ilk aşamasında, eşitsizlik, hem ulusal ortamda hem uluslararasında büyüyor; toplumun kendi içinde ya da ulusların kendi arasında, güçlüyü daha güçlü kılıyor, güçsüzü daha da güçsüzleştiriyor. İnsanlık, bu yeni devrimin yıkıcı sonuçlarını sınırlamak, olumlu özelliklerinden yararlanmak için uğraşıyor. Gelişen ve değişeni yadsımak değil, ona teslim olmak da değil, egemen olmanın mücadelesini veriyor. Sosyal demokratlar, değişen koşulların toplum adına üstesinden gelebilmek için, güçlü olmak zorunda. Küreselleşme karşısında, kaba bir teknoloji inkârcılığıyla, ya da, öteki bazı siyasetler gibi, teknoloji fetişizmi ve tutsaklığıyla değil, gelişime ve teknolojiye, küreselleşme olgusuna toplum çoğunluğu yararına yön vermek iradesiyle, sosyal demokrasi özüne sadık kalabilir.
SOSYAL DEMOKRASİ VE DÜNYA
Sosyal demokrasi, Türkiye'nin tarihiyle ve kültürüyle hem bir Avrupa ülkesi, hem de bir Asya ülkesi olduğunun, bu özelliğinin ona dış siyasette ve uluslararası stratejide büyük bir ayrıcalık, bir öncelik, avantaj getirdiğinin bilincindedir. Türkiye'nin 21. yüzyıldaki hedefi, Avrupa Birliği üyesi ve Avrasya'nın önde gelen belirleyici bir ülkesi olmaktır. Bu iki hedef birbiriyle çelişmez, bilakis, birbirini güçlendirir. Özellikle 'medeniyetler savaşı' tehlikesini yaşayan bir ortamda, Türkiye'nin önemini en ileriye taşır.
AB üyeliği desteklenmeli
AB üyeliği, Türkiye'nin gelişimine olumlu dış dinamikler getiren, Türkiye'nin ilerlemesini hızlandıran ve kolaylaştıran başlıca projedir. Sosyal demokrasi elbette AB üyeliğine tam destektir, bu konuda ikircikli yaklaşımlar sosyal demokrasiye yakışmaz. AB üyeliği, Türkiye için ciddi bir amaçtır; ama bir saplantı olmamalıdır. 'AB üyeliği gerçekleşmezse, demokrasi yok olur, laiklik mahvolur, gericilik egemenliğini ilan eder, üstüne üstlük bir de bölünürüz' gibi düşünceleri gayri ciddi bulmaktayız ve kınamaktayız. Türkiye, bu komplekslerden artık kurtulmalıdır. AB üyeliği için mutlaka mücadele vermek gerekir, ama AB üyeliği olmazsa da Türkiye'nin demokrat, ileri, güçlü ve büyüyen bir ülke olduğunu ve öyle olacağını bilerek...



Ege'den Orta Asya'ya sentez olabilmek
Yenileşen sosyal demokrasi, Türkiye'nin esenliğinin, dış ve iç siyasetinin, yeni bir kültür yaklaşımından hareketle çok daha ileri noktalara ulaşacağını görmeli ve savunmalıdır: Bu yaklaşım, bizim tarihimizde ve coğrafyamızda varolmuş bütün medeniyetleri, hem birbiriyle hem de günümüz Türkiye'si ile uzlaştırmaktır. Türkiye'nin hoşgörüyle simgelenen Osmanlı geçmişinin ve Cumhuriyet ihtilalinin bize bıraktığı ders, şöyle özetlenebilir: Komplekslerden arınmış bir kültür yaklaşımının iç ve dış siyasete yansıyabilmesi için, tarihimizde ve coğrafyamızda oluşmuş bütün medeniyetlerin birbiriyle, geçmişle, gelecekle uzlaşması ve özümsenmesi gerekir.
Medeniyetlerin buluştuğu coğrafya
Böyle bir tercih, Türkiyemizin iç, dış siyasetinde ve geleceğinde esin kaynağı olabilmesi açısından, hayati önemdedir: Ne, Hitit, İon, Truva, Bizans, İslam medeniyetleri yabancımızdır, ne de Osmanlı medeniyeti, Cumhuriyet Türkiyesi'nin yabancısıdır. Aslında, bu medeniyetler, toplumumuzu birlikte şekillendirmiştir. Bu medeniyetleri yaratanlar ise, çağdaş toplumumuzun atalarından başkası değildir. Bu bilinç, Türkiye'nin kendi dış siyasetini kültürel önyargılardan, büyüklük ve küçüklük komplekslerinden arındırmasına katkı olacaktır. Ayrıca, Türk toplumunu 19. ve 20. yüzyıllarda, hatta günümüzde etkileyen kültür çelişkilerinin gerilimini de hafifletecektir. Akılcı yaklaşım, Türkiye'nin bütün kültürlerinin, Batılı, Doğulu, dinsel, laik, Osmanlı, Cumhuriyet kültürlerinin birbirini reddetmesine son vermek ve birlikte varolmalarını öne çıkarmaktır.
Günümüz Cumhuriyeti, bu coğrafyada doğmuş tüm kültürlerin temsilcisi ve taşıyıcısı olmalıdır: Bir yandan, tarihimize ve coğrafyamıza ait, İslam medeniyetiyle Avrupa medeniyetini birlikte yaşayabilmiş, 700 yıllık tarihi ve Cumhuriyet ihtilalini birlikte yansıtan özgün bir kültür olmak; öte yandan, Orta Asya'dan Ege'ye Balkanlar ve Orta Avrupa'ya uzanmış daha geniş bir coğrafyadaki kültürel diyalog ve etkileşimin aracı, hatta sentezi olabilmek...
--------------------
YARIN: Hayalleri olmayan solcu olamaz