@bahadir_ozgr@hakki_ozdal

Sosyalizm yeni tanımını arıyor

Solda referandumda yaşanan ayrışmayı Ahmet İnsel, Sungur Savran, Hülya Gerçek ve Sosyalist Demokrasi Partisi Merkez Yönetim Kurulu değerlendirdi
Haber: BAHADIR ÖZGÜR / Arşivi
HAKKI ÖZDAL / Arşivi

 

Sosyalizmin yeniden tanımına ihtiyaç var

Ahmet İnsel, bu sürecin yeni bir sosyalizm tartışmasını zorunlu kıldığını söyledi.

12 Eylül referandumunda sosyalist solda yaşanan ayrışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu ayrışmanın hem tarihsel hem de yeni olan temelleri neler?

Bu ayrışma yeni değil. 2007 seçimlerinde, 28 Şubat müdahalesine karşı alınan farklı tavırlarda bunun ön işaretleri vardı. Siyasal konjonktüre bağlı olarak bu ayrışmalar bütünüyle örtüşmüyor. Daha genel olarak sol ilke ve idealler konusunda yaşanan bir bölünme çoktan beri devam ediyor. Şiddet yöntemlerini esas olarak benimseyen örgütleri bu değerlendirmenin dışında tutuyorum. İdris Küçükömer’in 1960 ortasında yaptığı tespiti doğrulayan bir tavır geleneksel solda hâlâ baskın. Devlet askeriyle, yargısıyla, polisiyle solu her fırsatta eziyor ama Türkiye sollarının kök hücresi olan Kemalizmin salgıladığı refleks, solda hakim kalmaya devam ediyor. Mustafa Kemal, Che ve Deniz Gezmiş’in sentezinden ancak bir ucube çıkar. Şimdi o revaçta.
AKP, otoriter ve ataerkil bir zihniyetin yönlendirmesiyle, dizginsiz bir sermaye birikimi hırsıyla davranıyor. Buna rağmen geniş halk tabakaları sol/sosyalist dünyaya yabancı kalmaya devam ediyor. Temel çarpıklığın en somut tezahürü bu. Nedeni halkın cahil olması değil. Sorun daha çok Türkiye’de okumuşlar zümresinde yaygın olan gizli cehalet ve kibirli bağnazlıkta.
Türkiye’de solun gerçek toplumsal ayakları üzerine oturması gerekiyor. Gerçektekinin değil, kendi tasarladıkları bir mazlum sınıf adına siyaset yaptıklarını sanıyorlar. İktisadi olduğu kadar, kültürel ve siyasal alanda da bu toplumda eşitlik ve özgürlük beklentisine karşılık bulamayanlara yüzünü dönen bir sosyalist tasavvur hala cılız Türkiye’de.
Bu ayrışmayı o kadar büyütmemek lazım. Dünyada eski deneyimler ve yeni zamanların getirdikleri ışığında sosyalizmin yeniden tanımlanmasına yönelik yoğun bir çaba var. Bizde magazinel basının şişirdiği bu ayrışma onun çok uzak bir yansıması. Biraz fazla kendi içine kapalı bir dünyanın tartışma biçimini, öfkelerini ele veriyor.
Yaşananlar ışığında sosyalizmin yeniden tanımlanmasını başlatacağı için bu tartışmayı olumlu buluyorum. Birbirine hakaret etmeden, fiziken saldırmadan sürdürülmesi koşuluyla. Eski arkadaşlıklar bazen bozuluyor. Elbette sancılı. Diyecek sözü olmayanlar küfre sarılır. Adele gösterir. Solda da bazı çevreler böyle davranıyor.

Siz son yayımlanan kitabınızda solun referandumda önemli bir fırsatı kaçırdığını ve uzun süre belki de bu fırsatın bir daha yakalanamayacağını yazdınız. Bu fırsat neydi?
Anayasanın toplum iradesiyle değişebileceğini gösterme fırsatıydı. 12 Eylül rejiminin kurumlarını savunulacak son kale olarak gösterme hatasına düşmemekti. AKP’ye demokrasi ve toplumsal değişim söylemi tekelini bırakmamaktı. AKP’nin fırsatçılığını, kendine Müslüman oluşunu teşhir ederken, kendine demokrat, kendisi için solcu konumuna düşmeme olanağı veriyordu. Bunun yanında, AKP’ye gerçekten güvenmediği için eli evet oyu vermeye gitmeyen solcuları da anlıyorum. Örneğin Birikim dergisi çevresinde evet oyu verenlerin yanında, sandığa gitmeyen veya hayır oyu verenler de vardı. Onlar da “%58 sağ-%42 sol” manşetiyle kendilerini özdeşleştirmiyor. Türkiye’de solu son referandumda “hayır” oyu verenlerle özdeşleştirmek, sol ideallere hakaret etmektir.

Uzun yıllardır zaten sosyalizmin bugünkü koşullarda iddialarını yeniden ele almasına vurgu yapıyorsunuz. Kastettiğiniz yeni solun temel nosyonu nedir?
Sosyalizm 20. yüzyılda birçok ülkede uygulandı. Özgürlük ve eşitliğin birbirini besleyerek güçlendirdikleri toplumlar yaratılamadı. Bugün solun neler yapmaması gerektiğini iyi biliyor olması lazım. Bu pratiklerden çıkarılacak çok önemli dersler var. En önemlisi, insanları sadece iktisadi çıkarları peşinde koşan robotlar olarak görmenin vahim sonuçları. İkincisi, demokrasiyi küçümsemek veya ona güvenmemenin benzer sonuçları. Bu güvensizlik aslında kendine olan güvensizlik. Kendi fikri mücadele kapasitesine, toplumun çoğunluğunu eşitlik ve özgürlük ideali yönünde davranmaya ikna etme kapasitesine güvenmemek. Bu özünde topluma ve bu değerlere güvensizliktir. Sosyalizmin sözlük karşılığı toplumculuktur. Topluma güvenmeyen bir toplumculuk olur mu?
Sosyalizm emekçileri üretim çarkının dişlileri olmaya mahkum eden düzene karşıdır. Bu çarkın mülkiyeti devlette, partide olunca durum değişmiyor. Sol bütün sorunların kaynağını mülkiyete indirgeme kolaycılığını bırakamıyor. Toplumu kuran güç insanlardır. Sosyalizm, emekçilerin yaratıcı insani kapasitelerini geliştirmeyi hedefler. Mazlumluğu mutlaklaştırmak, mazlumlukta özel bir hikmet arama kolaycılığına kapılmak değildir. Toplumsal mülkiyetin mülksüzler, emekçi kitleleri açısından yararlı olduğu alanları iyi tespit etmeliyiz. Yoksa özel mülkiyet yüceltmesinin yerini devlet mülkiyeti fetişizmi alır. Örneğin yurttaşlık dayanışmasının simgesi olarak tesis edilecek asgari gelir hakkının, yurttaşlık gelirinin geleneksel sol için kapitalist sisteme neoliberal bir yama olmaktan başka anlamı yok. Ama işçiler sadece emek piyasasına mahkum olarak daha fazla özgüven sahibi ve özgür olmuyor. Dayanışma lafta kalan bir kavram oluyor. Sosyalizm, insanlar bugün ne kadar ezilirse yarın o kadar düzene başkaldırır beklentisi üzerine inşa edilemez. Ne de kurtarıcı öncülerin peşinden giderek. Ayrıca sosyalizm garibanlığı yücelten bir ideal değildir. Ne de “işçisin sen işçi kal” diye bağırır. Sadece yoksulluktan değil, güç karşısında boynu büküklükten ve insan emeğinin sıradan bir mal gibi alınıp satılmasından çıkışın ideolojisidir. Ana ilkesi tek tipçi bir eşitlik değildir. Farklılıkların eşitliği yani birbirine denk olmasıdır.

Lider değişimi sizce CHP’yi geleneksel yapısından kurtarabilir mi? Sosyalist solla birleşmeye yönelik olanaklar doğurabilir mi?
Değişim, Baykal kliğinin empoze ettiği, içine kapanmış, demokratikleşme eğilimlerine tıkaç olmayı yücelten, askere, yüksek yargıya bel bağlamış, toplumdan korkanlar partisi olmaktan partiyi bir ölçüde kurtarabilir. Daha fazlası için umutlu olmaya bir neden yok. Yüzünü siyasete, topluma dönen bir CHP, AKP’nin ve özellikle Erdoğan’ın giderek daha fazla baskın olmaya başlayan otoriterizmine karşı etkin bir karşı güç olma ümidi yaratabilir. Daha demokrat bir merkez partisi olabilir. Bu da iyi bir şeydir. CHP’nin sol idealleri içselleştirmiş bir parti olabilmesinin karşısındaki büyük engel kurucu ideolojisidir. Kemalizmdir. Atatürkçülüktür. CHP bu ideolojiden kolay kurtulamaz çünkü kurtulursa geriye CHP kalmaz.
Sosyalist sol olarak kendini tanımlayanlar arasında gönlünde yatanın CHP ile birleşmek olan geniş bir çevre var. Keşke olsa ve herkes gönlünde yatanı gerçekleştirse.

Önümüzdeki seçimler sol açısından tablo nasıl görünüyor?
Radikal2’de bu konuda bir değerlendirme yayımladım (28.11.2010). Bağımsız adayların bu kez birbirleriyle yarışması, dolayısıyla daha az bağımsız seçilmesi riski yüksek. BDP’nin ne yapacağı daha belli değil. Durum 2007’ye göre şimdilik daha zor gözüküyor.

CHP’nin peşine takılan sol sonunu hazırlar

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde on yıl öğretim üyeliği yaptıktan sonra 1983’te YÖK’ü protesto ederek istifa eden Sungur Savran, Devrimci İşçi Partisi’nin (DİP) yöneticisi. Savran sorularımızı yanıtladı.

Referandumdaki ayrışmayı nasıl görüyorsunuz?
Birincisi Türkiye solunda genellikle sanıldığı gibi iki tane akım yok üç tane akım var. Ama genellikle ikisi biliniyor. Bir tanesi referandumda evet oyu kullananlar daha ziyade bunlar ‘AKP’ye yakınlığı’yla bilinmekte olan sol. İkincisi de ‘orduya yakın durmak’la suçlanan hayırcılar. Bunlar genellikle toplumda ve burjuva siyasetinde varolan bölünmeye denk düşen bazı fikirler savundukları için öne çıkıyorlar. Ama bir üçüncü taraf daha var. Bu da sınıfçı ve enternasyonalist bir soldur. Her ikisiyle de uyuşmaz. Bu kesim boykot cephesinde yer aldı. Partim de öyle.

Peki bu bölünme yeni mi?
Hiçbir biçimde yeni değil. Referandumdan önce Ergenekon dolayısıyla büyük bölünme oldu. Ondan önce de AKP’nin iktidara geçtiği dönemde aynı pozisyonlara yakın şeyler savunuldu. AKP’yi eleştirel şekilde de de olsa destekleyen liberal sol 1980’li yıllarda otaya çıktı. Sosyalist hareketin sosyalizmden artık umudunu kesmiş sınıf mücadelesinin yerine devletle sivil toplum arasındaki çelişkiyi demokratikleşmenin motoru olarak koymaya yatkın bir kanadı bu ekolu başlattı. Öteki tarafta yer alanların tarihi kökeni sol Kemalizm yani Doğan Avcıoğullardır. Bu akım bugün bir bakıma yozlaşmış ve tamamen milliyetçi ve zaman zaman gerici bir tavır almıştır. Bunu söylerken ‘hayırcı’ kampta yer alan partileri somut olarak kastetmiyorum. Bir eğilimden bahsediyorum.

Siz boykot cephesindeydiniz? Kürt siyasetine bir destek miydi bu? Elbette sosyalistler tarihsel olarak Kürt hareketine destek veriyor, vermelidir. Benim mensup olduğum siyasi partinin boykot tavrı sadece anayasayla ilgili bir tavır değildir; aynı zamanda 2011 seçimlerinin provasıydı. Böyle olunca referandumda aldığınız tavırla 2011 seçimlerinde alacağınız tavırı birbirinden koparmak son derece zor. Bizim yapmaya çalıştığımız 2011 seçimlerinde ve öncesinde burjuva kampların arasına sıkıştırılmaya çalışılan emekçilerin bulunduğu bir cepheyi oluşturmak. Elbette burada Kürt hareketi de diğerlerinin arasında yer alacaktır.

Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP sosyalist sol için yeni bir olanak yaratabilir mi? Bence CHP’nin peşine takılıp onun çarkları içinde öğütülmek sola son ağır darbeyi vuracaktır. Öngörü bu tabii. Hegel’e göre her tarihsel olay iki kere olur; biri komedi, biri trajedi. Şimdi Kılıçdaroğlu kendini Ecevite benzetmeye çalııyor. Dönem ise çok farklı. Ecevit muazzam bir mücadelenin doruğunda yükselmişti. Elbette kendine özgü yönleri vardı, bunlar Kılıçdaroğlu’nda yok. Ecevit İnönü’yü devirerek CHP’nin başına geldi. Kılıçdaroğlu ise bir kasetle devrilen Deniz Baykal’ın ardından geldi. Dolayısıyla Ecevit deneyimi bir trajediyle noktalandı. Solun bu seferki CHP desteği ise bir komediye yol açar. Yani solun tarihi açısından yakın konjonktür açısından yanlış bir politikadır.

AKP’yi aşan bir değişim...

Referandumu boykot eden Ezilenlerin Sosyalis Partisi Başkan yardımcısı Hülya Gerçek Radikal için yazdı:

Referandum süreci ‘sol’, sosyalist hareketin parçalı tablosunu gözler önüne serdi. Aynı zamanda daha fazla derinleştirdi. Bu sadece örgütsel bir parçalanmışlık hali değil, ideolojik ve politik bir parçalanmışlık durumu. Sadece referandumda değil, Ergenekon konusunda da bu yaşandı. Bunun iktidar bilinci, politik mücadeleyle kurulan ilişki gibi yapısal nedenleri olduğu kadar, içinden geçilen dönemle de doğrudan ilişkili. Küresel ve yerel düzeyde bir değişim yaşanıyor. Referandumun sonuçları da, her şeyden bağımsız olarak, toplumsal değişim isteğini yansıtıyor.

Biz Ezilenlerin Sosyalist Partisi olarak bu değişim isteğini görüyoruz ve kendimize şu soruyu soruyoruz: Nasıl bir değişim? Toplumsal değişim istek ve arayışının AKP ve burjuva güçlerin güdük değişim programına hapsedildiği, sol güçlerin de bu programın bir uzantısı ya da refleksif biçimde ve değişim isteğini de yadsıyarak karşıtı olarak konumlandığı politika denklemini bozmaya yöneliyoruz. İşçi sınıfı ve ezilen bütün toplusal kesimlerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin vb. bir düzen değişikliğini hedef alan radikal toplumsal değişim ihtiyaçlarının politikalarını oluşturmaya çalışıyoruz. Bu elbette AKP’nin dar çerçevesini aşan bir düzen değişikliği arayışıdır. Meşruiyetin ve sokak mücadelesinin gücünü arkalayan bir değişim arayışıdır.

Ergenekon vb. konularda da ezilenler ve sol, seyirci kalmadan kendi çıkarları doğrultusunda müdahil olmalıdır. Biz hemen herkesten farklı olarak bu yoldan ilerledik. Referandumda ‘yetmez ama evet’ tavrı soldaki burjuva liberal kırılmayı gösterdi. ‘Hayır’ tavrı ise, ulusalcı ve statükocu siyasetin uzantısı haline geldi.
Seçimlerde ilerici ve sosyalist güçlerin “Emek, barış, özgürlük” ekseninde bir ittifakla seçimlere girmesi gerektiğini düşünüyoruz. Fakat bundan daha önemli olarak bu doğrultuda bir cepheleşme politikası izliyoruz. İttifak sağlanamadığı durumda tek başımıza girecek şekilde bir hazırlık da yürütüyoruz. Kürt hareketi de bu ittifakın merkezi bir parçası olmalıdır. Oluşturulacak ittifakın politik programı önemlidir.

Ulusalcı ve liberal olmayan sol birleşmeli

Bir süre ÖDP içinde yer aldıktan sonra ayrılarak partileşen Sosyalist Demokrasi Partisi’ne yönelttiğimiz sorulara partinin Merkez Yönetim Kurulu’nca verilen yanıt:
Sol/sosyalist harekette referandum süreciyle netleştiği düşünülen ayrışma, görünürde ‘geleneksel sol’a itirazlarını referandumdan sonra ‘ilişki kesme’ boyutuna taşıyan ya da referandumda ‘evet’ demeyen solu ‘solda görmediklerini’ ilan eden kesimlerin toptancı bir ‘Ergenekonculuk’, ‘statükoculuk’ suçlamaları nedeniyle, ilk bakışta sanki Ergenekon dava sürecine endeksli bir ayrışmaymış gibi yanıltıcı bir görünüm aldı. Solda 12 Eylül referandumuyla netleşen ayrışmayı Ergenekon davası süreci değil, bu davayı mümkün kılan ve Başbakanla Genelkurmay Başkanı arasında 2007’deki gizli Dolmabahçe mutabakatı süreci belirlemektedir. Bu süreçte eski ve yeni statükonun zorunlu izdivacı sağlanmıştır. Toplumsal algıda iktidar etmesine ‘izin verilmeyen’, ‘elini tutmasalar demokratik adımlar atacak’ gibi görünen AKP hükümetinin yerini, güçlendikçe iktidarını artıran, eğer demokratik adımlar atma niyet ve iradesi varsa bunu gerçekleştirebilecek güce ve oy desteğine sahip bir AKP almıştır ve ikinci AKP dönemini bu karakterize etmektedir.
‘Boykot cephesinde’ yer alan ESP ve BDP’ye yönelik operasyonlar, referandumdan sadece 9 gün sonra, genel başkanımız Dr. Rıdvan Turan’ın da bulunduğu SDP ve TÖP yöneticilerine yönelik bir komployla, sosyalistlere karşı tutuklama teröründe yeni bir boyuta sıçratıldı.

Ömer Laçiner’den açıklama: “Yazı dizisinin formatı, sunuş biçimi ile ilgili eleştirilerim saklı kalmak koşuluyla, ilk gün bana atfedilen ‘Sosyalistler gericilik odağı’ başlığı bana ait değildir. Benim yorumum, ‘...Kimileri o bildik gerici eğilimlere yönelerek veya yapışarak tutunmaya çalışıyorlar’ şeklindeydi.