'Suçlu' aydınların öyküsü

Cide'deki evinde oturmuş 'Yıldız Karayel' adlı kitabını bitirmeye uğraşıyordu Rıfat Ilgaz. Son 30 sayfasına gelmişti romanının. Kapısı çaldı.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Cide'deki evinde oturmuş 'Yıldız Karayel' adlı kitabını bitirmeye uğraşıyordu Rıfat Ilgaz. Son 30 sayfasına gelmişti romanının. Kapısı çaldı. Açtığında karşısında askerleri gördü. Evi kuşatılmıştı, 38 mavi bereli tarafından.
12 Eylül'ün en azgın günleri. Bu yüzden yaşı 70'i aşmış bir yazarı gözaltına almak için böyle bir 'askeri harekât' pek şaşırtmıyor insanı.
Askerlerin başındaki komutan evinden götürüleceğini, hazırlanması gerektiğini söylüyor.
"Tamam" diyor Rıfat Ilgaz, "Evi terk edeyim ama burada bulunan gazete, dergi ve kitapların tek tek önümde zabıt tutularak kayda geçirilmesini istiyorum."
Beş saat sürmüş askerlerin evdeki belgeleri kâğıda dökmesi. Listeyi hazırlayan askerler Rıfat Ilgaz'ın kitaplara düştüğü notlara, altını çizdiği satırlara kadar bakmışlar birer birer, suç unsuru var mı, bir 'açığını' yakalayabilir miyiz diye.
Cide'nin papazı yakalandı!
Kasabanın dışındaki evden 70 yaşındaki bir yazarı üç-beş kilometre elleri kelepçeli ve gözleri bağlı olarak yürütmüşler "Cide'nin papazını yakaladık!" diyerek.
Jandarma komutanlığının avlusunda en orta yere oturtmuşlar Rıfat Ilgaz'ı. 'Kastamonu'ya götürülmek üzere' evlerinden toparlanan 64 kişi daha getirmişler. Ancak herkesin ortasında 'başı çeken kişi' olarak oturtulmuş Rıfat Ilgaz. Diğer toplananlar da çevresine yerleştirilmiş.
Hazırlık ifadeleri alındıktan sonra sıra doktor kontrolüne gelmiş. Ciğerlerinden hasta olan ve yıllardır tüberkülozla boğuşan Ilgaz'a'sağlam' raporu vermiş doktor!
Askeri araçlara bindirilmiş gözaltına alınanlar. Kastamonu'ya götürülecekler. Ama anayolu değil, dağ yollarını kullanarak götürüyorlar.
Et-Balık Kurumu'nda işkence
Ilgaz ve beraberindekilerin çilesi bununla bitse yine iyi. Kastamonu'ya gelince tutuklanmış Rıfat Ilgaz. Ama ne kent merkezindeki cezaevinde, ne de ilçelerindekilerde boş yer var. Bütün cezaevleri '12 Eylül mesaisi' yaptıkları için dolup taşmışlar. Ama her şeyin bir çaresi var. Darbecilerin aklına bir yer gelmiş; Kastamonu Et ve Balık Kurumu'nun mezbahası!
Ama orada mahkûmlar gözleri bağlı ve ayakta bekletiliyorlar. Emir de kesin: "Sürekli ayakta duracak, gözleri bağlı, duvara ellerini dayayacak, bacaklarını açacak!"
Rıfat Ilgaz'ın iki ay süren cezaevi serüvenini oğlu Aydın'dan dinlerken insanın içi burkuluyor:
"Eve döndüğü zaman gördüm ki, babam bu verilen emre ara sıra uymamış; bu yüzden dizinden aşağıda değişik yerlerde ödemler oluşmuştu. Çünkü yetmiş yaşındaki Rıfat Ilgaz'ı dört gün boyunca ayakta bekletenler, en ufacık bir yorgunluk belirtisi gösterdiğinde de onu sözle değil, tekmeyle uyarmışlardı."
Aydın Ilgaz merak ediyor babasının niye gözaltına alınıp Kastamonu'ya götürüldüğünü, Cide'nin 64 aydınıyla birlikte adliyeye götürülüp tutuklandığını. Karşısına ilginç bir gerçek çıkıyor:
Fabrikatör, komutanı ayarlamış
"Cide sahilinin en güzel noktasına, bir kereste fabrikası kurulmuştu. Babam yerel bir gazetede, tek gelir kaynağı turizm olan Cide'de bu fabrikadan yükselen pis koku ve duman yüzünden sahilin durulmaz hale geldiğini yazmış. Fabrikanın sahibi de bu yazı üstüne sıkıyönetim komutanını fabrikasında misafir edip ona babamla birlikte öğretmenden mal müdürüne kadar 65 aydın insanın adını vermiş.
Adını verdiği insanlar arasında oğlunu sınıfta bırakan öğretmenden buna ses çıkarmayan lise müdürüne, kendisinden fazla vergi istediğini düşündüğü vergi memurundan mal müdürüne kadar uzanan 65 kişilik bir liste... Bu liste fabrikanın kafeteryasında içilen içki eşliğinde sunulmuş komutana. Komutan da, 'Bunların hepsini alıp götürün!' diye emir vermiş."
Rıfat Ilgaz'ın 'çileli yolculuğu' 1940'larda yazdığı 'Sınıf' adlı kitabıyla başlıyor ancak 'Hababam Sınıfı'yla 'tavan yapıyor'. Böylece belki de ünlü yazarın yaşam çizgisini iki 'Sınıf' belirliyor.
Bir öğretmendir Rıfat Ilgaz. İlk şiir kitabı 'Yarenlik'ten sonra çıkarıyor ikinci kitabı 'Sınıf'ı. Şiirlerinde bir öğretmen duyarlılığıyla sınıfta gördüğü öğrencilerinden etkilenmelerini dile getirir. Balıkpazarı'nda limon satan, Tahtakale'de çaycılık yapan, ayakkabısı ve paltosu olmadığı için okula gelemeyen öğrencilerini anlatır.
O tarihlerde kitap ancak 25 gün raflarda kalabilmiş. Toplatılmış ve Rıfat Ilgaz hakkında dava açılmış.
Çünkü birincisi Ilgaz şiirlerinde ülkede yaşanan gerçeği çok yalın biçimde dile getiriyor ki o tarihlerde bu günümüzdekinden çok daha büyük suç. Bir kitap İhsan Devrim'in Devrim Kitabevi'nden çıkmış, kapağı kırmızı, adı da 'Sınıf'. 'Bilirkişiler' yer mi bu numarayı! Elbette yememişler:
Babadan oğula geçen çile
"Sınıf adlı kitabın yazarının hasta ruhlu olduğu ve kitabın edebi açıdan değeri olmadığı görülmüştür. Bir fakir talebenin perişan halini tasvir
ediyor 'Ne var bunda sıkılacak, utanmak bize düşer' demek suretiyle cemiyetimize dil uzattığı, çocuk dersini bilmiyor, fakat her şeyin piyasasını ve karaborsayı bildiğini ve bunun kendisine yeter olduğunu söylüyor. 'Bilmediğin şahıs zamirleri olsun' demekle cemiyetimizin içyüzüne tacizde bulunduğu anlaşıldığından..."
Aydın Ilgaz cezaevi kapısıyla işte bu ceza nedeniyle daha dört yaşındayken tanışıyor. Çekilen çile yalnız Rıfat Ilgaz'la sınırlı kalmıyor. Aydın Ilgaz'la babasının arkadaşı olan öğretmenleri bile konuşmaktan çekiniyor. Eğitmenlik yapıldığı okuldan, çocukların yatakhanesinde 'Hababam Sınıfı' kitabı bulunduğu için atılıyor. Hatta eşinin başına bir iş gelmesin diye Rıfat Ilgaz, Aydın'ın annesinden resmen ayrılmak zorunda kalıyor.
Belki de işte bu noktada doğuyor 'Hababam Sınıfı'. O yüzden Rıfat Ilgaz bir şiirinde kendisi için "Sınıf'ın ozanıyım mimli, Hababam Sınıfı'nın yazarıyım ünlü" diyor.
Artık öğretmenlik yaşamı bitmiştir. Devrin ünlü mizah dergisi 'Markopaşa' ile yeni bir hayata başlar. Hani şu 'toplatılmadıkça ve fırsat buldukça' çıkan, her kapatmadan sonra ad değiştirip Malumpaşa, Merhumpaşa, Ali Baba Yedi Sekiz Paşa, Hür Markopaşa olan ünlü muhalif mizah dergisi...
Sonra İlhan Selçuk'un Dolmuş dergisinde Stepne takma adıyla yazılar yazarken "İlhancığım" der "her hafta bir hikâye yazacağıma bir diziye başlasam da her hafta bu diziden bir hikâye yayımlasak..."
İşte Rıfat Ilgaz'ın bu sözleriyle başlar 'Hababam Sınıfı'nın öyküsü bundan yaklaşık 50 yıl önce. Okurlar olağanüstü ilgi gösterirler. Dizi kitaba dönüşür. Hatta ilk kitapta da Rıfat Ilgaz'ın değil, 'Stepne'nin imzası vardır. Sonrasında beş kitaplık bir serüven olur Hababam Sınıfı. Arkasından tiyatrosu, oyunları, müzikalleri ve filmleri gelir.
Oğlu Aydın Ilgaz, babası Rıfat Ilgaz için bu efsanenin 'Sınıf' adlı kitabıyla nasıl başladığını, yaşanan acı tatlı olayları, ödenen ağır bedelleri kendi tanıklığına dayanarak yazmış 'Sınıf'ın Efsanesi' adlı kitabında.
Neredeyse hayatımızın bir parçası olan 'Hababam Sınıfı'nın yazılmasının, tiyatrolarda kapalı gişe oynamasının, sinema ve TV'lerde defalarca izlenmesinin ardında yatan, hiç bilmediğimiz, kimi zaman hüznün, kimi zaman kahkahanın egemen olduğu bir süreci anlatmış Aydın Ilgaz.
Bedellerin öyküsü
Kitapta, yaşanan yokluktan ve yoksulluktan Rıfat Ilgaz'a verilen bir gümüş plaketin satılma öyküsünden, bir çocuğun elinde, yıllar önce Rıfat Ilgaz'ın dedesine imzaladığı kitapla gelip "Dedeme de imzalamışsınız, babama da imzalamışsınız, şimdi sıra bende" demesine kadar acı da sevinç de iç içe. Ancak kitabı kapattığınızda içinizde buruk bir tortu kalıyor. Çünkü kitap yalnız 'Hababam Sınıfı'nın değil, bir dönem Türkiyesi'nde ödenen bedellerin de öyküsü.
Bu yüzden "Kitaplarımız suç ortağı" der Rıfat Ilgaz. Bu yüzden o dönem en ağır bedelleri ödeyen aydınları 'Fedailer Mangası' diye adlandırır Attila İlhan:
"Sanki kuşatılmış bir fedailer mangasıydı bu, umutsuz olduğunu bildiği çetin bir savaş veriyor; teker teker eksiliyor, tuz parça oluyor, yine de özgürlüğün erkekçe şarkısını söylemekten vazgeçmiyordu. Diktanın baskı aygıtı mükemmeldi. Siyasi polis, işi gücü bırakmış, şairlerin peşine düşmüştü."
Böyle 'Fedailer Mangası'nın da 'suç ortağı' elbette kitapları olurdu!