Suriye sınırında kültür merkezi

Suriye sınırındaki mayınlı alanı deveyle geçmek için bir kedi, biraz ip, biraz da benzin gerekirmiş.
Haber: Celal Başlangıç / Arşivi

Suriye sınırındaki mayınlı alanı deveyle geçmek için bir kedi, biraz ip, biraz da benzin gerekirmiş. Şaka mıydı, ciddi miydi bilinmez ama sanki yapmış gibi anlatıyordu:
"De ki deveye kaçak malları yüklemişsin. Tam mayınlı tarladan geçiyorsun. Hayvan bir çöker, hava ışıyana kadar kaldıramazsın. Sabah ilk devriyeye yakalanıverirsin. Bu yüzden alacaksın yanına kediyi, ipi ve benzini. Deve çöktü mü bağla kediyi devenin kuyruğuna iple. Dök benzini, çak çakmağı. Bak nasıl da kalkıp koşturuyor o inatçı deve bile."
Yıllarca 'sırtçı'lık yapmıştı. Yani Nusaybin' den çıkıp sınırdaki mayınlı alanı geçtikten sonra Suriye'den elektronik eşyaları, Seylan çayını, yabancı sigaraları yüklenmiş, yine aynı mayınlı tarladan geri dönmüştü.
Kendini şanslı sayıyordu. Çünkü aynı işi yaptığı pek çok 'sırtçı' şimdi ya yaşamıyor ya da eksik yaşıyordu; kolsuz, bacaksız... Neyse ki Suriye'nin zenginliği zaman içerisinde tükenmiş, Türkiye de her aranılanın kolayca bulunduğu bir ülke olmuştu. Kaçakçılığın bu türlüsü de hemen hemen tümüyle bitmişti.
Neredeyse sınırın sıfır noktasında durup bakınca bu türden öyküleri anımsıyor insan.
Mayınlı bölgede can pazarı
Uçsuz bucaksız bir yeşillik uzanıyor. Kuşlar koyu gri bir bulut sürüsü olarak iniyor yere, sonra dalga dalga yeniden yükseliyor.
Tam karşıda Suriye'nin Kamışlı kasabası var.
Nevzat Çelik, Metin Kaygalak ve Sami Solmaz'la birlikte çıktığımız binanın tepesinden arkamızı Ömeryan Dağları'na vermiş, yüzümüzü bir okyanus gibi uzanan Mezopotamya topraklarına çevirmiş sınırların anlamsızlığı üzerine konuşuyoruz. Çünkü önümüzde uzanan 'toprak denizi'ni kesen tek görüntü tel örgüler ve nöbetçi kuleleri.
Her 500 metrede bir nöbetçi kulesi, her 100 metrede bir avcı çukuru varmış Suriye sınırı boyunca. Bunların tümü Türkiye'ye ait. Yani Suriye kendi sınırını korumuyor. Bir de mayınlı bölge var. 1950'lerde döşenen mayınlar çok can almış. Çünkü mayınlar döşenene kadar örneğin Nusaybin'de yaşayanlar ellerini kollarını sallaya sallaya karşı tarafa geçer, akrabalarını, eşlerini, dostlarını ziyaret edip dönerlermiş. Çünkü sınırın iki tarafında da birbiriyle akraba Kürtler var.
Yakın zamana kadar özellikle dini bayramlarda inanılmaz bir görüntü olurdu Ceylanpınar, Akçakale, Nusaybin gibi sınır ilçelerinde. İnsanlar sınırın iki yanına toplanır, birbirlerine seslerini duyurmak için avaz avaz bağırırdı. Tel örgülerin üzerinden karşılıklı hediyeler atılırdı torbalar içerisinde. Ama bazen bir siyah naylon poşetten lastik bir çift terlik fırlarken, bazen karşı taraftan atılan torbanın içerisinden bir tabancayla mermileri ortalığa saçılıverirdi.
Ancak son yıllarda özellikle Türkiye'deki mülki amirlerin çabasıyla artık bayramlarda sırayla gidip gelmeler başladı. Bir bayramda Suriye'dekiler Türkiye'deki akrabalarının yanına geliyor birkaç günlüğüne, bir sonraki bayramda da Türkiye'dekiler Suriye'ye gidiyor. Elbette bu gelip gitmelerde, bazen gelen kişiyle geri dönen aynı olmuyor, aileler kız değiştiriyorlar ve bunu saptamak da kolay değil. Ama yine de sınırkasabalarında bayramlaşmalar eskisine göre insan onuruna yakışır bir hale getirildi.
Mayın yerine organik tarım
Ancak onca toprak sıkıntısı çekilirken, Türkiye'ye ait, hem de Mezopotamya gibi çok verimli toprakların hâlâ mayınlı olması anlaşılması güç bir durum. Bakın Şanlıurfa Genç İşadamları Derneği Başkanı Mehmet Ertekin'e göre Hatay, Kilis, Şanlıurfa ve Mardin illerinde 52 yıldır el değmemiş mayınlı arazilerin temizlenmesiyle 35 bin hektarlık alan ortaya çıkacak. Burada dünyanın en büyük organik tarımsal üretim araştırma ve ekoturizm bölgesi oluşturulabilir ve 100 bini aşkın insana istihdam alanı açılabilir.
Ertekin, sadece sınırların aydınlatılmasında kullanılan enerjinin 6 milyon 500 bin kilovat olduğunu, bunun da devlete bakım ve onarım harcamaları hariç yılda yak-laşık 700 milyar liraya mal olduğunu söylüyor.
Anlaşılan, Suriye tarafından sıfır noktasına kadar ekilip biçilen sınırları korumak Türkiye'de ciddi bir ekonomik kayba yol açıyor.
Zaten bölgede son 20 yılda yaşananlar Türkiye'ye fazlasıyla zarar verdi. Ekonomik kaybın yanı sıra bir de bölgede açılan ciddi sosyal ve toplumsal yaralar var. Şimdilik bunlar görmezden geliniyor ya da bölge insanı kendi yarasını kendi çabasıyla sarmaya çalışıyor.
Nusaybin'de bulunmamızın nedeni de bu. Türkiye-Suriye sınırının sıfır noktasındaki bu kasabadan bir duyuru yapıldı tüm Türkiye'ye:
"Nusaybin nihayet özlediği kültür ve sanat kurumuna kavuşuyor. Uzun bir dönemden beri hazırlığı yapılan Roza Kültür ve Sanat Evi hizmetinize girdi. Yıllardır sözün kabuğunu bile kıramayan, teori ile pratik arasında bocalayan bölge insanımız, Mezopotamya'nın uygarlık ve kültür zenginliğini bir türlü kavrayamadı. Bölgeye dair bütün çalışmalar için Batı'dan medet umuldu. Bunun en büyük nedeni ise bölgeye 'ora', bölge insanına da 'öteki' gözüyle bakılmasıdır. Bizler bölgeye dair çalışmaların en doğru bir şekilde ancak buradan yapılacağına olan inancımızdan dolayı bu oluşumu yarattık ve yaşama kararlığı taşımaktayız..."
Duyuru böyle uzayıp gidiyor. Kültür ve sanat evinin hedefleri arasında dil dersleri, müzik, resim, sinema eğitimi, panel, toplantı ve konferans gibi etkinlikler var. Bir de yayınevi kurulmuş. Kitaplar artık Nusaybin'de basılacak. Türkçe Dem ile Kürtçe Nubin dergileri basılmış bile. Bunların da merkezi Nusaybin.
'Evin' açılışı nedeniyle düzenlenen etkinlikler arasında konserler, imza günleri ve söyleşiler vardı. Bölgede yaşananların ağırlığını anlamak için Cezmi Ersöz'ün yaptığı konuşmada- ki "Nusaybin'deki ilk imza gününü 1999'da ben yaptım" cümlesini duymak yeterli.
Oysa uygarlık orada doğmuştu
Oysa insanlar ilk kez burada yani Yukarı Mezopotamya'da tarım yapmaya, hayvan evcilleştirmeye, yerleşik köyler kurmaya başlamışlar. Bu topraklarda
yazıyı bulmuşlar, tekerleği icat etmişler, takvimi ve saati kullanmışlar, madenleri işlemişler, ilk kentleri ve ilk imparatorlukları kurmuşlar, dünyanın ilk kanunlarını yazmışlar, hikâye ve destanlar üretmişler, şiirler dillendirmişler. Nusaybin'de Süryanilere ait Mar Yakub Kilisesi öncelikle Belediye Başkanı Mehmet Tanman'ın daha göreve geldiği ilk günlerdeki girişimiyle restore edilmeye ve çevresi kazılmaya başlandı. Bu çalışmalara ilişkin hazırlanan broşürde bir de not var:
"Uygarlık dediğimiz şeyin ve uzun bir zincir oluşturan gelişmelerin temel taşları bu topraklarda atıldı ve zamanla tüm dünyaya yayıldı.
6 bin yıldan bu yana yerleşim alanı olan, bağ ve bahçeleriyle ünlü, yollar kavşağı Nusaybin bu birikimlerden nasibini almış, yüzyıllarca bölgenin en önemli merkezlerinden biri olmuştur. İşte, dünyanın ilk üniversitelerinden biri olarak kabul edilen Nusaybin Okulu'nu, bu birikimlerin bir sonucu olarak değerlendirmek gerekir. Araştırmalarımızdan elde edilen bilgiler yeterli olmamakla beraber, geçmişi MÖ 6. yüzyıla kadar inen bölgedeki kurumsallaşmış eğitimin devamı niteliğindeki Nusaybin Okulu, 4. yüzyılda kuruldu. Bu okulda 800 ila 1000 kadar öğrenci yatılı olarak okumaktaydı. Okulun resmi dili Süryaniceydi, ancak okulda Grekçe de okutulmaktaydı. Bölgede büyük ün yapmış bu okulda felsefe, mantık, edebiyat, geometri, astronomi, tıp ve hukuk eğitimi veriliyordu."
Nusaybin Okulu'nun giriş kapısı olarak kabul edilen sütunlar hâlâ bu ilçede duruyor.
Ama ne durumda biliyor musunuz, Suriye sınırına sıfır noktasında olduğu için etrafına mayınlar döşenmiş ve tel örgüler içerisinde...
Çatışmalı ortamın tozu dumanı kalktıkça, barış süreci derinleştikçe insanlar kültüre, sanata, eğitime, tarihe daha çok ilgi duyuyorlar. Ama yine de Nusaybin Okulu'nun giriş kapısının bile mayınlı tarlada olduğunu görünce insan "Daha temizlenecek çok mayın var" demekten kendini alamıyor!