'Suriyeli Kürt kadınlar İstanbul'da fuhuşa teşvik ediliyor'

'Suriyeli Kürt kadınlar İstanbul'da fuhuşa teşvik ediliyor'
'Suriyeli Kürt kadınlar İstanbul'da fuhuşa teşvik ediliyor'
Suriye'den kaçarak İstanbul'a kadar gelen ve İMÇ'de çok kötü koşullarda yaşayan Kürt kadınların fuhuşa teşvik edildiği iddia edildi.

Radikal.com.tr - Suriye'den kaçarak 100 TL'ye Urfa'ya, oradan da yine 100 TL'ye İstanbul 'a kadar gelen Kürtlerin yaşadığı evlerde dolaşan T24 yazarı Tuğçe Tatari, kadınların fuhuşa teşvik edildiği iddiasını gündeme getirdi. Yaşama koşullarının kötülüğüne işaret eden ve İstanbul İMÇ'deki barınma koşullarını 'mülteci kampı'na benzeten Tatari'nin yazısının ilgili bölümü şöyle: 


...

Suriye’de ve son günlerde Rojava’da yaşananlar malumunuz. Ortalık kan gölü. Savaş olanca yıkıcılığı ve yakıcılığı ile ortalığı kasıp kavuruyor. Bombalar şehirlerle beraber aileleri de paramparça ediyor.

Savaştan kaçmanın yollarını arayanlar, çoğunlukla bilinçsizce, kalabalığı takip ederek kendilerini Türkiye ’de buluyor.

Sınırın yakınlığı ve burada “onlardan” olan insanların da olduğu bilgisi Türkiye’yi can havli ile savaş mağdurlarının kendilerini attığı ilk nokta haline getiriyor.

Antakya ve Ceylanpınar adeta savaşın içinde.

İşte canını kurtarmak için kendini sınırın bu tarafına atanların “can pazarına” girişleri de tam bu noktada başlıyor.

Sınırlarda bekleyen birtakım adamlar var.

Kimse onların kim olduğunu, hangi şebekeye bağlı çalıştığını bilmiyor.

Tek bilinen binlerce insanı kişi başı 100 TL karşılığında Urfa’ya ve oradan tekrar 100’er TL karşılığı İstanbul’a getirdikleri.

Urfa’da kalanların neler yaşadığını henüz bilmiyorum, gidip görmüş değilim. Ama İstanbul’da gördüklerimi anlatmak isterim.


SÖMÜRÜ SİSTEMİYLE ÇALIŞAN 'MÜLTECİ' KAMPI!

Unkapanı İMÇ’nin (İstanbul Manifaturacılar Çarşısı) hemen arkasındaki sokaklarda başlıyor tanıklığım.

Küçükpazar Mahallesi'nde...

Adına “otel” dedikleri küçücük odalara bölünmüş binalarla dolu bir mahalle. Üstelik kesişen tüm sokaklar da aynı durumda. Bir nevi sömürü sistemiyle işleyen “mülteci kampı” desem yeridir.

Mahalleye girer girmez foto muhabiri arkadaşımla dikkat çekiyoruz. Etrafımız sarılıyor. Çoğu Kürtçe konuşan, Türkçe bilmeyen insanlar etrafımızı sarıyor.

Türkçe bilenlere sığınmacıları sorduğumuzda ceplerinden isim listesi çıkartanlar oluyor. “Bu mahallede 200 tane var abla. Hepsi bende kayıtlı” diyor biri. “Neden kayıt tutuyorsun” diye sorduğumuzda yanıt vermiyor. “Nereden, nasıl geliyorlar, ne yiyor, nerede uyuyor, nerede çalışıyorlar, pasaportları var mı, kayıt dışı mı bu insanlar” diye sorduğumuzda “Valla buralar hep bunlardan dolu. Biz bilmiyoruz, ama Fatih, Esenyurt, Sultangazi hep doludur” yanıtını alıyoruz.

O esnada kısa boylu bir adam yaklaşıyor yanımıza. Kiralık oda baktığımızı sanıyor. Nedir aradığınız, aylık 1500 liraya odam var diyor. Odayı görmek istiyoruz, fotoğraf makinesini görünce kaçıp gidiyor.

O sırada kapısı açık bir bodrum katını gösteriyorlar. İniyoruz, tuvaletler taşmış, keskin bir koku, rutubetten ıslanmış duvarlar, küf kokan küçük odalar ve hepsinin içi ağzına kadar dolu. Burada oda başına ayda 600 lira ödeniyormuş, günlük 20 lira. Fotoğraf çekmemize izin vermiyorlar.

Daha doğrusu ev sahibi bizi fark edince kovalıyor.


' GENÇ KIZLAR FUHUŞA TEŞVİK EDİLİYOR'
Sokakta yürürken genç bir adama rastlıyoruz. Kucağında bebeği ile. Adı Mahmut. 25 yaşında. Konuşmaya başlayınca Rojavalı (Suriye) bir Kürt olduğunu öğreniyoruz.

Kaldığı odayı görmek istediğimizi söylüyoruz, bizi yukarıya buyur ediyor.

Ayda 800 lira ödenen bu odalar öncekilerine nazaran lüks kabul edilebilecek durumda, ama odada keskin bir lağım kokusu hakim.

“Eşin nerde” diye soruyoruz, “Yemek bulmaya gitti’ diyor. “Nasıl bulacak? Parası var mı” diye sorduğumuzda ise, “Yok, nasıl bulacak bilmiyorum” yanıtını alıyoruz.

Karşı odadan küçük çocuklar bize bakıyor.

Oraya yöneliyoruz. Xezal 45 yaşında. Burası onun odası. Dört çocuğu var. Daha doğrusu hayatta kalan sadece bu dört çocuğu olmuş. Üç çocuğunu, kocasını, anne ve babasını savaşta kaybetmiş. “Humus’ta taş taş üzerinde kalmadı. Evden koşarak çıktık ve kalabalığı takip ederek sınırdan geçtik” diye anlatıyor yolculuğu.

Çocuklarının en büyüğü Süheyla. 13 yaşında. Sokağa çıkmaya korkuyor. Xezal, “Genç kızlar fuhuşa teşvik ediliyor. O yüzden ben de çıkmasını istemiyorum, kapıyı üzerine kilitliyorum” diye anlatıyor kızının sokağa çıkmaktan korkmasının nedenini. Süheyla evini özlediğini, dönmek istediğini anlatırken gözleri ışıldıyor. Sonra birden ışıltı yerini karanlığa bırakıyor “Arkamızda ölümü bıraktık” diyor.

Kardeşleri küçücük. Yol kenarlarında su satarak, dilenerek oda kiralarını çıkartmaya çalışıyorlar. Bunları çok sonra, onlar bize biraz daha güvendikten sonra öğreniyoruz.

Xezal, dört yumurta ve iki pideyi gösteriyor. Yerde, kirin, tozun tam ortasında duran günlük öğünlerini “İşte bunlar için çalışıyorlar” diyor.

Peki ne olacak, yarın için ne düşünüyorsun diye sormaya dili varmıyor insanın.

Ölümden kaçmış, sefalete düşmüş, çoğu çocuk bir aileye bakarken sadece insanlığın geldiği hali sorgulayabiliyor insan.

Annelerine sığınmış, etrafa korkan gözlerle bakan çocuklardan ayrılırken hissettiklerim tarifsiz…

Savaşın her daim mağdur ettiği, acıyı en çok yaşattığı çocuklar ve kadınlar oluyor. Bizler ise sadece seyirciyiz, en azından şimdilik.
...

 

 Suriye'den kaçan Kürtler için İstanbul'da 'sömürü' kampı kurulmuş!