Toplum olarak Frankenstein'ın canavarına benzedik

Toplum olarak Frankenstein'ın canavarına benzedik
Toplum olarak Frankenstein'ın canavarına benzedik
Soma, tam da Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşe Kadıoğlu'nun tabiriyle 'merhametsiz büyüme'nin yüzünü bize gösterdi. Kadıoğlu, "Büyüdük ama gelişemedik. Toplum olarak Frankenstein gibi iyi kalpli ama etrafına zarar veren bir canavara dönüştük" diyor.
Haber: EZGİ BAŞARAN / Arşivi

Merhametsiz büyüme tam olarak nedir?
Merhamet aslında beni rahatsız eden bir kavram… Yukarıdan bahşedilen, lütuf ya da hoşgörüyü andıran bir kavram… Ben bu ifadeyi bir sohbet sırasında biraz da sezgilerim ile kullanmıştım. Fuat Keyman ile birlikte üniversiteyi ziyaret eden bir akademisyen konuğumuz ile sohbet ediyorduk. Konuğumuz ile ortak dilimiz İngilizce’ydi. Bulunduğumuz yerde televizyon ekranlarında Soma’dan görüntüler vardı. Ben konuğumuza İngilizce olarak tüm bunların arkasında ‘merciless growth’ var dedim. Sevgili dostum Fuat Keyman bu konuşmamızı ‘merhametsiz büyüme’ diye Türkçeye çevirerek yazdı ki bu da tercüme olarak yanlış değil. Bu ifade gazetelerde başka yazarlar tarafından da epeyce kullanıldı. Ben şimdi o zaman söylemek istediğimi tekrar ve Türkçe düşünerek söylersem ‘insafsız büyüme’ ifadesini tercih ederdim. Bence ‘insafsız büyüme’ konuyu daha iyi anlatıyor. Ancak ‘merhametsiz büyüme’ diye başladı ve birçok başka yazar da bunu böyle kullandı; o yüzden şimdi konuyu dilsel ya da tercümeye dair bir tartışmaya çekmeden, ne demek istediğimi, yani içeriği anlatayım. Burada asıl vurgulamak istediğim ‘büyüme’ ve ‘gelişme’ kavramları arasındaki farktır. Ekonomik büyüme bir ülkenin gelişmesi için gerekli bir koşul olabilir ancak yeterli değildir. Ekonomik büyümenin göstergeleri ekonominin hacmi ile ilgilidir. Bunlar arasında ticaret hacmi, satın alma paritesine göre gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) gibi göstergeler var. Oysa gelişme kavramının içinde gelir dağılımı, iş güvenliği, hak, hukuk, ifade özgürlüğü gibi konular var.
Büyüme istihdam yaratıyor ama her zaman gelişme getirmiyor diyorsunuz…
Evet. İnsanlar açısından bir benzetme ile söylersek; büyüme ile beden ölçülerinin fiziksel olarak artması, hatta devleşmekten söz ediyoruz ancak gelişmek zihinsel bir olgu. Ekonomik büyüme de hacimle ilgili; oysa gelişme çok daha katmanlı bir olgu. Örneğin bugün Türkiye ’de hükümet üyelerinin sık sık gururla dile getirdiği bir konu Türkiye’nin G20 üyeleri arasında yer almasıdır. Türkiye 2015’te G20 toplantısına ev sahipliği yapacak. Peki, G20’de yer almak nedir gerçekten? G20 ülkesi nasıl olunur?
Övünülecek bir şey değil midir?
G20 ülkelerinin arasında yer almanın daha ziyade büyüme ile yani ticaret hacmi, nüfus büyüklüğü, GSYİH gibi göstergeler ile ilgili olduğunu görürsünüz. G20’nin grup olarak içinde yer alan ülkeler üzerinde bir yaptırımı yok; temelde stratejik önemi olan, büyüklük göstergeleri ve coğrafi dengeler gözetilerek oluşturulmuş bir grup. Buna karşılık, Avrupa Birliği, bambaşka bir birliktelik olarak varlığını sürdürüyor. AB bir takım değerleri kucaklıyor ve üyelik için bunların içselleştirilmiş olmasını talep ediyor. Beğenseniz de beğenmeseniz de kendi içindeki bütün güvenilmezliklere rağmen, AB son kertede insan hakları, demokrasi, hukuk devleti gibi konuları üyeliğin önkoşulu olarak ortaya koyuyor. G20 bir büyüme fetişizmini, AB ve Avrupa Konseyi ise demokratikleşme, hukuk devleti, insan hakları gibi konuları öne çıkararak çok boyutlu bir gelişmeyi simgeliyor. Özetle, konu ne ile gurur duyduğumuza gelip dayanıyor? Ticaret hacminin, nüfusunun ya da GSYİH’nin büyük olduğu bir ülke gururlanmak için yeterli midir? Yoksa ifade özgürlüğü, iş güvenliği gibi temel haklar da istiyor muyuz? Bulunduğumuz noktada büyüme fetişizmi temel hakları gölgeliyor. İktidardaki siyasetçilerin “bakın ne kadar büyüdük, daha hâlâ ne diye şikâyet ediyorsunuz” diyebildiği bir dönemden geçiyoruz.
Peki her büyüme zaten biraz merhametsizce olmaz mı?
İzninizle, ben ‘insafsız büyüme’ diyerek devam edeceğim. Bana göre zaten merhametten ziyade hak ve hukuk gibi olgulara ihtiyacımız var. Aslında muhafazakârlar tam da merhamet gibi olgular ile hak ve hukuk arayışının önünü almaya çalışıyorlar. İnsanların örgütlenerek hak talep etmesini, kendileri yukarıdan bahşederek önlemeye çalışıyorlar. Bu durum muhafazakârlığın ruhunda var. Muhafazakârlık hayırseverliği yüceltir ama örgütlü hak arayışlarını da kimi zaman şiddete başvurarak bastırır. Yukarıdan bahşetmek Avrupa muhafazakârlığında ‘noblesse oblige’ diye ifade edilir yani soylu sınıflar toplumdan gelecek talepleri yukarıdan bahşettikleri hayırseverlik ile önlemeye çalışırlar. Kısacası, sorunuza cevabım “hayır, her büyüme merhametsiz olmaz”. Muhafazakâr büyüme aslında merhametli olan büyümedir ancak hak arayışlarına geçit vermez. Sorun da burada zaten. Muhafazakâr iktidar ara sıra, abartmadan, gönlünden koptukça verecek ama senin istemene izin vermeyecek. Toplumdan buna rıza göstermesi isteniyor. Toplum da epeydir bu rızayı gösteriyor. Ancak Soma dehşeti öyle bir gerçeği ortaya çıkardı ki, görmemek için kör olmak gerekiyor. Soma gerçeği “kör olma da gör beni” diye bağırıyor. Ben bu sesin ciddi bir muhalefeti tetikleyebileceğini düşünüyorum. Bu AKP ’yi Müslümanlık cephesinden eleştirmekten çok daha öte, neoliberal politikaların eleştirisi olacaktır ki Meclis’te böyle bir muhalefet çok ama çok geç kaldı.
İnsafsız büyüme toplumun en çok hangi kesimine zarar verir, neden?
En fazla iş güvenliği olmayan işçilere zarar veriyor. Soma bunu çok açık gösterdi. İşçiler daha fazla verim alabilmek uğruna, temel almamız gereken insani standartların çok altında çalıştırılıyorlar. Tam bunu gördüğümüz anda, Soma’da hak ihlallerine göz yummuş olan hükümet bize hâlâ oraya değil de G20’ye bakmamızı öneriyor. Böylesine bir büyüme fetişizmi bu. Neredeyse bu açık temel insan hakkı ihlalleri de olağan büyüme sancısı olarak resmediliyor. Amaç gelişme değil büyüme olunca bu kaçınılmaz. Hem de insafsız bir büyüme. Vahşi, dizginsiz bir büyüme. Özgürlüğün tanımı bile bu büyüme ile sınırlanıyor.
İnsafsız büyüme ve demokrasi arasındaki ilişkiyi tarif edebilir misiniz?
2003’te Radikal İki’de “Alsak alsak ne alsak” başlıklı bir yazı yazmıştım. Türkiye’de özgürlükten her istediğini satın alabilmenin, her türlü ürünün var olmasının anlaşıldığına dair bir yazıydı bu. Özgürlük deyince her istediğimizi satın alabildiğimizi anladığımız bir ülke olduk ama ifade özgürlüğü temel ve yerleşik bir değer olmadı. Büyüdük ama demokratikleşmedik, gelişmedik.
Neoliberal politikaları sonuna kadar uygulayıp “kimsesizlerin kimsesi” olma algısı nasıl muhafaza ediliyor?
Bunu sadece Türkiye’ye özgü bir konu olarak ele almamak gerek. Çünkü öyle yapınca Türkiye insanına karşı ayrımcı bir dil kullanmaya varan açıklamalar ile karşılaşıyoruz. Zaten bu tip açıklamalar gerek gündelik hayatta gerekse medyada sürekli karşımıza çıkıyor. Ben bundan çok rahatsız oluyorum. Hani neredeyse ‘Bu ülkenin insanı adam olmaz işte bak gitti AKP’ye oy verdi’ gibisinden ifadelerle karşılaşıyoruz. Akademide bu tür yaklaşımlara analiz demek doğru olmaz. Sosyal bilimci isek eğer, insanları aşağılamadan analiz yapabilmeliyiz.
20. yüzyılın en önemli iktisat tarihçilerinden Karl Polanyi, karmaşık toplumlarda iki türlü özgürlükten söz eder. Birincisi, vicdan, örgütlenme özgürlüğü gibi konuları içerir. İkincisi ise başkalarını sömürme özgürlüğü, topluma hizmet etmeden kazanç sağlama özgürlüğü, teknolojik buluşların kamu yararına kullanılmasını engelleme özgürlüğü gibi daha kötücül özgürlükleri kapsar. Neoliberalizm tüketmeyi, satın alabilmeyi temel özgürlük olarak zihinlere yerleştirmenin ötesinde böylesi kötücül özgürlükleri de meşru kıldı. Neoliberalizm bugün gerek gelir düzeyi, gerekse de mülklerinin güvenliği tehlikede olmayanlara hak ve özgürlükler verirken, geri kalanlardan bu hak ve özgürlüklerin esirgenmesini normalleştirdi. Bu yüzden David Harvey’in de söylediği gibi neoliberalizmin varacağı yer son kertede otoriterlik ve hatta faşizmdir. Faşizm otoriterliğe verilen toplumsal rıza ve onay ile gündeme gelir. Buna nasıl razı olunduğu ise ‘rızanın inşa edilmesi’ olgusu ile açıklanabilir sanırım. Neoliberalizm özgürlük kavramını istismar etti. Refah devletinin eleştirisini yapanlar bile bunu özgürlük adına yaptılar. Özgürlüğün yerine hayırseverlik söyleminin egemenliği geldi. Muhafazakâr siyasal partiler hayırseverlik üzerinden rıza inşa ettiler. Kısacası, neoliberalizm özgürlükten ne anladığımızı değiştirdi, dönüştürdü. En büyük başarısı bence budur. Ben bir dönem Karl Marx ve John Locke’un özgürlük düşüncelerinin farkları üzerinde çalışmıştım. Özgürlük çok farklı şekillerde tanımlanabilecek bir olgu. Bunun farkında olmak çok önemli. Neoliberalizm özgürlük olgusunu hak ve hukuktan uzaklaştırdı.
AKP hem sermayenin bu kadar yanında, sendikalaşmanın bu kadar karşısında olup hem de oylarının büyük bölümünü nasıl alt gelir kesiminden alıyor?
Ben hayırseverlik söyleminin ve pratiğinin çok etkili olduğunu düşünüyorum. Neoliberalizmin yaygınlaştırdığı faydacılık elde etmek istediğiniz şeyi nasıl elde ettiğiniz ile ilgilenmiyor. Ben bile birisi bana bir şey anlatırken kendimi “peki sonuç?” derken buluyorum çoğu kez. Hep sonuç ile ilgili olduk. Süreçlerin önemi kalmadı. Oysa demokrasi süreç odaklıdır. Vicdan, ifade, toplanma ve örgütleme özgürlüğü gibi özgürlüklerimizi yitirdik, temel hakları tanımayarak, insafsızca büyüme özgürlüğümüz baki kaldı. Hem gelecek yıl G20’ye de ev sahipliği yapıyoruz ya daha ne olsun değil mi? Dizginsiz, plansız, insafsızca büyüyen çirkin kentlerimizde kaldırımlardan düşerek ayağımızı bacağımızı kırmaya devam edeceğiz. Ama G20 Türkiye’ye geliyor, ne gam… Aynı kaldırımları yıkıp yıkıp yeniden yapanlar da kaldırım inşaatlarından kazanmaya devam edecekler. Dr. Frankenstein’in canavarına benziyoruz biraz. İyi kalpli ama etrafına zarar veren bir canavar gibi, kırıp döken bir toplum olduk.

NEDEN


Sabancı Üniversitesi siyaset biliminden Prof. Ayşe Kadıoğlu’nun Soma faciasının ardından ortaya attığı ‘merhametsiz büyüme’ kavramı içinde bulunduğumuz neoliberal sistemi tanımak ve tanımlamak adına çok iyi bir başlangıç oldu. Prof. Kadıoğlu’na bu kavramla neyi kastettiğini, AK Parti gibi ‘kimsesizlerin kimsesi’ olmayı şiar edinen muhafazakâr bir partinin neoliberalizmle dansını sordum. Her zamanki gibi zihin açıcı ve mühim sözler söyledi.