'Türkiye'de koca bir hassas mevzular mönüsü var'

'Türkiye'de koca bir hassas mevzular mönüsü var'
'Türkiye'de koca bir hassas mevzular mönüsü var'

Fotoğraflar: Muhsin AKGÜN

Hollandalı gazeteci Bram Vermeulen ağır çekimde sınırdışı edilmek üzereyken İçişleri Bakanlığı duruma el koydu. Her an ajana, düşmana, haine dönüşebilen yabancı gazetecilerin ahvalini konuştuk
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Beş yıldır Türkiye ’de yaşayan ve Hollanda’nın devlet televizyonu NOS ile NRC Handelsblad gazetesi için çalışan gazeteci Bram Vermeulen’in yaşadığı için postmodern bir sınırdışı edilme vakası diyebiliriz. Dört kez sarı basın kartı yenilenmiş bir gazeteci, bu yıl Mart ayında, o da tesadüfen havalanında giriş yaparken, kendisiyle ilgili bir ‘güvenlik sorunu’ olduğunu öğreniyor. Bir tür kara liste. ‘Türkiye yasak!’ Böyle diyor görevli. Ne iki saat tutulduğu odadan çıkarken bunun anlamını öğrenebiliyor, ne de sonraki yedi ay boyunca resmi olarak yaptığı başvurular neticesinde… Telefonlarına bile çıkılmıyor. Başta sadece sarı basın kartının yenilenmeyeceğini biliyor ki, bu da 1 Ocak 2014’ten sonra burada oturma izni yok demek. Hakkındaki ‘güvenlik sorunu’yla birleşince, bu yavaş çekimde sınırdışı edilmeyi andırıyor. Başka bir örneğini hatırlayan yok; bir ilk.
Peki neden? Beş yıl boyunca Türkiye’yle ilgili çok çeşitli haberler yapan Vermeulen, kendisi de kara kara düşünmüş acaba hangi hassas noktaya dokundu diye. Suriye sınırından yaptığı yayın mı? Çözüm süreciyle ilgili söyleşileri mi? Sonra Gezi olaylarının da etkisi oldu mu? Sadece bu sorgulama bile basın özgürlüğü açısından Türkiye’nin haline dair hazin bir manzara sunuyor.
Vermeulen, bu yıl sonunda daha önce de görev yaptığı Güney Afrika’ya gitmeye zaten karar vermişti. “Güzel bir elvada oldu” diyordu gülerek. Sonra hadise başladığı tuhaflıkta sona erdi. İçişleri Bakanlığı bir yanlış anlama olduğunu söylerek duruma el koydu. Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı.
Bram Vermeulen’le hem kendi garip öyküsünü, hem de Türkiye’de görev yapan, her an ajana, haine, düşmana döndürülmeye hazır yabancı gazetecilerin ahvalini konuştuk. Her şeye rağmen, “Başıma geleni Türkiyeli gazetecilerin yaşadıklarının yanında küçük bir şey olarak değerlendiriyorum” diyor. 

Sarı basın kartı Türkiye’de zaten hassas konu. Hem işverenin ve kart verenin iradesinde, hem de gazetecilere karşı kullanılabiliyor. Yabancı gazeteciler için alış yöntemi de farklı. Nasıl bir prosedür uygulanıyor size? Neden sizin için daha önemli? 
Daha varır varmaz kart için başvuruyoruz. Gerekli evraklar ve temsilcisi olduğumuz kurumdan belgelerle birlikte... Bizim için önemi sarı basın kartıyla birlikte oturma izni almamız. Şimdiye kadar dört yıl basın kartı almışım, bu sene, o da resmi olarak bildirilmeden, öğreniyorum ki benimki yenilenmiyor. Bu yıl sonunda basın kartım, dolayısıyla oturma iznim olmadığından, ismimin ardındaki o güvenlik kaydıyla turist olarak da girmeme izin verilmeyecekti. En azından görevli böyle söyledi. 

Bir yandan süreç çok da tuhaf işledi. Hem sizi havaalanında iki saat tutarak Türkiye’ye girmenizi engelleyecek bir güvenlik sorununuz olduğunu söylendi. Ama sonra girmenize izin verildi. Hem de aynı şeyi birkaç kez yaşadınız. 


Aynen öyle. Martta o iki saat boyunca sorguya çekilmedim, çekilmeyi, soruları cevaplamayı isterdim. Beni öylece beklettiler ama basın kartım ve oturma iznim olduğu için de bırakmak zorunda kaldılar. Bu bir uyarı aslında, bir tür ‘Gözümüz üzerinde’ demek. Suç işlememiş, her tür evrakı, bu ülkede gazetecilik yapmaya hakkı olan, Türkiye’de yaptığı haberler için iki ödül almış bir gazeteciyim. Bu her aşamasında sadece benimle ilgili bir mesele değil, bu ülkede yaşayan herkesi ilgilendiriyor. 

Bu ‘postmodern sınırdışı’ hikâyesi başladığı tuhaflıkta sona erdi galiba. AB raportörü Ria Oomen-Ruijten İçişleri Bakanlığı’ndan sizinle ilgili bir yanlış anlama olduğunu öğreniyor. Ve bir süre sonra da, uzun müddet hiçbir yetkilinin telefonlarınıza çıkmadığı Basın Enformasyon Genel Müdürlüğü’nden yeni basın kartınızı alabileceğinize dair haber geliyor. Şaşırdınız mı? 
Öncelikle çözüldüğü için gerçekten rahatladım. Neden kara listeye alındığımı hiç anlamadım, muhtemelen de hiçbir zaman gerçek nedeni öğrenemeyeceğim. 

Sonuçta hâlâ yerinde duran o mekanizmaya dair neler öğretti bu hadise size? 
Yaptığım bir haber yüzünden bunun başıma geldiğini düşünmek ne kadar endişe vericiyse, İçişleri Bakanı’nın durumdan haberdar olduğunda rahatsız olması ve müdahale etmesi de umut verici sayılabilir. Sadece benim için değil, kişisel çıkar beklemeden korkusuzca çalışan tüm meslektaşlarım için iyi bir haber oldu. 

O mart ayından beri birçok haber yaptınız. Bir de Gezi gibi büyük bir vaka yaşandı. Size verilen bu ‘uyarı’ daha sonra yaptığınız haberlerde sizi nasıl etkiledi?

Kesinlikle etkilemedi. Ben işimi ciddiye alırım. Bunu da daha az çalışmak için bir neden olarak görmedim hiç. 

Joost Lagendijk, sizinle ilgili yazısında yabancı muhabirlere türlü şekillerde verilen mesajdan söz etmişti: “Hassas mevzularda çeneni kapa, yoksa hayatını zorlaştırırız”. Bu bilginin bir çeşit otosansüre varması mümkün mü? 
Yok, hayır, öyle bir şey yaşamadım, görmedim, umarım da yoktur. 

Suriye’yle ilgili haberler mi, o mu, şu mu neden oldu gördüğünüz bu muameleye diye birçok spekülasyon yapıldı. Siz şahsen buldunuz mu cevabı?Bilmiyorum, tabii ki hangi hassas noktaya dokundum diye düşündüm. Galiba Oscar Wilde demişti, “Gazetecilik en azından bir kişinin yazılmasını istemeyeceği şeyi yayınlamaktır. Gerisi halkla ilişkilerdir.” Düşünün hangi mevzuda yazsam, hassas olmaz ki Türkiye’de? Koca bir hassas mevzular mönüsü var. Ve üstelik yıllardır bu konulara çok dengeli bir şekilde yaklaşmaya çalışan bir gazeteciyim. Türkiye dışında, Hollanda’da Türkiye’yi AB’de istemeyen partiler ya da her durumda Türk karşıtı olanlar var. Benim önümde bir de böyle bir mesele var. 




Son beş yılda basın özgürlüğü konusunda Türkiye’nin yaşadıklarını siz nasıl gözlemlediniz? 
İki ekol var bu konuda. Bir, 80 darbesi sonrası, 90’larda durumun çok daha kötü olduğunu söyleyenler... Oradan bakınca Türkiye büyük ilerleme gösterdi. Ama şu anda yeni bir dönemdeyiz; tüm dünya öyle. Medyada çok daha büyük paralar dönüyor. Sadece gazete binalarına bakarak bunu görürsünüz. Eskiden salaş ofislerde, gayet salaş kıyafetlerle çalışan, yoksul sayılabilecek insanlardı gazeteciler. Şu anda ne binalar öyle, ne gazeteciler. Diğer yandan Tahrir Meydanı’ndan haber geçenlerin, Gezi Parkı’na gelemediği günleri yaşadı Türkiye. Türkiyeli gazetecilerin korkaklığından kaynaklanıyor diyemezsiniz, daha karışık bir konu bu. Onların olmadığı yerde yabancı gazetecilerin var olduğunu da hatırlatayım, Türkiye onlardan aldı haberleri. Şöyle özetleyeyim, bu yıl basın özgürlüğü açısından kötü bir yıldı. Yabancı gazeteciler burada sıklıkla yalnız bırakılıyor, birçok sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Sonradan müdahale edilmiş olabilir ama yaşadığım istenirse kırmızı çizginin de aşılabileceğini gösterdi. 

Başbakan’la, Cumhurbaşkanı’yla yaptığınız söyleşilerde konu basın özgürlüğüne gelmiş miydi hiç? 
Abdullah Gül’le evet. Hollanda’da yapmıştık, çok iyi bir söyleşiydi, uzun uzun anlatmıştı. Başbakan’la seçim dönemi kısa bir görüşme yapmıştım, orada soramadım maalesef. 

Beş yıl önce Türkiye’den yazdığınız ilk haber neydi?

Aslında tam da basın kartımı alırken yaşadığım bir olaydı. Beklerken bir ayakkabı boyacısı fırçasını düşürdü. Alıp verdim. Birden “Ooo, çok teşekkürler, gel de ayakkabılarını cilalayayım” dedi. “Tamam” dedim, cilaladı ve sonra benden para istedi! Bu ikinci kez başıma geldiğinde yerde gördüğüm fırçanın üzerinden atladım ve kendi kendime evet Türkiye’ye uyum sürecim başladı, dedim. Bunu yazmıştım. 

Afrika’dan sonra yine gazetecilik yapmak için dönmeyi düşünüyor musunuz Türkiye’ye? 
Kesinlikle gidip geleceğim. Bu ülke bir yabancı için büyüleyici. Ülkeyi, insanlarını bir kere anlamaya başlayınca da bağımlısı oluyorsunuz.