Türkiye'ye yeni azınlık modeli şart

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesi Zekeriya Akçam, azınlık tanımının eskidiğini belirterek "Alevi, Kürtlere özel statü verilmesi istenebilir" dedi.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Zekeriya Akçam
AKP, yakın tarihimizin en büyük siyasi zaferlerinden birini kazanmaya çok yakın. Aralıkta, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye bir müzakere tarihi vereceği hemen hemen kesin gibi. Eğer büyük bir yol kazası olmazsa, önümüzdeki yıl AB'yle görüşmeler başlayacak. Ancak bu büyük siyasi zafere ve tarihi dönemece yaklaşırken, gerek AKP'nin içinde, gerekse AKP'yi destekleyen yazarlar arasında huzursuzluklar başladı. Özellikle zina meselesinden sonra, birçoğu AB üyeliği konusundaki hoşnutsuzluklarını dile getiriyor. Avrupa Anayasası'nı hazırlayan Konvansiyon'un çalışmalarına Kemal Derviş'le birlikte Türkiye'den katılan iki milletvekilinden biri olan ve iki yıldır da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi olan AKP İzmir milletvekili Zekeriya Akçam, bulunduğu konum itibarıyla, hem AB'nin Türkiye'ye bakışını, hem de AKP'nin AB'ye bakışını en yakından bilenlerden. Kendisiyle Avrupa'nın Türkiye'den beklentilerini ve AKP'nin endişelerini konuştuk. AKP'den siyasete atılmadan önce Hazine Müsteşarlığı'nda AB uzmanı olan Akçam, son olarak Parlamenterler Meclisi'nde Liberal Demokrat ve Reformist Parti'nin başkan yardımcısı seçildi.
Siz, Avrupa'ya girerkenTürkiye'nin bazı kırmızı çizgileri olduğunu söylediniz geçenlerde. Nedir bu kırmızı çizgiler?
Pek çok kişi, 'Türkiye'nin kırmızı çizgisi kalmamıştır, Kıbrıs'ta ve Irak'ta kırmızı çizgi vardı, bunlar kayboldu' dedi. Benim kastettiğim kırmızı çizgi, Cumhuriyet'in temel ilkeleridir. Anayasa'nın koyduğu laiklik ilkesidir, Türkiye'nin birliği ve toprak bütünlüğüdür, federasyona gidilmemesidir, 'azınlıklar' gibi ayrı bir statünün bulunmamasıdır, milletin bölünmezliğidir. Mesela yeni azınlık yaratma talepleri var. Biz bunları konuşmuyoruz ama içimizde bu var. İşte bu yeni azınlık yaratma talepleri, bizim üzerimize Avrupa üzerinden gelmeye başlayacak. Ben en kötü senaryodan hareket ederek bunları söylüyorum.
AB'yle müzakere sürecinde başımıza en kötü ne gelebilir?
Avrupa Konseyi 17 Aralık'ta bir karar verecek ve Türkiye'yle müzakereleri temmuzda başlatacak. Çünkü araya bir rapor daha sıkıştıracaklar. Hazirandaki Avrupa zirvesine kadar, Türkiye'yi tekrar 'yeni bir reform süreci' bekliyor. İsteklerini bu rapora koyabilirler. Mesela Fransa ve Belçika'nın imzalamadığı Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi'ni bizden imzalamamızı isteyebilirler.
AB'nin kurucu ülkelerinin imzalamadığı bir sözleşmeyi mi Türkiye'nin önüne yeni bir şart olarak koyacaklar?
Evet. Ben, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesiyim. Oradaki tartışmalarda en çok azınlıklarla ilgili üzerimize geliniyor. Lozan'daki azınlık kavramımızın eskidiği, Türkiye'ye dar geldiği iddiaları var. Biz sadece dini azınlıkları tarif etmişiz. Halbuki artık kültürel, dilsel, dinsel her türlü azınlık olabileceği, sadece dini azınlık diye bir kavramın olamayacağı söyleniyor. Eğer çoğunluk tarafından kendi haklarının ezildiğini düşünüyorsa, bu insanların azınlık hakları talep etmeleri mümkün olabiliyor. Diyelim ki, Alevi, Kürt ya da Arap vatandaşlarımıza, Romanya ve Macaristan'daki gibi ayrı bir statü verilmesi istenebilir. Milletler Cemiyeti dönemindeki azınlık kavramıyla bugünün dünyasındaki azınlık kavramının çok fazla ortak bir tarafı kalmadı artık. Ben bunları, yaşanabilecek en kötü senaryodan hareketle söylüyorum. Biz 1990'larda, bu atılımları, reformları yapmış, kültürel hakları vermiş olsaydık...
Ne olurdu?
Bu azınlık meselesi uzun vadede çözülürdü ve Türkiye, 'tüzel statü' verilmesi anlamında bir azınlık noktasına gelmeyebilirdi. Ama Türkiye gecikti. Geçen süreçte, Orta Avrupa ülkeleri azınlık haklarını çok etkiledi. Mesela Romanya, Bulgaristan ve Macaristan'da azınlıklar var ve bu azınlıkların mecliste temsili için kotaları var. Ama mesela Fransa farklı bir model uyguluyor. O, vatandaşlık temelinde, kendi milletvekilini de seçebilmesi anlamında kültürel haklar verdi. Türkiye'nin modeli ise ne Fransız modeli ne de Macar ya da Romen modeli. Türkiye'nin şu anda ne yapmak istediği belli değil. Bir an önce bir model tercih edilmesi gerekiyor. Çünkü bireysel hak ve özgürlükleri vermediğiniz ve belli bir model de seçmediğiniz zaman size bir zorlama gelecektir. Çok önemli bu. Müzakere sürecinde, kırmızı çizgi addettiğimiz şeyler ortaya çıkabilir. Bu konuları şimdiden tartışmalıyız.
Sizin kırmızı çizgiler dediğiniz, anladığım kadarıyla bizim çok uzun zamandır süren ve bir türlü çözemediğimiz sorunlar. Ne Alevi, ne de Kürt sorunumuz yeni bizim. AB'ye üyelik sürecini yaşamazken de vardı bizim bu sorunlarımız. Siz, bu sorunların bir çözüme mi kavuşmasından korkuyorsunuz, yoksa bizim istemediğimiz tarzda bir çözüme kavuşmasından mı?
Ben bunların Türkiye içinde sağlanacak konsensüsle çözülmesine taraftarım. Avrupa'dan empoze edilmesine çok taraftar değilim. Zina meselesine döndürmememiz lazım meseleyi. Türkiye, zina meselesini rahatlıkla içeride halledebilirdi. Ama Avrupa üzerinden baskı gelmeye başladı ve Avrupa Komisyonu'ndan bir genel müdürün çıkıp açıklama yapması üzerine, sayın Başbakan da bu tehdide bir tepki göstermek zorunda kaldı.
AB, eğer size çağdaş demokrasinin ölçülerini hatırlatmasaydı, AKP'nin çoğunlukta olduğu Meclis'ten zinayı suç yapan madde rahatlıkla geçecekti. Siz AB ölçülerini kabul etmiyor musunuz? Niye bu ölçüleri kendiniz hatırlamıyorsunuz da, AB hatırlatıyor size?
Hatırlandı zaten. Orada öyle bir şey yoktu ki. Zina maddesi önerge
olarak Meclis'e indi mi? Hayır. Komisyondan geçti mi? Hayır.
Başbakan zinayı suç haline getireceğini açıkça söyledi.
Olabilir. Meclis'e gelmiş bir şey var mı? Yok. O siyasi bir söylemdir. Olur geçer yani. Bu kadar büyütmenin bir anlamı yok ki. Her sorunu Avrupa'ya götürmek çok faydalı olmaz. Türkiye sorunlarını kendi halledebilir.
Büyük bir değişimden geçerken, hak ve özgürlüklerle ilgili eski sorunları yorumlama ve ele alma biçimlerimizi de değiştirmemiz gerektiğini düşünmüyor musunuz?
Bireysel hak ve özgürlükleri kullanmak sadece hukuksal bir kavram değil, aynı zamanda siyasal bir kavramdır. İktidarla ve güçle ilişkisi var bunun. Siz bireysel hak ve özgürlükleri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verdiğinizde, bu bireysel hak ve özgürlükleri kullanan insanlar, hükmetme araçlarına sahip oldukları takdirde, diğer insanların en temel birey hak ve özgürlüklerini çiğneme durumunda kalabilirler. Siz bunu bireysel hak ve özgürlükler anlamında verirsiniz ama, Türkiye'de hükmetme araçları kimin elinde?
Türk halkı AB ülkelerindeki bireysel hak ve özgürlüklere, demokrasiye hâlâ hazır değil mi size göre?
Halktan benim bir endişem yok. Ama ne bileyim devlet kurumları olabilir, siyasal partiler olabilir, sivil toplum örgütleri olabilir.
AB ülkelerinde de farklı etnik ve dinsel kökenden insanlar bir arada yaşıyor. AB üyeleri buna benzer durumlarda kendi ülkelerindeki vatandaşlara nasıl davranıyorsa, biz bu ölçüleri kabul etmeyecek miyiz? Bizim özel durumumuz mu var size göre?
Hayır. Birey hak ve özgürlükleri uluslarüstüdür.
Peki Başbakan 'Biz Türküz, bizim işlerimize karışamazlar' lafını söylerken, AB ülkelerinde bireysel hak ve özgürlükler konusunda herkesin birbirinin işine karıştığını daha önce fark etmemiş miydi?
Böyle soru olur mu? Tabii ki farkında. Niye Anayasa'yı değiştirdik, uyum kanunları çıkardık o zaman? Zina meselesi istisna bir şey. Biçimsel olarak Başbakan bunu söyleyebilir. Belki zina meselesinin temel hak ve özgürlükler bağlamında bu kadar hassas bir konu olduğunu bilmiyor olabilir.
Belki o anda Verheugen'in çok altında birinin kalkıp konuşması, gururuna dokunmuş olabilir.
AB üyeliği için girişimde bulunan bir ülkede, Samsun Belediyesi gibi gençlerin hayatına müdahale etmeye kalkanların cezalandırılacağını, AKP'liler içine sindiriyor mu sizce?
Sindirir. Niye sindirmesin. Sadece kurallarını öğrenirler ve ona göre davranırlar. Hem sindirme kelimesi yanlış. Sindirme, istemediğiniz bir şeyin size zorla yaptırılmasıdır. AK Parti için geçerli değil bu. Sanki AK Parti iktidarı AB üyeliğini millet istediği için siyaseten, zoraki yapıyormuş gibi bir algılama var ki, bu tamamen yanlış.
İçine girmeye çalıştığımız dünyada, kadınların özgür olacağının, kendi hayatlarına kendilerinin karar vereceğinin farkında mı peki AKP?
O dünyaya girmese de böyle olması lazım. Çünkü biz bireysel hak ve özgürlükler tabanında bir tarif getiriyoruz. Bunun cinsiyeti olmaz. Biz bireyi tarif ediyoruz. Erkek rahat olsun da, kadın kontrol altında tutulsun diye bir şey olmaz.
Ahmet Taşgetiren'le yaptığımız söyleşide, AB ile en büyük sorunun kadın-erkek ilişkilerinde, cinsellik konusunda ortaya çıkacağını söylemişti. Bu görüşe katılıyor musunuz?
Katılmıyorum. Kadınlar, kendi haklarını sivil toplum örgütleri kanalıyla daha fazla dile getirecekler. Bu bir çatışma noktası olmayacak. AB süreci bir kazanım olacak. Türkiye'nin hayatını AB'den çok çok uzak görenlere ben katılmıyorum. Romanya ve Bulgaristan'ın taşrasının bizimkinden farkı yok. Oradayken, Müslüman köylerden geçiyoruz sandım. Roman Katolik olarak kadınların tamamının başı örtülüydü. Yönetim kilisede olduğu için AB takvimi yerine Roman Katolik takvimini kullanıyorlar. AB bunu, inancını yaşama özgürlüğü kapsamında değerlendiriyor. Yani kalkıp AB size, 'Böyle yaşayamazsınız' demeyecek. Zaten bizim AK Partililer olarak birinci vazifemiz...
Nedir birinci vazifeniz?
Bireysel hak ve özgürlüklerin ne olduğunu topluma öğretmektir. Devlet, bu hak ve özgürlükleri kullanma güvencesini verdikten sonra, insanları kendi başına bırakmalıdır. Ben cebimde, çok küçük bir kitapçık olarak basılmış Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi' ni taşıyorum. Grupta dağıttım bunu. 'Arkadaşlar bundan sonraki muskamız budur. Sizi devlete, dünyasal zulümlere karşı koruyacak olan budur. Kutsal olan şey bundan sonra budur' dedim. Bu algılamanın yerleşmesi lazım. AB, bir entelektüel projedir. Önce entelektüel bir kazanım olarak bu projeyi alıyorsunuz, sonra bunu toplumun aşağılarına eğitim vasıtasıyla yayıyorsunuz.
AKP, hep devletin, insanların özel hayatına karışmasına karşı çıkar. Ama her fırsatta da 'toplumun değerleri' diye birtakım ölçüleri bireylerin önüne koyar. Toplumun insanların özel hayatına karışması konusunda partiniz ne düşünüyor?
Bireysel hak ve özgürlüklerin korunması noktasında partide farklı düşünenler olabilir belki ama, bireysel özgürlükler topluma karşı da korunmalı ve bunun altyapısı da bir an önce düzenlenmeli.
AKP, bugün büyük bir değişimin yolunun açılmasında ciddi bir rol üstlendi. Bu değişimi sonuna kadar götürebilecek misiniz?
Tabii, artarak.
Ama eskiden AKP'yi destekleyen birçok dindar yazar şimdi AB konusunda çok tedirgin. Hatta AB'yi istemiyor gibi duruyorlar. AKP tabanında AB ile ilgili bir görüş değişikliği var mı?
Hayır. Komisyon Raporu'ndan sonra milletvekili arkadaşlarımız bölgelerinden gelen telefonlarla daha da motive oldular.
Sizi destekleyen yazarlardaki AB kuşkusunu, hatta AB'yi istememelerini neye bağlıyorsunuz peki?
Milliyetçi refleks olarak değerlendiriyorum onu. Zina meselesi istisna bir hadiseydi. Her şeyimize Avrupa karışacak mı diye düşünüldü.
Tabanınız ve sizi destekleyen yazarlar AB'ye karşı çıkarsa ne yapacaksınız?
Bu Başbakan'ın elinde bir karar ama, hiçbir şekilde bu yoldan dönüş olmaz. Yolumuza devam ederiz. Çünkü hem Türkiye hem AB için bunu kapatma maliyeti çok yüksek. O kadar büyük yatırım yapmışsınız ki, ne olursa olsun ileriye gitmek, geriye dönmekten çok daha avantajlıdır. Türban, imam hatipler ve meslek okulları meselesi, bireysel hak ve özgürlükler bağlamında ele alınmalı. AB süreci işte bunu sağlayacak.
AB ile müzakereleri AKP götürebilecek mi ? Yoksa arada ciddi sorunlar çıkar mı?
Çıkmaz ama bizim şu ana kadar konuşmadığımız konulara AB dokunduğunda bizden refleksler fışkırabilir. Pek çoğu bunu kırmızı çizgi olarak addedebilir. Bir de sorunlar dışarıdan empozeyle çözüldüğünde, Türkiye'de demokratik kültür bastırılmış oluyor. Onun için biz şimdiden bu konularda karara varmalıyız. AB'ye devrettiğimiz yetkileri hükümetin bir an önce tarif etmesi lazım. Ayrıca AB normlarını da hiçbir zaman tartışmaya açmaması lazım. Hükümetin, kendi yetki alanına AB'yi müdahale ettirmemek ve AB'ye dönüp, 'Buna siz karar veremezsiniz' demek için dersini iyi çalışması, Avrupa Anayasası'nı, temel hak ve özgürlükler muskasını yanında taşıması gerekiyor. Eğer işleriniz bireysel hak ve özgürlükleri ilgilendiriyorsa AB size karışacaktır. Ama işleriniz milli devletin yetki alanına giren konuları ilgilendiriyorsa, AB müdahale edemeyecektir. Ben zina meselesinde Başbakan'ın biçimsel olarak böyle bir tepki göstermesine ve oradaki ifadeye aynen katılıyorum. Bir gün yine böyle karşı çıkacağı zamanlar gelecek. Başbakan zaten karşı çıkmalıdır da.
Zina konusu bireysel özgürlüğe giriyor. Başbakan, 'Bu konuda bize karışamazsınız' diyebilir mi?
O konuda diyemez. Onun temel hak ve özgürlüklere girdiğini ve Avrupa'nın politik kültüründe ve kişisel hakları koruma kültüründe böyle bir şeyin olmadığını bilmesi gerekiyor.
Ama Başbakan biçimsel olarak çok haklı. Avrupa Komisyonu'ndan bir memur çıkıyor, açıklama yapıyor. Başbakan da buna en yüksek perdeden cevap veriyor. Tamamen katılıyorum.