Ülkemin büyülü umudu

Benim ülkemin toprağı katıdır, denizi acımasız, rüzgârı keskin, insanı sert. Benim ülkemin tarihi öfkeyle yoğruludur, acımasızlık yakamızı bırakmaz, kin acımasız bir kenedir, tatlı kanımızla beslenir.
Haber: AHMET ÜMİT / Arşivi

Benim ülkemin toprağı katıdır, denizi acımasız, rüzgârı keskin, insanı sert. Benim ülkemin tarihi öfkeyle yoğruludur, acımasızlık yakamızı bırakmaz, kin acımasız bir kenedir, tatlı kanımızla beslenir. Benim ülkemin yazgısı karadır; gülüşü söndürülmüş, sevinci elinden alınmış, mutluluğu çıkmaz sokaklara sürülmüştür. Benim ülkem çaresizdir. Belki de bu kadar çaresiz olduğu için, hayat bize acımış, büyülü bir umut vermiştir. Olmazı olur kılan, karanlığı aydınlığa çeviren, mutluluğu gerçek kılan bir umut. Ama bu umut öyle kolay kolay çıkmaz ortaya. İnsanlardan içtenlik ister, cesaret ister, merhamet ister, sorumluluk ister. Ve insanlardan bunları gördü mü bir kez, hissetti mi onların çaresizliğini, hiç nazlanmadan çıkar ortaya. Kimse görmez onu, kimse duymaz ama herkes hisseder.
Dün, Hrant'ın cenaze töreninde o umut bizimleydi. Dün sabah, Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Çerkez, Roman kaç çeşit halk yaşıyorsa İstanbul'da, kaç çeşit, kaç renk insan varsa bu topraklarda onlarla birlikte uyandı erkenden. Kendi ailesinden birini yitirmiş gibi içi yanan kim varsa bu şehirde, onlarla birlikte koştu, Hrant'ı uğurlamaya.
Fabrikalarını bırakıp gelen işçilerle, derslerini boykot eden öğretmenlerle, Hrant'la son buluşmaya koşan memurlarla, dükkânını açmayan esnaflarla, başörtülü kadınlarla, üzerinde formaları, sırtlarında çantaları lise öğrencileriyle, ellerinde kitapları üniversitelilerle, yüzleri derin bir kederle gölgelenmiş sanatçılarla, matemlerini büyük bir onur gibi ellerinde taşıyan Agos çalışanlarıyla birlikte katıldı insan seline. 'Hepimiz Hrant'ız, hepimiz Ermeni'yiz' dövizini taşıdı. Kimimizin yüzünde solgun bir ten oldu, kimimizin gözlerinde yaş, kimimizin bakışlarında inat, kimimizin yumruklarında öfke.
Bizimle birlikte geçti, AGOS gazetesinin önünden, Elmadağ'dan el salladı Hrant'ın naaşına. Taksim'e ulaşınca, eski bir anıyı anımsadı. 1977 yılının 1 Mayıs'ını. Ekmek, gül ve özgürlük gününü.
Bugün Hrant'a kurşun sıkan ellerin, o gün ekmeği, gülü ve özgürlüğü de kana boyadığını anımsadı. Aralarında yürüdüğü on binlerce insana baktı. Onların yılmadığını gördü, o da yılmadı, yürüyüşünü sürdürdü.
Tarlabaşı'na indi. Varlık Vergisi'yle Ermenilerden, Rumlardan gasp edilmiş, eski anıların ağırlığıyla belleri bükülmüş evlerin arasından geçti. Tepebaşı'na çıktı, aşağılardan büyük kalabalığı selamlayan Haliç'e, Türk sevgilisiyle el ele yürüyen bir Rum kızının gözleriyle baktı.
Unkapanı Köprüsü'nün üzerinden yürüdü. Plakçılar Çarşısı'nda esnafın Hrant'ın anısına çaldığı 'Sarı Gelin' türküsünü dinledi. Tarihi Bozdoğan Kemerlerinin altından akıp, Aksaray'a indi. Yenikapı'da onbinlerle birlikte yeniden buluştu Hrant'la. Sessiz kalabalıkla birlikte karşıladı Hrant'ı taşıyan cenaze arabasını. Usulca yaklaştı arabaya. Görünmeyen elleriyle açtı çiçekten tabutu ve görünmeyen gözleriyle okşadı Hrant'ın pür ışığa kesmiş bedenini. Ve o ışıktan alıp birer parça, cenazeye katılan kim varsa, hepimize dağıttı cömertçe. İşte o ışık bizi gerçekten de Hrant'a dönüştürdü.
Hrant'a dönüşen on binlerce insan, ırkçılığa, zulme ve cehalete karşı gümüşten bir sel oldu, bu ülkenin, bu dünyanın aklına, yüreğine, vicdanına aktı. Bu ülkenin, bu dünyanın arada bir kendini gösteren o nazlı, o güzelim, o büyülü umudu oldu.