'Uluslararası şirketlerden daha fazlasını isteyin, kent sakinlerinizi koruyun'



*'Küresel kent' kavramını geliştiren Columbia Üniversitesi sosyoloji profesörü Saskia Sassen'e göre İstanbul koreografik hareketlere sahip, dünyanın dört bir ucuyla temas halinde olan ve politik etkisi son derece yüksek bir şehir

*Son 20 yılı erken sanayileşme döneminden daha vahşi bulan Sassen; kentlerin, eşitsizliğin görünmesini sağladığı kanısında. Ünlü sosyolog, yoksulları dev firmaların gücüne karşı korumak için hükümetleri harekete geçmeye çağırıyor

BAHAR ÇUHADAR

Saskia Sassen kimdir?
1949 yılında dünyaya gelen Amerikalı sosyoloğun çocukluğu ve ilk gençlik yılları ailesinin 1950’de göç ettiği Buenos Aires ve ardından da İtalya’da geçti. Akademik kariyerine 1966’dan itibaren sırasıyla Fransa, Roma ve Buenos Aires’te süren felsefe ve siyaset bilimi eğitimiyle başladı. Master ve doktora derecelerini Indiana, Notre Dame Üniversitesi’ndeki sosyoloji ve ekonomi çalışmalarının ardından aldı.
Columbia Üniversitesi Sosyoloji Bölümü profesörlerinden olan Saskia Sassen,
küreselleşme ve uluslararası göç alanındaki çalışmalarını kent sosyolojisi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Son dönemde özellikle günümüzün dijital teknolojilerinin kentleri nasıl etkilediği meselesine eğilmiş olan Sassen, uluslararası sermayenin; devleşen, ülkelerinin ötesine geçen kentleri nasıl etkilediğini anlatır; kentin yoksullarının bu uluslararası hareketten ne şekilde etkilendiğini analiz eder.
‘The Global City: New York, London, Tokyo’, ‘A Sociology of Globalization’, ‘Territory, Authority, Rights: From Medieval to Global Assemblages’, ‘The Mobility of Labor and Capital: A Study in International Investment and Labor Flow’, ‘Cities in a World Economy’, ‘Losing Control? Sovereignty in an Age of Globalization’, ‘Guests and Aliens’ adlı kitapların yazarıdır. Saskia Sassen, London School of Economics öğretim üyesi, ünlü sosyolog, kentbilimci Prof. Richard Sennett ile evlidir.

İstanbul, geçtiğimiz iki gün dünyaca ünlü kentbilimcileri buluşturan bir konferansa ev sahipliği yaptı. Deutsche Bank Uluslararası Forumu Alfred Herrhausen Topluluğu ve London School of Economics tarafından düzenlenen ‘Urban Age İstanbul’ adlı konferans, duyurusunu öncesinde yaptığı bir de ödül verdi. Konferans ve yarışma daha önce Mumbai ve Sao Paulo’da gerçekleştirilmiş, bu şehirlerde sivil sözün artmasına katkı sunacak yerel projelere ödül verilmişti. İstanbul’un kazananıysa Edirnekapı’daki bir okulun kömürlüğünü, yoksul çocuklara ücretsiz akordiyon eğitimi veren atölyeye çeviren mimar Mehmet Selim Baki’nin projesi ‘Barış İçin Müzik’ oldu.
Urban Age Konferansı’nın konuşmacılarından biri, büyük kentlerin geldiği noktayı analiz eden, ‘küresel kent’ kavramını yaratan ve geliştiren Columbia Üniversitesi profesörü sosyolog Saskia Sassen’di. Radikal’e konuşan ünlü sosyolog, ülkelerinin ötesine geçen ‘küresel kent’ kavramını, küresel kentin yoksullarını ve şehir globalleşirken dev finans güçlerinin eziciliğiyle nasıl başa çıkılabileceğini anlattı.

Siz ‘global kent’ kavramı üzerine yoğunlaşıyorsunuz; biz İstanbullulara sorarsanız bu şehir daha çok kocaman bir köy... Sakinlerinin binbir türlü dertle içinde yaşadığı İstanbul’un Urban Age Konferansı için seçilmiş olmasının önemi ne?
Dışardan gelenlerin İstanbul hakkında olduğundan çok daha fazlasını düşündüklerini, yukarıdan bir görüşe sahip olduklarını biliyorum. Ama inanın bana Urban Age Konferansı’nın 2007 ve 2008’de düzenlendiği Mumbai ya da Sao Paolo ile karşılaştırıldığında İstanbul çok daha farklı. Burada koreografik bir hareket var. Mumbai ve Sao Paolo karman çorman şehirlerdir örneğin. Bir biçim, şekil göremiyorsunuz. Bana sorarsanız İstanbul büyük bir köy değil ama belki köylerden oluşan bir şehir. Aynı şeyi New York için de söyleyebiliriz.
İstanbul dev, kompleks bir şehir ve binlerce yıldır burada. Bir anlamda çok geniş ve çeşitli hareketliliklerin kesiştiği değişmez, durağan bir kent. Dünyanın hem doğu, hem batı, hem de kuzey ve güney eksenlerine dokunuyor. Kapasitesi çok yüksek ve çeşitli. Dahil olduğum büyük bir araştırma için 60 şehri iş aktivitesi, insan gücü, enformasyon alışverişi, kültür ve politik etkisi açısından incelemiştik. İncelemenin sonunda; İstanbul’un Washington, Pekin, Paris, Kahire, Londra ve Brüksel ile birlikte politik etki açısından ilk 10’da olduğu görüldü. Politik etkiyle kastettiğimiz, şehrin küresel politika geliştirmeye ve politik diyaloga olan etkisiydi. Türkiye’de faaliyet gösteren 19 bin uluslararası şirketin yarısından fazlası İstanbul’da. İnanılmaz bir enerji var. Dolayısıyla bu şehirde yaşamanın zorlukları değil sadece mesele.

En nihayetinde İstanbul gibi global şehirler, ülkelerinin ötesine geçiyor...
Evet, aynen öyle. Şehirler arasında çok sayıda ağ birbiriyle iletişime geçiyor. Kültürel ağlar, sivil toplum kuruşları, ekonomik örgütlenmeler vesaire... Bu ağların da inanılmaz biçimde şehirleştiğini görüyoruz. Dünyaya bir bakın, tüm bu ağlar kültürel, sivil toplum çalışmaları ya da turizmle ilgili olanlar hepsi şehirlerarası hareketlerin ürünleri. Küresel turizme bakın, en büyük payı ‘şehir turizmi’ alıyor. İnsanlar kentleri görmek istiyor. Dünyada nüfusun büyük çoğunluğu küçük şehirlerde, kasabalarda yaşıyor ve şehirleri görmek üzere seyahat ediyorlar. New York, İstanbul, Londra, Hong Kong gibi kompleks şehirler heyecan vericidir.

Şehirlerin birbiriyle iletişime geçmesinden bahsederken, kentliler açısından durum nasıl? Bahsettiğiniz ağları kuranlar şehrin elitleri mi? Yoksul kesimin payına ne düşüyor?
Çoğu ülkede orta kesimin daha ulusal olduğu kanısındayım. Globalize olan özellikle öğrenciler, yoksul sanatçılar, çevre ya da insan hakları gibi konularda çalışan yoksul aktivistler. Global ağ içinde eğilim, yatay ilişki kurmak. Yani neticede zenginler zenginlerle, sanatın elitleri birbirleriyle, yazarlar yazarlarla ve aktivistler aktivistlerle, yoksul öğrenciler yoksul öğrencilerle, göçmenler göçmenlerle iletişim halinde.
Şehir, ber yandan da zenginle fakirin sürekli olarak da kesiştiği bir mekân. Arabasına binip lüks konutuna gitmek üzere yola çıkan bir zengin sokaktaki insanla, satıcılarla karşılaşır. Baktığınızda şehir, her şeyi görünür kılan bir yaşam alanıdır; yoksulluğu, eşitsizliği, gücü görünür kılar.

Şehir küreselleşirken bir yandan da kendi sakinlerini dışarı atıyor. Bizde şu sıra en canlı örnek Sulukule. Mahalleli kentsel dönüşüm adına evlerinden ve hatta işlerinden oluyor.
Her global şehirdeki gibi... Evler, yaşam pahalılaşıyor, lüks tüketim artıyor. Bu çok önemli. Düşük gelirli insanlar evsizleşiyor, aynı zamanda düşük kârlı firmalar da yok olmaya başlıyor. Gelen büyüklerle rekabet edememeye başlıyor ve çekiliyorlar. Şanghay’da hükümet tam üç milyon insanı şimdi bildiğimiz Şanghay’ı yeniden inşa etmek için şehrin dışına taşımıştı. Ve insanların ellerinden alınan evlerin yerine yüksek binalar dikildi. İnsanlar işlerine gitmek için uzun yolculuklar yapmak zorunda kalmaya başladı. Tüm küresel şehirlerdeki gibi, aynı öykü. Bu sürekli olarak tekrarlanıyor. Kendi evlerine, belki evlerinin arkasında küçük bir bahçeye sahip olan insanların yaşadıkları yerler değer kazanıyor, milyonlar yer değiştirmek zorunda kalıyor.
Küreselleşme söz konusu olunca, küresel kent üzerine eğilme sebebim bu. Ayrıca sektörler küreselleştikçe tüm dünyada faaliyet gösterebilir hale geldikçe gittikçe daha fazla dijital teknoloji kullanılmaya başlanıyor. Küresel kapital ister Sao Paulo’da, ister Dublin’de, ister Cakarta ya da Manila’da olsun aynı dijital formu alıyor.

‘Mükemmel değil, çok şehir isteniyor’
Global firmalar çok fazla sayıda şehirde faal olmak ister. Hep söylenir, şehirler yarışıyor diye. Hayır, şehirler yarışmıyor. İstanbul, Sao Paulo’dan ya da Buenos Aires’ten çok farklı. Uluslararası firmalar mükemmel şehirler istemez, sayı olarak çok şehir ister. İşte bu yüzden bu İstanbul’da 10 binden fazla uluslararası şirket faaliyet gösteriyor. Bir şehirde ofis kurunca, bu diğer insanların yerinden edilmesini beraberinde getirir. Ve oraya dev bir bina dikersiniz.
Dev firmalar çok iyi oldukları ve insanlara iş fırsatı yaratmak istedikleri için yayılmıyor dünyaya. Kâr için yayılıyorlar. Farklı ülkelere fabrika, bir McDonald’s, bir zincir mağaza kurarsanız finansınız, muhasebeniz, merkez ofisleriniz de daha komplike hale gelir. Genişlersiniz, lüks ofisler kurar, yüksek maaşlı profesyoneller çalıştırırsınız. Onlar için lüks evler gerekir. Şehirler bu şekilde birbirini kovalar. Küresel kent işleviyle kastettiğim, bu.

Siz küreselleşen kentin, insanları politikleştirdiğinden de söz ediyorsunuz...
Evet, çünkü bu şekilde bir evsizleştirme, insanları politikleştirir. İnsanlar politik bir algı sahibi olmaya başlar. Hakları için mücadele ederken, kendilerini küresel politikaya temasa geçmiş bulur. Bahsettiğimiz, evinizin yanına kurulmuş bir fabrika ya da yüz küsur yıllık bir sigorta firması değil. Hayır. Bunlar, sahibinin kim olduğunu bile bilmediğiniz uluslararası şirketler. İlginç olan şu ki, bu sayede küreselleşme şehirlerde daha görünür hale geliyor. Evet, hoş bir hikâye değil ama olan biten bu. Bu yüzden şehir yönetimlerinin küresel şirketlerden daha fazlasını istemelerini söylüyorum sürekli.

Ne yapılabilir mesela?
Boston’da bunun bir örneği yaşandı. Uluslararası şirketler Boston’a ilk geldiklerinde kent yöneticileri “Tamam. Buraya lüks binalarınızı kondurabilirsiniz ama bir şartla” dedi. ‘Linkage’ adını verdikleri bir program vardı. Buna göre gelen şirket binasını dikerken yoksul kesim için evler de inşa etmek zorundaydı. Bu New York örneğinden daha akıllıca bir fikirdi. New York belediyesi Manhattan’ın göbeğine dev binalar dikilirken, şirketlere bazı boş şehir alanları yaratma şartını öne sürmüştü. Ama neticede ölü şehir alanları oldu bunlar, kimse oraya gitmek istemiyor.
Boston’daki model işe yaradı. Gerçi en nihayetinde siyasiler değişti ve program da ortadan kalktı. Küresel firmalardan bir sürü şey istenebilir. Metro istasyonu mesela. Londra’da, şirketlerden yerleştikleri alana toplutaşıma sistemleri kurmalarını istemişlerdi. Bu da iyi bir fikir.

‘10 milyon ABD’li evsiz kalacak’
Global bir şehir olmak, şehrin insanına ne katar, demiştiniz. Tarihin gelişimine direnmek çok zor. Devletlerin, şehirlerin durumun farkına varması ve daha koruyucu olması gerekiyor. ABD’de finansal kriz ertesinde orta sınıftan bir sürü insan evsiz kaldı. Her gün ortalama 10 bin aile evini kaybediyor. Ve orta sınıf çadırlarda yaşamaya başlamışken hükümet sadece duruyor. Öngörülerimize göre iki sene içinde 10-12 milyon insan evini kaybedecek. Bu çok vahşice.
Her zaman söylerim, yaşadığımız çağ, insanların haftada yedi gün, günde 10 saat çalıştığı erken sanayileşme döneminden bile daha sert. Şehir tüm bu olan bitene bir projeksiyon tutuyor. Bir şeyler görünür hale geliyor. Evsiz kalan insanları, devasa eşitsizliği görebiliyorsunuz.

Sulukule Platformu, evlerinden olanların mahallelerine dönebilmesi için, gönüllü uzmanlarla ‘Alternatif Sulukule Projesi’ni hazırlamıştı. Bu konferansın yarışmasının ruhuna uygun bir projeydi ancak başvurmadılar. Gerekçeleri, ödülü veren Deutsche Bank’ın küresel krizi tetikleyen mortgage krizinin baş aktörlerinden biri olması ve ABD’de evsizleştirmeye yol açan uygulamalarda bulunmasıydı.
Ama yarışmayı düzenleyen banka değil, bankaya bağlı olan vakıf.

Evet, ama ne fark eder ki? Platform, bir yanda binlerce insanı evsiz bırakırken bir yandan da başka şehirleri iyileştirmeye yönelik projelere para verilmesini dürüst bulmuyor.
Karara saygı duyuyorum ama... Bana sorarsanız her para kirlidir. ABD’deki Ford Vakfı’nı düşünün. Ülkedeki yoksul organizasyonlar için çok güzel politikaları var. Bu para! Çok kirli yerlerden gelir. Ben paranın bu kadar çok dolaşıp el değiştirmesinden memnunum.
Para, size bulaşıp sizi hasta edecek bir virüs değildir. O parayı alınca siz de aynı hastalığa bulaşıp, işçileri, insanları umursamaz birine dönmezsiniz. Paranın pahalı şampanyalara harcanmasındansa yararlı işlere gitmesini tercih ederim. Gençken, babamdan asla para almazdım. Şu anda kesinlikle para kazanmak için danışmanlık yapmıyorum. Danışmanlık yapıyorum ama para için değil. Yoksullarla çalışıyorsanız ve kaynağa ihtiyacınız varsa bu parayı kullanırsınız.