'Utanma, tak kelepçeyi'

'Utanma, tak kelepçeyi'
'Utanma, tak kelepçeyi'
Toplam 170 yıl hapis istemiyle yargılanan Sur Belediye Başkanı Demirbaş, oğlunun dağa çıkışını anlatıyor: "Siyaset yapmam engellendikçe, oğlum dağa yaklaştı..."
Haber: ERTUĞRUL MAVİOĞLU / Arşivi

Çok sayıda öğrencinin yetişmesinde katkısı olmuş eski bir felsefe öğretmeni. ‘Çok dilli belediyecilik’ fikrini ortaya attığı için görevden alınmasına karşın inatla bir kez daha seçimlere girip daha yüksek oy alarak yeniden seçilen bir belediye başkanı. Diyor ki: “Bir yüreğim dağda, bir yüreğim cezaevinde, diğer yüreğim askerde.” Oğlu dağda onun, arkadaşları cezaevinde, yakınları askerde. Tüm bunlara hangi yürek dayanır? Şimdilerde hastanelerin yoğun bakım servislerini aşındırması bu yüzden. 



‘İkna edemedim’ 
Abdullah Demirbaş’tan söz ediyoruz. Oğlu Baran’ın dağa çıkış öyküsünü anlatıyor, gözleri dolarak. “Ben, ısrarla hak ve özgürlüklerimizi, demokratik siyaset yaparak elde edebileceğimizi savunuyordum. Fakat oğlum, sistemin bundan anlamadığını, dolayısıyla devletin bize yöneliminin ancak silahlı mücadele ile bertaraf edilebileceğini düşünüyordu” diyerek başlıyor söze. Çok tartışmışlar Baran ile. Taa ki, ‘legal siyaset alanında’ yaşanan tökezlemeye kadar. “Dağın yolunu daraltmanın tek yolu vardır. Siyasetin yolunu genişletmek. Siz siyasetin yolunu ne kadar açarsanız, dağa çıkışlar da azalır” cümlesi sadece oğlu dağda olan bir babanın yaşadığı acıdan değil, bir siyasetçinin çaresizliği aynı zamanda: 

“Daha çok okuması, daha çok bilinçlenmesi ve ihtiyaç duyulan meslek alanlarında kendisini geliştirmesi gerektiğini savundum. İyi bir mühendis, iyi bir avukat, iyi bir demokrat ve iyi bir yurtsever olmak gerektiğini söyledim. İkna ettim. Taa ki, 2009 yılı 6 Mayıs’ına kadar. Bu tarih önemlidir. Deniz Gezmişlerin idamlarının da yıldönümüdür. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir konuşmam nedeniyle yargılanıyordum. Konuşmamda, ‘Bir gerilla annesiyle bir asker annesinin gözlerinin rengi farklı olsa da gözyaşlarının rengi aynıdır ve biz siyasetçiler akan bu kanı durdurmalıyız’ demiştim. Bu sözlerden ötürü ‘örgüt üyesi olmamakla birlikte PKK’nin propagandasını yaptığım’ gerekçesiyle 2 yıl altı ay ceza aldım. 

Ceza aldığımın ertesi günü, oğlum benimle tartıştı. Dedi ki, ‘İşte demokratik mücadele böyledir. Sen mücadele edersin ama sistem seni cezalandırır. Ben ise avukata ihtiyacım olduğunu, yapabiliyorsa ileride davalarıma girip hukuk mücadelesi vermesi gerektiğini söyledim. İkna ettiğimi sanıyordum. Ama sonradan anladım ki, aslında kararını vermiş. 30 Mayıs günü de bizi bıraktı gitti. Annesine telefonla bir mesaj atmış: ‘Ben gidiyorum, aramayın, şarjım bitti.’ 

Baran çok zeki bir çocuktu. Felsefe okur, benimle tartışırdı. Tiyatrocuydu. Okuldaki arkadaşlarıyla yardımsever ve dayanışmacı bir ilişkisi vardı. Üç tane tiyatro turnesine katılmış, sosyal biriydi.
Ben bir belediye başkanıyım, 29 Mart 2009’da yüzde 66 oyla seçildim. 24 Aralık’ta ise bütün arkadaşlarımla birlikte tutuklandım. Savcının üç buçuk saatlik sorgu sırasında bana sorduğu ilk soru şuydu: 

Savcının ilk sorusu 
Oğlun neden dağa çıktı? Ben anlattım, neden gittiğini: ‘Benim oğlumu devlet gönderdi. Başbakan gönderdi’ dedim. Ellerinde bir şey yoktu o yüzden sorguma oğlumla başladılar, oğlumla bitirdiler. Benim gözaltında olmamın başka insanların oğullarının, kızlarının gitmesine neden olacağını izah ettim. Ve bizim o fotoğrafımızdan etkilenen yüzlerce genç, üzülerek duydum ki, gitmiş. 

Ben daha sonra sağlık nedeniyle hastaneye kaldırıldım. Hastanede tedaviyi reddederek ölmek istedim. Nedeni de şuydu: Diyarbakır’da bir işadamı, bir genç kızı altı ay alıkoymuştu. Avukatlar aynı dönemde benim için sağlık durumum nedeniyle cezaevinde kalmamın uygun olmadığı yönünde bir başvuruda bulunmuşlar ve bu talepleri reddedilmişti. Gazetede okudum ki, genç kızı alıkoyan Diyarbakırlı işadamına mahkeme 18 yıl hapis cezası vermiş ama dosya Yargıtay’da onaylanıncaya kadar 10 bin liralık kefaletle serbest bırakmış. Kendi kendime sordum, bir tecavüzcü değilim, bir siyasetçiyim. Acaba sistem bana şunu mu diyor? 

‘Tecavüzcü olursan seni serbest bırakırım, ama siyasetçi olursan, ölmek üzere olsan bile seni serbest bırakmam.’ Bunun üzerine, tedaviyi reddedip, cezaevine gitmek istedim. Üç gün kan sulandırıcı ilaç almasam ölürdüm. Bütün bu tepkiler ve kamuoyunun baskısı sonucunda göze alamadılar ve beni bıraktılar. Bırakıldım ama yüreğim orada kaldı. Hastane önünde bıraktıklarında da söyledim. Benim bir yüreğim dağda, bir yüreğim cezaevinde, diğer yüreğim askerde. Diğer oğlum askere gidecek. Ben nasıl göndereyim? İki ay öncesine kadar kaynım askerdeydi. Düşünün, dağda oğlumla kaynım karşı karşıya geldiler. Bunu hangi anneye kimin yaşatma hakkı var? Yaşadıklarımı bütün Kürt aileleri bir biçimde yaşıyor. 

Dağ ve siyaset yolu 
Bizim ailemizde yaşanan bu olay, Kürtlerin dağa çıkış öyküsüdür. Siyaset yapmak isteyen ancak izin verilmeyen bir Kürt ile onun oğlunun arasında yaşanan bu trajedi, bütün Kürtlerin trajedisidir. Kürtlere demokratik siyaset yolu açılsa hiçbir Kürt dağa gitmeyecek. Bir yanıyla siyaset yapanlar cezalandırılıyor, diğer yanıyla da kalanlara şu mesaj veriliyor: Siyaset yaparsanız işte başınıza bu gelir. Bu sistem bu çocukları dağa gönderiyor. Niye gönderiyor, çünkü Kürtlere demokratik siyasetin önünü kapatıyor. 

Bu çilelerin son bulması gerekir. Bunun da yolu, demokratik siyasetin Kürtlere açılmasından geçer. Baraj kimin için koyulmuş? Vallah Kürtlere karşı konulmuş. AKP’lilere söyledim bunu. CHP’nin, MHP’nin baraj derdi yok. Siz kendi siyasi çıkarlarınız için barajı indirmiyorsunuz. İndirseniz, buradan 75 tane Kürt’ü çıkaramazsınız. Onlar Kürt kökenli diyorlar ya. Kürtler parlamentoda temsil edildiklerinin güvencesine varırsa, siyasetçilerinin tutuklanmadığını görürse, artık dağa gidişin değil, siyasetin etkin olduğunu görür ve ısrarla legal siyaset yapmak ister. 

‘İki Abdullah çözer’ 
Dağın yolunu daraltmanın tek yolu vardır. Siyasetin yolunu genişletmek. Siz siyasetin yolunu ne kadar açarsanız, dağa çıkışlar da azalır. Bunun da en önemli yolu seçim barajlarının düşürülmesidir. Açık ve net söylüyorum. Bu işi iki Abdullah çözecek. Biri Abdullah Öcalan, diğeri, Türkiye’yi tek millet, tek devletten ‘farklılıklarımız zenginliğimizdir’ noktasına getiren Abdullah Gül’dür. Bu ikisi çözecek ve çözmelidir de.”


‘Polis öğrencim kelepçelerken utandı’
 
KCK operasyonunda gözaltına alınmasından sonra yaşadıklarını Demirbaş şöyle anlatıyor: “Gözaltına alındığım gece, saat sabah 05.00’de geldiler. Ailemin yaşadığı o stresi anlatmak bile istemiyorum. Rahatsızlandım, hastaneye götürdüler. Devlet hastanesi acilinde muayene ediyorlar. Orada bulunan bir polis soyadımı duymuş. Döndü, ‘Abdullah Demirbaş’ı tanıyor musunuz?’ diye sordu.
 
‘Benim’ dedim. Dedi ki, ‘Hocam, ben sizin öğrencinizim.’ Gaziantep’ten öğretmenlik yaptığım dönemden öğrencimmiş, polis olmuş. Adliye önüne geldik. Her birimizi bir polise zimmetlemişler. Şefleri, ‘herkes yanındakine kelepçe taksın’ dedi. Eski öğrencim olan polis, çok sıkıntılı. ‘Tak kelepçeyi’ dedim: ‘Bu senin görevin.’ Utandı. O gece yaşadığımız duygusal sarsıntı, gözaltının çok ötesindeydi. 

Kimin buna hakkı var. Öğrencim olan o polisin ve benim dünyalarımızı okumak lazım. Başını öne eğdi. ‘Hiç başını eğme’ dedim: ‘Ne sen, ne de ben utanacak bir şey yapıyoruz.’ Mardin’den başka bir öğrencim, gözaltına alındığımı duyunca yola çıkıyor.
O sırada avukat olan öğrencim de geldi. Mardin’den avukat öğrencim ile Gaziantep’ten polis olan öğrencim. Her ikisi iki yanımdaydı. Demokratik Türkiye’nin özgür bir yurttaşı olmak istiyorum. Tüm bunları isterken, bu acıları bize çektirmeye kimin hakkı var.”

Vurulan çocuk heykeli de suç
Demirbaş bir heykel yüzünden yargılanmasını ise şöyle anlatıyor: “Ben açılan davalarda toplam 170 yıl hapis istemiyle yargılanıyorum. Bir belediye başkanı olarak yolsuzlukla suçlanmıyorum. Ya Kürtçe hizmet verdiğim için, ya Uğur Kaymaz için bir anıt yapmışım. Beraat etmişim, Yargıtay bu beraat kararını bozmuş. Düşünün bir heykel yaptığım için yargılanıyorum. Kürtlerin haklarını anımsatan bir heykel yaptığım için yargılandığım davada yerel mahkeme beraat kararı veriyor. Yargıtay’ın bu kararı bozma gerekçesi ise aynen şöyle: ‘Uğur Kaymaz bir terörist olarak öldürüldüğünden, işlenen suç ağır cezalıktır. Abdullah Demirbaş, ağır ceza mahkemesinde yargılanmalıdır.” 

‘Kulağımı çeken ojeli tırnakları hiç unutmadım’

Sur Belediye Başkanı çok dilli belediyecilik yüzünden yargılandı, görevden alındı. Çok dilli eğitim ile ilgili görüşleri şöyle: “Ben okula gittiğimde müdür sorsun, ‘çocuğunu hangi dilde okutmak istersin?’ Bu, ülkeyi bozmaz, bölmez. Anayasada, Türkiye çok dilli, çok kültürlü bir toplumdur yazsın. Türkiyelilik ortak kimliğimiz olsun. Göreceksiniz, bu acıları yaşamayacağız. 

Mahsun da gördü... 
Mahsun Kırmızıgül’ü biliyorsunuz. Asıl adı Abdullah Bazencir’dir. İlkokulda sekiz yıl birlikte okuduk. Benim yaşadığım acıların tamamını o da yaşadı. Bizim Fatma adında bir öğretmenimiz vardı. Kendisini, yüzünü hiç unutmuyorum. Ben ona Kürtçe ‘öğretmenim’ diye seslendim. Döndü, ojeli tırnaklarıyla kulaklarıma yapıştı ve beni havaya kaldırdı. 46 yaşındayım, o kadının ismi ve yüzü hiç gitmedi belleğimden. Tek suçum, Türkçe bilmemekti. Ben bunları yaşadım, aynılarını Mahsun Kırmızıgül de yaşadı. Daha sonra öğretmen oldum. 

1994 yılında Eğitim-Sen şube başkanı olduğum için beni Yozgat’ın Sorgun ilçesine sürdüler. Asıl neden anadilde eğitim hakkı istiyor olmamdı. Sonra Gaziantep’e oradan da Diyarbakır’a geldim. Diyarbakır Eğitim-Sen Şube Başkanı oldum. Bir televizyon kanalında ‘herkesin anadilde eğitim hakkına sahip olması gerektiğini’ savunan bir konuşma yaptım. PKK’nın propagandası yapmaktan hakkımda soruşturma açıldı. İki defa sürüldüm, nihayetinde meslekten atıldım. Bu acılardan sonra Diyanet Kürtçe mevlit veriyor, TRT 6 açılmış. Birçok kamu hizmeti böyle verilmeye başlandı. Umudum artıyor...”

‘Ana yüreği Habur’a gitti’
Demirbaş Habur’da PKK’lıların karşılanması sırasında eşine ve kızı Özlem’e söz geçiremediğini anlatıyor. “Kararımız, herkesin kendi bulunduğu yerde kalmasıydı. Bir baktım ki, eşim beni Silopi’den arıyor. Sordum: Niye gittin? “Belki oğlumdan bir haber gelir diye gittim” yanıtını aldım. Çünkü anne yüreği kimseyi dinlemez.