Verheugen'den mesaj:
Tavsiyeye uyulur

Raporun mimarı Verheugen umutlu: "Benim için iş bitti. Karşı grubu ikna etmeyi başardım. Üye ülkelerin tavsiyemize uyacağına inanıyorum. Müzakereler yakında başlar. Türkiye'ye mesajım şu: Gerçek noktaya (üyeliğe) yoğunlaşmak. B planı yok." dedi.

Ana soru şu: Misyon tamamlandı mı?
Benim sorumluluğumun altındaki kısmı tamamlandı. Benim için iş bitmiştir. Ben teslim ettim. Benim siyasi yaşantımdaki en zor kararlardan biriydi. Ben beş yılımı geçirdim bu noktaya varabilmek için. Son derece mutluyum. Ben eleştirel ve Türkiye'nin üyeliğine karşıt olan bir grubu ikna etmeyi başardım. Benim için iş tamamlandı ama tabii bu sonu gelmeyen bir hikâye. Bir sonraki komisyonun da üyesi olacağım. Kesinlikle gelişmeleri yakından izleyeceğim.
Ama bu, şimdiki komisyonun son toplantısıydı. Türkiye dosyası açısından.
Evet. Mevcut komisyon için iş bitmiş durumda. Şu anda konseyin bir karar vermesi lazım. Ben Türkiye'deki izleyicelere şunu söylemek istiyorum. Mesaj şu: AB son olarak nihayet sözlerini tutmaya başladı. Şimdi iş ciddiye bindi. Bence süreç başlayacak. Ben köprüler kuran bir rapor sunmayı denedim ve karşıt olan komisyon üyelerine karşı ve kamuoyu açısından zorluk çeken liderlerle ilgili köprüler kurdum. Üye ülkelerimizden bazılarının kamuoyu için köprüler kurdum. Zor bir çalışma oldu ve bazı durumlarda da bunu olası kılabilmek için özellikle açık olmayan metinler yazdık ve gemiye katılmayı mümkün kılabilmek için şu anda tamamen değişik bir durum var önümüzde. Herkes kabul ediyor komisyonun çok güçlü bir yetkisi olduğunu. Kaliteli bir ürün bu rapor. Kimse bunu sorgulayamaz. Biz bunu teslim ettik. Buna dayalı olarak olarak da siyasi bir karar verilecek. Ben inanıyorum ki üye ülkeler bunu izleyecek. Olumlu bir karar verecekler, süreç çok yakında başlayacak.
Bir noktada komisyonu tehdit ettiniz. "Bakın bu iş bizim elimizden çıktıysa bu işten çekiliriz" dediniz. Neden bunu düşündünüz?
Ben meslektaşlarıma yeni şartlar yaratamayacağımı açık olarak belirttim. Şunu söyledim: "Eğer yeni şartlar varsa Türk dostlarımıza önceden söylememiz lazım, hazırlanmaları lazım. Aksi takdirde kesinlikle haksızlık. Bugün yeni bir şart yaratmak, sonra da Türkiye'nin buna uymadığını söylemek kesinlikle haksızlık olur. Kesinlikle yeni şartlar yok. Evet bazı yeni şartların önerilmiş olduğu doğru ve ben bunları kesinlikle reddettim. 'Gerçekten bunu isterseniz bütün bu raporu geri çekmem lazım' dedim.
Ana sorunun Ermeni sorunu ve Kıbrıs olduğu anlaşılıyor. Birçok komisyon üyesi bunun içine Kıbrıs'ın da dahil olması gerektiğini söylediler.
Kıbrıs zaten dahil. Biz burada bir açıklama yaptık. 'Türkiye Annan Planı'nı destekledi ve o yüzden burada yeni şartlar yaratmaya gerek yok' dedik. Benim açımdan bu bir inanılırlık sorunu. Hatırlarsanız ben referandumdan sonra AP'ye gittim ve açıkça şunu söyledim: 'Türkiye görevini yaptı ve Kıbrıslı Türkleri cezalandırmamalıyız. Çünkü Kıbrıslı Rumlar kabul etmediler.' Ben bunu nisanda söyledim, kimse itiraz etmedi.
Benim aklıma gelen soru şu: Eğer Türk tarafından referanduma yüzde 65'lik destek çıkmasaydı bu rapor değişik olur muydu?
Kesinlikle bu işi zorlaştırırdı. İki unsur önemli. Biz Kıbrıs sorununu yeni bir şart olarak kulllanamayız Türkiye açısından. Türkiye Annan Planı'nı destekledi ve Kıbrıslı Türkler de referandumda güçlü destek gösterdi. Bu iki unsur da çok önemli burada.
Müzakerelerin askıya alınması... Bu otomatik bir askıya alma olmayacak değil mi?
Hayır, kesinlikle olmayacak. Önce komisyondan bir öneri olması lazım. Ondan sonra da karar verilmesi lazım. Çoğunlukla bu çok karmaşık bir süreç. Ben bunu tetiklemeye gerek olacağını düşünmüyorum. Bu bazı üye ülkeler açısından sadece bir emniyet. Köprülerden bir tanesi. Katılım süreci hükümetlerarası bir konferanstır. Her aşama anonimlik gerektirir. Bu, pratikte şu anlama geliyor. Tek bir ülke eğer isterse bütün süreci durdurabilir. Her sefer ve her zaman. O yüzden şunu söyleyebiliriz. Kolaylaştırıyor prosedürü ve tek bir ülkenin bütün süreci durdurması daha zor hale getiriyor. Bu sadece çok ciddi ihlaller durumunda. Yükümlülüklerin ihlal edilmesi ve AB'nin üzerine kurulmuş ve Türkiye'nin de paylaşmış olduğu prensiplerin ihlal edilmesi lazım böyle bir durumun oluşması için.
Böyle bir askıya alınma ne zaman tetiklenebilir. Bazı örnekler verebilir misiniz?
Mesela bir askeri darbe. Ama hiç kimse böyle darbeyi beklemiyor. Böyle bir şey olursa müzakereler hemen askıya alınır.
Dini ayaklanma, köktendincilik böyle bir şey yapabilir mi?
Kesinlikle. Belki de yeniden ölüm cezası yasallaşırsa. Önemli ihlaller olmalı.
Yani Türkiye'nin bu konuda canı sıkılmamalı?
Kesinlikle, bu son derece normal. Aslında bütün bu 12 ülke için bu olasılık hep mevcuttu. Biz raporlarda bunu söylemedik ama hep vardı. Bu, çok özel değil. Bazı üye ülkelerin belli kamuoyu unsurlarına bunun otomatik bir süreç olmadığını kanıtlamak için. Bunun otomatik bir süreç olmadığını ve izleneceğini. İlerleme ve uygulama arasında açık bir bağlantı olduğunu. İnsan hakları, demokratik reformlar, müzakerelerin hızı birbiriyle son derece ilgili.
Neden Kopenhag formülünden söz etmediniz?
Hayır biz birinci paragrafta değişiklik yaptığımızı izah ettik. Bunun Kopenhag'da 2002 yılında kararlaştırıldığını. Tamamen izah ediyor ve içerikte var. Komisyon bunu başlangıç noktası olarak alıyor. Konsey 2002 yılında buna karar verdi. Ondan sonra da rapor, öneri ve tavsiyeden sonra gecikme olmaksızın müzakelerin başlaması. Ama biz kendi tavsiyemizde zamanlamayı tartışmıyoruz. Bu bizim görevimiz değil. Bu, hükümetlerarası bir konferans. Komisyon bunun bir parçası değil. Burada üye ülkeler müzakereler yapıyor. Üye ülkeler karar vermeli bütün bu sürece ne zaman başlanması gerektiğine. Komisyonun bu konuda müdahale etmesi çok akılsızca olur. Bizim bunu yapmamamız gerektiğini destekliyorum. Bu konuda konseyin kararı komisyonun kararından daha önemli. Çünkü süreç üye ülkelerin elinde ve konseyin kararı da son derece açık. Konsey geçtiğimiz haziran'da yepyeni bir kararla bunu teyit etti. Siyasi kriterlerin karşılandığı konusunda karar olumluysa müzakerelerin gecikme olmaksızın başlayacağı yönünde. Bu halen geçerli.
Diğer bir nokta da izleme. 'İlerlemeler izlenecek' deniyor. Bu yeni bir unsur mu?
Bu standart bir yöntem. Biz 12 ülkeyle de bunu yaptık. Düzenli olarak raporlama oldu. 1996 yılından beri. 10 üye ülke için 6-8 yıllık rapor. Bulgaristan ve Romanya için de bunu yapıyoruz. Buna İlerleme Raporu deniyor. Bunu biliyorsunuz. 2000 yılından beri Türkiye için de bunu yapıyoruz. Bu 5. rapor. Bu standart bir yöntem. Yeni bir şey değil.
Açık uçlu müzakereler. Siz dediniz ki bu müzakerelerin amacı katılım.
Kesinlikle. Biz bunu öneriyoruz.
Ama raporunuzda yazılı değil.
Yazılı.
Ama açık uçlu olarak bahsediliyor
Kilit cümle üçüncü paragrafta. Komisyon 'Siyasi kriterler yeterli derecede karşılandı' diyor. Katılım müzakerelerinin açılmasını öneriyor.
Oraya mı yerleştirdiniz?
Evet kesinlikle öyle. Açık uçlu süreç bir süreç olduğunu belirtmiyor.
Evet ama imtiyazlı ortaklık olabilir?
Hayır, hayır. Müzakerelerin tek bir amacı var. Bir katılım anlaşması hazırlamak. Başarılı olunur mu bilmiyoruz. Kimse bunu bilmiyor. Doğası gereği müzakere sistemi budur. Aksi takdirde müzakere etmeye gerek kalmazdı. Sonucu önceden garanti edemiyoruz. Ama müzakerenin amacı, hedefi açık bir şekilde katılım ve biz katılımları gerçek anlamda yapmalıyız. Gizli, ikinci bir gündemimiz olamaz.
Eğer biz başarılı olamazsak o zaman bile bir çözüm bulmamız lazım, Türkiye sıkı bir şekilde Avrupa yapısına demir atması gerekli.
Bu formül özel bir statüyle mi sonuçlanabilir? Böyle bir açıklık var mı?
Hayır değil. Bu kesinlikle benim niyetim değil. Benim niyetim, bu sürecin otomatik olmadığını söyleyen insanlar içindi. Burada argüman şu: AB'de müzakereler başlarsa kesinlikle bir katılım anlaşması oluyor. Otomatik bir süreçti bu ama bu doğru değil. Bu otomatik değil gerçek bir süreç. Bunu öngöremezsiniz. Uzun bir süreç olacak bu arada. Durum değişebilir. Bunu önceden tahmin edemezsiniz. Bu açık...
Siz çifte standart olduğunu söyleyebilir misiniz, işgücü dolaşımı konusunda?
Evet bu doğru. Ben tam olarak savunuyorum. Çünkü Türkiye değişik bir ülke. Türkiye üye ülke olduğu zaman bunu kimse öngörmedi. Güçlü göç sorunu olan bir ülke. Üye ülkelerde göçmen hareketi çok yok. Bu, Türkiye'de çok güçlü. Haklı olarak bir mekanizmaya ihtiyacımız var. Üye ülkelerde iş piyasasında ciddi tartışmalar olur. Ben Erdoğan'ın görüşünü paylaşıyorum. Çünkü büyük ölçüde önemli bir konu değil. Çünkü olmayacak. Ekonomik bir gelişme bekleyebiliriz. Ekonomik şartlar o kadar olumlu bir şekilde değiştirecek ki Türkler, Avrupa ülkeleri Türkiye'yi engellemeye başlayacak. Tersi olmayacak. Ama ben Türk dostlarımın şunu anlamasını istiyorum. Bu, en duyarlı nokta. Benim en iyi bildiğim ülke Almanya. Oradaki durumun analizini yaparsanız son derece ilginç. Anketler çoğunluk Türkiye'nin katılımına karşı. Neden diye sorduğunuzda insanlar milyonlarca Türk Almanya'ya gelecek Almanların işlerin ellerinden alacak diye düşünüyor. Bunun olmayacağını biliyoruz ama korku bu. Siyasetçi bunu göz ardı edemez. Halkınızın hislerini göz ardı ederseniz çok tehlikeli olur bu sizin için. Eğer Almanları bu tehlikenin olmadığına ikna ederseniz o zaman tamamen değişik bir manzara olur. O zaman Türkiye'nin taraftarı olurlar. Aynı şey Fransa için de geçerli. Onları İslam'a dönüş konusunda ikna ederseniz çok daha rahatlayacaklardır. Umarım Türk halkı bunu anlar ve ayrımcılık olarak algılamaz.
Bir şekilde siz Fransa'ya Almanya'ya Avusturya'ya bir sigorta poliçesi vermeye çalıştınız.
Aynı şey 10 üye ülkenin katılımı sırasında çok eleştirildi. Bir geçiş süreci gerekiyor. Onlar için yedi yıllık süreç istendi. Ben çok eleştiri aldım o zaman ama herkes bunu kabul ediyor. Çünkü genişlemenin olumlu olduğuna dair kamuoyunu ikna etmemize yardımcı oldu. Aksi takdirde çok büyük zorluklar yaşardık.
Bu madde geçiş sürecinde mi olacak? Yoksa belki bir gün tam üye olursak böyle mi kalacak?
Fikir şu: Bu bir başlangıç noktası. Katılım anlaşmasında ne olur kimse bilmiyor. Benim fikrim şu: İşçilerin dolaşım serbestisini anlaşmaya koymayız. Ondan sonra bir geçiş süreci olur beş-altı yıllık. Bu sırada üye ülkeler sistemi, göç olayını düzenleyebilecekler. Bunun üzerinde de bir emniyet supabı olacak. Ciddi bir çarpılma olursa ve kanıtlanabilirse tetiklenecektir. Bu bir topluluk kararı olacaktır. Ama bu büyük bir ölçüde önemli değil çünkü bu olmayacak. Ben kendi deneyimlerimden söylüyorum. 10 üye ülkenin katılımında bir çok emniyet supabı vardı. Tek bir tanesi bile hiçbir zaman kullanılmadı.
Bu emniyet noktalarının bir kısmı üyelikten sonra bile tartışılacak.
Evet bunun müzakere edilmesi lazım. İç pazarda müzakere edilmesi lazım. Dört özgürlük sermaye dolaşımı, mal ve servis, hizmet ve işçilerin dolaşım serbestinin tartışılması lazım. Bu, müzakerelerin başlaması için şart değil. Şimdiden bir öneri. Bu bir müzakere pozisyonu, mecburiyet değil.
2013'ten bahsediyorsunuz. Yani müzakereler 2013'ten sonra da devam mı edecek?
Evet büyük bir ihtimalle.
Ama Türkiye ikna edip 2010 yılında bitirirse ne olur?
Bunu söylemek zor. Türkiye'yi Slovenya ya da Estonya ile kıyaslayamayız. Türkiye çok daha büyük bir ülke ve zorluklar daha güçlü. Sürecin hızı ilerlemesine bağlı. Tabii hızlandırmak isterse üye ülkelerin ayak sürümesi zor olur. Belli bir şekilde hızı belirlemek Türkiye'nin elinde. Bence şunu varsayabiliriz: Örneğin Türkiye için finansal paket kararlaştırılamaz, AB'nin finansal persfektifi olmadan 2013 yılından önce. Çünkü bir sonraki finansal perspektif 2007 yılında, 2013 yılına kadar gidiyor. Türkiye'nin katılımı öngörülmüyor. Türkiye'nin katılımı için hiçbir para ayrılmamış. 2013 yılından önce olamaz. Bir sonraki perspektif 2013 yılından sonra olursa o zaman müzakereler başlayabilir. Ama onay süreci lazım. Benim görüşümce mantıklı olarak şu söylenebilir. 2013 yılından sonra olacak. Ama tam olarak ne zaman olacağını bilmiyorum. Ama farketmiyor.
Siz bir şekilde Türkiye için müzakereler açısından yeni bir ceket, yeni bir elbise tasarladınız. Reformlar sürmeli, Türkiye reformları uygulamaya başladığını kanıtlamalı. Bunlar son derece önemli. O zaman Türkiye size gelip 'Parasal açıdan yardım edin çünkü bu dönüşümde yardıma ihtiyacım var' derse ne olacak? Çünkü hiç ayrılmış bir para yok.
İlk olarak şunu söylemem lazım. Kısa ve orta vadeli dönemde insan hakları sorunları ve siyasi sorunlar çözülecektir. İki yıl içerisinde bu yapılabilir. Ondan sonra yeni bir sorun ortaya çıkacak. Gerçi bu zaten var. Ama o zaman merkezi olacak. O da ekonomik durum. Bu, müzakerelerin çekirdeği olacak. Bu konuda bir tahmin yürütmek çok zor. Evet biz Türkiye'yi destekleyeceğiz. Komisyon şimdiden bir öneri yaptı. Çok cesaret verici bir öneri. Bir katılım öncesi enstrümanımız var. Bir, beş, veya yedi değil. Bu arada bu benim kararım değildi. Merkezi komisyon bunu yaptı. Çok karışık bir süreç bu. Tek bir enstrüman. Türkiye, diğer Balkan ülkeleri ve Hırvatistan için fon sağlıyor. Bizim öngördüğümüz yıllık miktar 1 milyar euro ve kolayca buradan hesaplayabilirsiniz. Türkiye katılım öncesi için nüfusu itibarıyla bunun yüzde 70'ini, büyük bölümünü bekleyebilir. Ama katılımdan sonra da bir finansal paket olacak Türkiye için. Bu da çok hatırı sayılır olacak.
Katılım öncesi süreç de son derece önemli.
Evet kesinlikle.
Sizin Türklerden istediğiniz bir şekilde ilaçlarını ödesinler diyorsunuz. Kendi reformlarını ödesinler diyorsunuz...
Bu reformlar Türkiye'nin menfaatine. Biz bunu ödesek de ödemesek de bunun yapılması lazım. Türkiye'nin menfaati açısından ne kadar güçlü ve ikna edici ekonomik reformlar olur ve uygulanırsa Türkiye'nin ekonomisi için daha iyi olacak. Ekonomik reformlar için ödeme yapmanız gerekmiyor. Onlar para getiriyor.
Peki yeni ve özel olan nedir Türkiye için?
Çok özel olan yapının tamamı tek bir müzakere süreci önermedik. Benim önerim üç sütunlu bir yapı ve bu tesadüfen olmadı. Özellikle ben seçtim. Birinci sütun olarak ben siyasi dönüşüm sürecini seçtim. Bunun desteklenmesi, izlenmesi ve gözden geçirilmesi lazım.
İkinci sütunda müzakerelerin açılması. Üçüncü ve en önemli sütunda, sivil toplumun her iki taraftan da katılımı. Biz çok yoğun ve güçlü siyasi kültürel ve dini diyalog başlatmalıyız. Sivil toplumun katılımı önemli. Bu, son derece önemli. Bilgi, anlayış eksikliği var. Sorunların önemli bir çoğunluğu Türkiye'nin tanınmamasınan kaynaklanıyor. Yanlış bir intiba var Türkiye hakkında. Türkiye'de de aynısı olabilir. Türkiye'de birçok insan Avrupa ülkelerini cennet gibi görüyor. Bu bir ilüzyon. Diyalog kurulması buna yardımcı olur. Bazı durumlarda ben eski kafalıyım. Yüz yüze temas kurulması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar Türkiye'ye gelip Türklerle yaşarlarsa, ki tatillerde bunu yapıyorlar, tamamen değişik bir fikirle geri dönüyorlar. Birçok Türkle tanıştım. Almanya'da yaşamışlardı gururluydular Almanya'da yaşadıkları için. Ben bunu görmek istiyorum. Kişilerarası temas, kişisel deneyim çok yardımcı olacak.
Şimdi ne olacak? Top konseyin elinde. Fransız ükümeti ısrarlı. 'Anayasa referandumu sonrasına ertelenmeli' diyorlar.
Ben bunu bilmiyorum. Ama nedenlerden bir tanesi. Taahhüt sorununu tartışmak komisyon için akıllıca olacak. Bunların çakışması rahatsız edici. Belli ülkelerde bu sorun müzakereleri gölgeleyebilir. Anayasa karşıtı Fransızlar bunu tehlike olarak görüyorlar. Bu, Fransa'da ciddi bir endişe. Üye ülkelerin kendi hükümetlerine bırakmak lazım bu konuyu. Müdahale etmemek lazım.
Tarih mi yazıldı?
Bir zafer hissi, çok büyük bir başarı yok bende. Hislerim karışık. Siyasi yaşamda stratejik sorunları ele aldığınız zaman haklı olup olmadığınızı bilemezsiniz. Bunu sadece tarih söyler. Bu, bir risk değerlendirmesi. Her iki taraf için riskler var. Belki de geleneksel Türk toplumundan çok fazla şey istiyorsunuz. Belki bu kadar hızlı değişmek Türk toplumu için de mesela zina krizinde bunu gördünüz-risk. Bir tepki olabilir. Böyle büyük bir lokmayı, ülkeyi yutabilir miyiz bilmiyoruz. Bizim anayasamız işlemeye devam edecek mi bilmiyoruz. Karar verme süreci zorlaşır mı bilmiyoruz. Kesinlikle bilmiyoruz. Riskler var. Bunu kabul etmemiz lazım. Yapmazsanız da riskler var. Yaparsak riskler öngörülebilir, yönetilebilir. Kısıtlı bu riskler. Yapmazsak karşılaşacağımız riskler sınırsız. Bunları bilemiyoruz. Bunlar yönetilemez. Bunlar sizin bölgenizdeki güvenlik riskleri. Avrupalılar için de büyük riskler olacak. Benim hissim zafer hissi değil. Ben doğru şeyi yaptığımıza ikna oldum. Ama bunu tarihe bırakmak lazım. Bunun tamamen benim çalışmam olduğunu söylemek yanlış olur. Türkiye'de siyasi değişim olmasaydı bu mümkün olmazdı. Şimdi önümüzde bir pencere var. Fırsat penceresini kaçırırsak bu kapanır. 1999'da insanlar güvenlik, istikrar ve barışın Avrupa'da garanti olmadığını Kosova Savaşı'nda gördüler. Mütevazı olmak gibi bir ünüm yoktur. Ama çok abartmamalıyız tek bir kişinin rolünü.
Sizin projenizdi ama...
Ben sadece doğru yerde, doğru zamandaydım.
Başbakan'ın Strasbourg'daki yanıtını dinlediniz mi? Konuştunuz mu kendisiyle?
Biz Başbakanınızla günlük temas kurmuyoruz. Olumlu bir reaksiyon bekledim ondan. Bugünkü karar Erdoğan'a güçlü bir destek oldu. Ona yardımcı oluyor. Ülkenin dönüşümünün devam etmesi için. Ben bu dönüşümü ikinci devrim, Atatürk'ün devriminden sonraki ikinci devrimi olarak görüyorum. Bir fark var arada. Atatürk'ün devrimi son derece güçlüydü. Türkleri bunları yapmaları için zorladı. Herkes bunu kabul etmedi. Bugünkü sorunların bir kısmı bundan kaynaklanıyor. Bugünkü devrim çok büyük bir çoğunluk tarafından destekleniyor. Gerçek Avrupalı olmak için ülkede bazı şeylerin değişmesi gerektiğini anlıyorlar ve Avrupa bakış açısı ortadan kalkarsa bunları desteklemezler. İki süreci birbirinden ayırmamalısınız. Avrupa'nın Türkiye'ye entegre olması ve siyasi dönüşüm.
Ayırırsanız her ikisini de kaybedersiniz.
Önümüzdeki yıllar için tavsiyeniz ne olur?
Serinkanlı olun. Bu Türkleri biraz zorlayacak bir şey, ama ülkenizi çok seviyorum. Duygusalsınız. İniş çıkışlar yaşıyorsunuz. Bu da sizin özelliğiniz. Ama ben derim ki, bunların müzakere olduğunu anlayın. Serinkanlı kalın. Bazı şeylerin zamana ihtiyacı var. Bunun anlaşılması lazım. Şimdi veya hiçbir zaman gibi bir durum yaratmayın. Bu stratejiyi benimseyin. Belli bir esneklik öneririm size. Türk diplomasisi son derece iyi organize olmuş ve çok yetenekli.
Tam üyeliği görecek miyiz her ikimizde?
Bir sonraki dönemim üç hafta sonra başlıyor. Bu beş yıl sürecek. Beş yıl sonra ne olur kimse bilemez? Belki eşim bilebilir ama o da söylemiyor. (6 Ekim 2004)