Ya tehlike beni sevdi ya ben onu

Ya tehlike beni sevdi ya ben onu
Ya tehlike beni sevdi ya ben onu

Bugün, Hrant Dink in öldürülüşünün altıncı yıldönümü. Anma kapsamında saat 13.30'da Şişli'den yürüyüş, saat 15.00'te Agos'un önünde buluşma var.

"Ya ben tehlikeyi çok sevdim ya tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum..." Hikâyesini böyle özetleyen Hrant Dink geriye bir gazete, vicdanlı üç çocuk, bir de mücadele bıraktı.
Haber: AYÇA ÖRER - ayca.orer@radikal.com.tr / Arşivi

Ermenice hur (ateş), yerant (canlılık) demek. ‘Ateş’ ve ‘can’ı isminde buluşturan Hrant Dink ’in öldürülmesinin altıncı yılındayız. Hrant Dink'in hikayesini Tûba Çandar'ın Hrant kitabından sürelim...
Sivaslı Gülvart ile Malatyalı Serkis’in ilk oğlu, Malatya’nın dışına doğru mahallerden birinde, Çavuşoğlu’nda doğacak. Huzursuzluğun bitmediği evden daha büyük bir şehre, İstanbul ’a göçtüklerinde yedi yaşında. Kumkapı’da dayısının yanında yeni bir hayata başlayacaklar, yine huzursuzluk bitmeyecek… Biri 2, biri 5 yaşındaki iki çocuğun 7 yaşındaki ağabeylerinin peşine takılıp isyan ettikleri olayın sebebi de bu. Hrant Dink’in ileride nasıl çevresini sarıp sarmalayacağının belirtisi de bu yaşanan zaten:

O balıkçı sepeti

“Ne olduysa artık, birden yokuştan aşağı koşmaya başladım. Kardeşlerim de yanımda. Kumkapı sokaklarında bir aşağı bir yukarı koştuk, koştuk, koştuk… Sonunda polis buldu bizi. Kumkapı’daki balıkçı barınağında. Bir balıkçı sepetinde. Üçümüz birbirimize sarılmış, uyumuşuz.”

Balıkçı sepeti olarak anlatılan hikâyenin sonunda Gedikpaşa Yetimhanesi var. Adı yetimhane olsa da Gedikpaşa Hrant Dink’in ileride ‘yuva’ dediği yer.

Gedikpaşa yıllarında, Dink’in hayatının en önemli duraklarından Tuzla Yetimhanesi’nin de temelleri atılacak. Gerçekten temel atmak, kanla terle:

“İlkokul iki ile beşinci sınıflar arasında okuyan çelimsiz öğrencilerdik. Ve kazmaya başladık önce. Kazdık, Kızılay çadırlarımızın çubuklarını diktik; kazdık, fidan diktik; kazdık, kuyu açtık. (...) İşte böyle kurduk Atlantis uygarlığımızı.”

Hrant Dink’i anlatırken, insan neye yer vereceğini şaşırıyor. Yine de hayatının en önemli kırılmalarının yaşadığı Tuzla Yetimhanesi’nin kapatılmasını anlatmamak olmaz:

“Sekiz yaşında gittim Tuzla’ya. Tam 20 yıl oraya emek verdim… Eşim Rakel’i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu. Sonra kampımızın müdürünü ‘Ermeni militan yetiştiriyor’ suçlamasıyla içeri aldılar. Haksız bir suçlamaydı.

(…) Şikâyetim var ey insanlık! Bizi yarattığımız uygarlığımızdan attılar. Orada yetişmiş 1500 çocuğun alın terinin üstüne oturdular. Yuvamızı dağıttılar.”

Hayatı boyunca ayrımcılıktan mustarip. Ökçesiyle parmaklarını ezen işkencecisine “Dağlarına bahar gelmiş memleketimin” türküsüyle karşılık verecek cesareti bulsa da, 1986’da 12. Piyade Alayı’nın ‘sakıncalı askeri’ olmak ağırına gidecek, “Barakanın arkasında saatlerce ağladım” diye anlatacak o günü.

Gedikpaşa Yetimhanesi yalnız bir yuva değil, bir yuvanın da başlangıcı. Yıllar sonra kayınpederi Siament Ağa “Kanımızı ilk sen çaldın. Hem de en zulal akanını kaptın. Senden sonra da kan kaçak bulduğu yerden epey fire verdi… Lakin en acısını bize sen yaşattın” diye takılacağı Rakel’le evliliğinin temeli, burada atılacak. Bu sevda yıllar sonra 23 Ocak günü Rakel Dink’e “Sevgili dostlar, bugün bedenimin yarısını, sevgilimi, çocuklarımın babasını, ailemizin büyüğünü, sizin kardeşinizi uğurluyoruz” dedirtecek.

Hrant Dink’in iki mirası var, biri ‘vicdanlı ve dürüst’ dediği çocukları Ararat, Delal ve Sera; biri AGOS. Köşesinin adı ‘Birdirbir’. AGOS’u “Sırt vermek istedik cemaatimize. ‘Hadi’ dedik, gelin biz eğilelim, siz atlayın üstümüzden. Erişelim bir başımıza erişemeyeceğimiz mesafelere” sözleriyle anlatacak.

Hrant Dink 6 yıl önce bugün öldürüldü. Hayatının izini onun kaleminden sürecek kadar anlatmıştı kendini bizlere. “Güvercin tedirginliği” demişti; daha ne desin. Hikâye onun olunca, son sözü de yine o söylesin:

“Atalarımıza ‘Hadi artık buralardan gideceksiniz’ dediklerinde, götürebilecekleri yükü bohçalarken, belki küp küp altınları gömmüşler toprağın altına ama sırtlamışlar kitaplarını Allah ne verdiyse. Selam olsun küp küp altını terk edip kitabını sırtlayan dedelerime. Selam olsun, sırtından indirmeden bugüne getirenlere. Ve selam olsun bundan sonrakilere.”

Tûba Çandar/ Hrant/ Everest Yayınları