Yeni lider tipi Kemal Derviş

Türkiye kapıldığı çaresizlik duygusundan kurtulmak için çırpınıyor. Ama siyaset kurumu ülkenin bu çırpınışını hiç anlamıyormuş gibi davranıyor. Ülkenin ümit ve güven aradığı bir dönemde, DSP kongresinde genel başkan adayını susturup, oğlunu dövüyorlar
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

Türkiye kapıldığı çaresizlik duygusundan kurtulmak için çırpınıyor. Ama siyaset kurumu ülkenin bu çırpınışını hiç anlamıyormuş gibi davranıyor. Ülkenin ümit ve güven aradığı bir dönemde, DSP kongresinde genel başkan adayını susturup, oğlunu dövüyorlar. Nedir bizdeki siyasetçinin tipolojisi, nasıl bir insan bu siyasetçi?
Acaba DSP'nin tavanında ve tabanında sergilenen bu 'otorite, lider, demokrasi anlayışı' toplumdan tümüyle kopuk mu? Bence değil. Siyasiler ve siyasi partiler bu toplumdan çok ayrıksı değiller. Mesela bu ülkede çok modern yaşam odakları var. Bunlar süper teknoloji kullanıyorlar, Avrupa ile bütünleşmekten yanalar, kozmopolit değerlere sahipler ve hatta bazıları aykırı yaşam biçimlerini benimsiyorlar ama onların bile 'siyaset, demokrasi, otorite, lider, bürokrasi' anlayışları DSP delegelerinden zaman zaman hiç de farklı değil. Toplumun büyük bölümü gibi onlar da militer değerlerin kamu alanında egemen olmasını içlerine sindiriyorlar. Otoriter bir kamu yönetimi anlayışını savunuyorlar. Dolayısıyla onlar da Ecevit'in partisinin sergilediği tavırları aslında onaylıyorlar.
Peki nedir bizdeki siyasetçinin profili?
Siyasetçinin tipolojisi, siyasi parti tipolojisiyle bağlantılıdır. Dünyada bir 'kitle partisi' modeli vardır. Bu modelde siyasetçi, toplumdaki yaygın destekten güç alır. Türkiye'de böyle bir model yok. Kitle partisi yok. Bizdeki partiler 'kartel partileri'. Liderleri de kartelci liderler. Tarihsel olarak bizim partiler kartel partisi olma potansiyeline sahipler. Çünkü devletçiler. Bu partilerden en uzağı bile devlete çok yakındır. Kartelin getirilerini (yani devletin getirilerini) ahbap çavuş ilişkileriyle dağıtmaya ve ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmaya dayanıyor bu kartelci parti modeli. Çünkü bu sistemde bir siyasi parti, muhalefete geçtiği an bitiyor.
DSP yönetimi, partinin içinde neredeyse askeri bir yönetim sürdürüyor. Siyasetçilerimiz baskı yapmaya niye bu kadar yatkın?
Bu, zayıf siyasetin ve güçsüzlük sendromunun bir sonucudur. Türk siyasetçisi o kadar güçsüz ki, egemen ideolojiye dost da düşman da olsa, iş başına geldiğinde yapacağı icraat sonuçta bir başarısızlık öyküsüdür. Çünkü Türk siyasetçisinin temel sorunları tartışma ve tartıştırabilme gücü sıfırdır. Gündem belirleme gücü yoktur. Siyaset bir kısırdöngü içinde çok dar bir alana sıkışmıştır ve Türk siyasetçisinin bu durumda başarı şansı pek yoktur. Yoksa siyasetçiler, hep ileri sürüldüğü gibi hakikaten kötü, çıkarını düşünen, toplumu hiçe sayan, sorumsuz ve ehilsiz oldukları için ve karakter özelliklerinden ötürü böyle davranmıyorlar.
Neden bu dar alanda sıkışmayı kabul ediyor siyasetçi? Alanını niye genişletmiyor?
Çünkü korkuyor. Siyasetçi toplumdan farklı değil ki. Toplumun büyük kesimi gibi siyasetçi de güçsüz ve güvensiz. Siyasetçi sindirilmiş durumda. Siyaset yapmaktan adeta imtina ediyor.
Siyasetçi neden korkuyor?
Bir kere Türkiye'de temel sorunlar askerileştirilmiş, güvenlik alanına sokulmuş. Bu durumda siyasetçi hangi temel sorunu çözebilir ki? Kürt meselesini mi, başörtü meselesini mi, irtica meselesini mi, neyi çözebilir siyasetçi?
Siyaset kendini temizleyip, yenileyecek bir mekanizmaya da sahip değil. Beceriksizler, yolsuzluğa bulaşanlar, vaadlerini tutmayan yalancılar, siyasetin otomatik mekanizması içinde ayıklanmıyor. Siyaset niye kendini arıtamıyor?
Sıkışmışlık sendromu yüzünden siyaset kendini arıtamıyor. Rejimin temel ilkelerini kollayan ve koruyan bir vasinin varlığı ve gölgesi altında siyasetçiler sinmiş durumdalar. Kesin olarak korkuyorlar. Korktukları ve küçücük bir alana sıkıştırılmış oldukları için de ilkesiz ve etiksiz davranıyorlar. Bunun sonucunda da, siyasete yapılan müdahaleleri meşrulaştıran bir başarı eksikliği yaşanıyor. Zaten vasi konumunda bir askeri yapının bulunduğu bir ortamda reform yapma olasılığı ve başarılı olma şansı da güçlü değildir. Çünkü böyle bir ortamda siyasetçi uzun vadeli değil, kısa vadeli çıkarlarını düşünür. Çünkü böyle bir ortam siyasetçi için belirsiz ve kaygandır.
Eğer siyaset arıtılmak isteniyorsa, sivil-asker ilişkileri normalleştirilmelidir.
Normalleştirilmeli derken neyi kastediyorsunuz?
Bu, Milli Güvenlik Kurulu'nun otoritesine ve yetkilerine ilişkin değişikliklerdir. Zaten Avrupa Birliği 'ne giriş için de en önemli faktör bu normalleştirmedir. Yani sivil iradenin üstünlüğünün sağlanabilmesidir. Ama bu değişim bu coğrafyalarda akşamdan sabaha gerçekleştirilemez. Bugün Batı'da tartışılan şey; orduların demokratik kontrolünün esaslarıdır ve parlamentonun askeri bütçeler üzerindeki denetimidir. Türkiye'deki sivil-asker ilişkilerinin normalleştirilmesi, sivil iradenin üstünlüğünün sağlanması ve bu yolda denetim mekanizmalarının kurulmasıyla olabilir. Bunun için de bütçenin şeffaflaşması, MGK'nın daha normal ve çok daha alçak tansiyonda bir istişari kurul düzeyine indirilmesi, askerlerin kamu yaşamında ve siyasetteki müdahale yetkisinin Batı'daki hale getirilmesi ve ulusal güvenlik kavramının sivillerin işi olması ve ulusal güvenliğe parlamentonun karar vermesi gerekir. Ben bütün bunların Türkiye'de kısa vadede başarılabileceğine inanmıyorum.
Niye inanmıyorsunuz?
Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri, siyasi müdahale konusunda öylesine büyük bir potansiyel biriktirmiş, cumhuriyetin temel ilkelerini koruma görevini samimi olarak öylesine içselleştirmiş ve bünyesine sindirmiş ki, kısa vadede normalleştirme mümkün değil.
Türkiye'de darbelerle iktidarlarından devrilen insanlar yeniden iktidara geliyorlar ve kendilerini deviren darbelerin oluşturduğu yasalarla ülkeyi yönetmeye devam ediyorlar. Darbeyle devrilen bir siyasetçinin daha sonra kendini deviren darbeyle böyle bütünleşmesini nasıl açıklıyorsunuz?
Bunun nedeni tabii sadece bu sistemin yarattığı 'sindirilmişlik, korku, güvensizlik ve güçsüzlük' duygusu değil. Bu konuda siyasileri de suçlamak gerekiyor. Bu güçsüzlüğün de bir limiti var çünkü. 28 Şubat'la iki siyasi parti iktidardan gitti. Muhalefete çekildiği andan itibaren DYP, çok şiddetli bir anti militer söylemle 28 Şubat'a karşı çıktı. Fakat sonra bu söylem bitti ve DYP şimdi bu konuda sıkıntısız hayatını sürdürüyor. Mesut Yılmaz'ı jandarmayla tartışmasında yalnız bırakabiliyor. Sadece DYP değil, Fazilet dahil diğer partilerin ve liderlerin de ortak tavrı bu. Geçmişte Demirel de sistemle böyle bütünleşti. Bunun nedeni sadece sindirilmişlik değil, bu liderlerin ve bu siyasi partilerin aslında vizyonsuz ve projesiz olmalarıdır. 'Böyle gelmiş böyle gider' diye düşünmeleridir. Toplumun önüne cesur hedefler koymamalarıdır. Yani bu aslında bir 'sıradanlık' sorunudur. Bu ülkedeki sıradan liderler ve sıradan projeler sorunu var. Kimileri 28 Şubat bitti, diyor...
Bitmedi mi peki?
Hayır sürüyor. Bu müdahale siyasi partilerle değil, doğrudan toplumla bir ittifak kurdu ve toplumla arasında anlayış birliği oluşturmaya çalıştı. Ve, başarılı da oldu. Özellikle modern ve laik sektörlerde hâlâ büyük destek görüyor 28 Şubat. Ayrıca bu müdahale siyasetin içini de boşalttı. Değişimin sınırlarını, siyasetin parametrelerini belirledi. 1999 seçimlerinde MHP ve DSP'yi adres gösterdi. 28 Şubat, kısacası siyaseti antisiyasal bir platforma indirgedi ve bu platformdan da MHP ve DSP çıktı.
Nasıl yani?
Bu sakat ve antisiyasal bir şeydir. Çünkü dürüstlük bir siyasi vasıf değildir. Oysa MHP ve DSP yalnızca dürüstlük, temizlik, Atatürkçülük ve milliyetçilik adına geldiler. Hiçbir şey yapmamak seçilmenin kıstası oldu. 28 Şubat'ın bir başarısı da, topluma otoriteyi ve baskıyı sevdirdi. Otorite, içine teatral unsurlar da katılarak bu topluma sevdirildi. Eskiden otoriteye boyun eğmek önemli bir öğretiyken, boyun eğmek yetmedi, şimdi Türk toplumu bu otoriteyi bir de sevmek gerektiğini öğrendi. Şimdi biz otoriteyi seviyoruz. Şarkılar, ve marşlar söylüyoruz. Neşe ve zevkle otoriteye tapınıyoruz. Bu ülkede sinmişlik bir erdem haline getirildi. Güçsüzlük ideolojisi budur işte.
Türkiye yeni siyasi partiler ve yeni siyaset anlayışı yaratmayı başarabilecek mi?
Evet, başaracak. Bir kere Derviş Türk siyasetinde kalıcı. Derviş'in merkez solu toparlama girişimi var ve bu bir siyasi partiye dönüşecek gibi görünüyor. Türkiye'de sosyal demokrasinin ve solun eksikliği sanılandan çok daha vahim sonuçlar veriyor. Solun yokluğu, Türkiye'yi güçsüz muhalefetlere ve güçsüz iktidarlara mahkûm ediyor. Türkiye'de güçlü olan sivil bir odak yok aslında. Toplum güçsüz, muhalefet güçsüz, iktidar güçsüz. Herkes umutsuz, çaresiz, zayıf. Derviş solu toparlarsa, merkez sağda da kaçınılmaz olarak bir toparlanma olur. Sol, sağı tetikler.
Bugün siyasiler neden böyle bir değişime öncülük edemiyor? Niye siyasi risk alamıyor?
Siyasetçiler için 'Bu adamlar kötüdür, bu adamlar bu işi beceremez' mi diyeceğiz, yoksa yüzdükleri havuza mı bakacağız. Havuz mu kirli acaba? Bu rejim kurulurken, belirlenen hedefler ve parametrelere bakalım. Cumhuriyetin başlangıcında çift parti denmemiş, 'tek parti' denmiş. İstiklal mahkemeleri denmiş. Biz hâlâ bunları aşamıyoruz. Ne kültürünü aştık, ne kurumlarını, ne bakış açısını, ne siyasetçisini, ne bürokrasisini aştık. Falih Rıfkı'nın Çankaya kitabını açın bakın, yolsuzlukları anlatıyor. Uzun süre karşı çıkılmayan gelenekler, alışkanlıklar, örgütlenme modeli, lider profili, kurumlar, bürokrasiler ve pratikler sonunda toplumun belleğine yapışıyor. Bu belleği insanlardan, söküp atmak mümkün olmuyor. Bu yüzden siyasetçinin sürekli kötülenmesi ve önemsenmemesi toplum açısından tehlikeli bir şeydir.
Nasıl bir sonuç yaratır?
Bir boşluk ideolojisi ortaya çıkar ki, bu çok tehlikelidir. Siyasinin sürekli kötülenmesi anti-siyasal bir tavrı körükler ve bu da sistemi sonuç itibarıyla faşizme gütürür.
Faşizme nasıl götürür?
Çünkü antisiyasal tavır faşizan bir modelin tavrıdır. Bu tavır, siyasete bulaşmamayı marifet sayar, teknik çözümlere taraftar olur, seçilmişleri değil seçilmemişleri yeğler. Temiz ve dürüst siyasetçiden yana olur ama onun vizyonuna ya da vizyonsuzluğuna aldırmaz. Bunların hepsi faşizan tavırlardır. Bugün Türkiye'de böyle bir tehlikeli gidişat var. Bu yüzden Kemal Derviş bir an önce partisini kurmalı ve onun karşısına merkez sağda yeni bir oluşumla ortaya çıkmalı. Türkiye'de siyasete, siyasi partiler aracılığıyla tekrar geri dönülmeli. Siyaset sınıfının önündeki kısıtlamalar kaldırılmalı, böylece siyasetçi icraat yapabilecek bir konuma getirilmeli. Ona başarılı olma ve etkin programlar uygulama olanağı sağlanmalı. Ancak o zaman siyasetçi arkasında toplumsal bir destek bulabilir ve sinmişlik duygusundan arınır. Şimdi siyaset sınıfının bir başarısı yok ki arkasında toplumsal destek biriksin ve siyasi sınıf kendini güvende hissetsin. Yoksa bu sistemde siyasetçi tekrar seçilebilmek için etrafını ürkütmemek zorunda kalıyor ve bunun için de statükoyu sürdürmesi gerekiyor.
Bugün hükümetin Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz 'hukukun siyasallaştığından' yakınıyor. Bizim hep acısını çektiğimiz bu durum artık ülkeyi yönetenleri bile rahatsız ediyor. Ama bu durumu değiştirmek için bile kıpırdamıyorlar. Neden kıpırdamıyorlar peki?
Türk siyasetinde sisteme ilişkin eleştiriler kesik kesik yapılır. Siyasetçi sınırlarının dışına kesik kesik çıkar. Başörtüsü, Kürt sorunu gibi siyasetin özünü oluşturan temel meselelerde siyasiler önce bir çıkış yaparlar. Sonra 24 saat bir cevap gelmesini beklerler. Sonra korkarak hafif bir çıkış daha yaparlar. Gene bir cevap beklerler. Cevap geldikten sonra kurmaylarını toplar ve sabaha kadar daha da yumuşatılmış bir cevap hazırlarlar. Ve, bunu ertesi gün basına açıklarlar. Sonra da geri çekilirler. Bu çıkışlar hiçbir zaman icraata yönelik değildir. Tepki yoklamaya, havayı koklamaya yönelik çıkışlardır bunlar.
Kimin tepkisini yokluyorlar?
Müesses nizamın, kurulu düzenin tepkisini yokluyorlar. Bu çıkışlar bir reform inancı ve amacı gütmüyor. Siyaset son derece sözel bir düzeyde yürütülüyor. Siyasetçilerin çıkış yapmaları için ya nasırlarına basılmış olması gerekiyor, ya da bu çıkışlar bazı kesimlerin sempatisini toplamaya yönelik oluyor. Yoksa Türkiye'de sistemi değiştirmeyi isteyen, Siyasi Partiler Kanundan Seçim Yasası'na varıncaya kadar parlamentodan gerçekten yasalar geçirerek sistemde demokratik bir reform yapmaya niyetlenen bir siyasi parti yok. Türkiye'de sadece bir reform popülizmi var. Eskiden siyasiler halka para pul vaat ederlerdi, şimdi reform vaat ediyorlar.
Ülkeyi aslında kim yönetiyor?
Bu hükümet, siyasetçi yönetmiyor. Türkiye'yi aslında büyük ölçüde asker ve sivil bürokrasi yönetiyor.
Türkiye'yi çağa taşıyacak yapıyı oluşturmak için bugünkü siyaset sınıfından mı yararlanacağız yoksa yeni bir kadro mu çıkacak?
Yeni bir kadro çıkacak. Derviş'in kuracağı siyasi partinin yeni olması gerekiyor en azından. Derviş de zaten Almanya uçuşu sırasında yepyeni insanlar diye bir laf etmiş. Tabii gene de eskinin katkısını ihmal etmemek gerekir.
Kemal Derviş, güven veren bir görüntü sergiledi ve bugün bütün liderlerden daha fazla popüler. Yeni siyasetçi profilinin örneğini Derviş mi oluşturuyor?
Evet, yeni lider tipini o oluşturuyor.
Ümit Cizre NEDEN?
Türkiye, kendine yeni bir siyaset ve siyasetçi modeli ararken, siyasi partiler de, liderler de bu arayışa hiç önem vermiyorlar. Asla kendilerini yenileme gibi bir isteğe, acaba eskidik mi gibi bir endişeye kapılmıyorlar. DSP gibi hem demokratik, hem sol olduğunu iddia eden bir siyasi parti, genel kongresinde baskıcı bir zorbalıktan kaçınmıyor. Siyasilerin niye böyle davrandığını, ne tür siyaset yaptıklarını, siyasetin çerçevesini hangi şartların belirlediğini, halkın ve askerin siyasetle ilişkisini, Türkiye'nin neden kötü siyasetçi ile askeri müdahale ihtimali dışında bir alternatifi yaratamadığını, toplumun yeni bir yönetici tipine olan özlemini Doç. Dr. Ümit Cizre ile konuştuk. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bölümü öğretim üyesi Ümit Cizre, Türk siyaseti ve asker-sivil ilişkileri üzerine çalışmalar yapıyor. 'Adalet Partisi, Ordu İlişkileri' ve 'Muktedirlerin İktidarı' isimli kitapları olan Cizre, Batılı parlamenterlerin, eski savunma bakanlarının, profesörlerin yer aldığı 'Orduların Demokratik Kontrolü için Cenevre Merkezi' isimli uluslararası kuruluşun da tek kadın danışma kurulu üyesi.