Yeraltının vekalet arayışları

Yalın bir yaklaşımla 'suçtan elde edilen gelir' olarak tanımlanan 'karaparanın' temelinde uyuşturucu ticareti var.
Haber: Erbil TUŞALP / Arşivi

Yalın bir yaklaşımla 'suçtan elde edilen gelir' olarak tanımlanan 'karaparanın' temelinde uyuşturucu ticareti var. Bir yandan genç beyinleri akıldışı düşlere sürükleyerek geleceği tehdit ediyor. Bir yandan ulaştığı büyük parasal güçle siyaseti kuşatıp ülke yönetiminde etkinlik kazanıyor. Kuşatmanın sonuçları siyaset pratiğinin seçimlerden hükümet kurmaya uzanan her aşamasında görülüyor. Sonuçta ekonomiyi bir kumar masasına çeviren uyuşturucu gelirleri yolsuzluk, soygun, vurgun ve rüşvet olarak toplumsal yaşamı etkilediği ölçüde siyasal yaşamı da kirletiyor.
Temiz toplum arayışlarıyla çırpınan Türkiye siyasası, mafyayla/çeteyle 'organik bağ' kuran; mafyaya/çeteye 'kirli işler sipariş' eden; mafyanın/çetenin ortağı devlet ve siyaset adamlarıyla 'bir güz yaprağı' gibi oradan oraya sürükleniyor. Görmediği, duymadığı, karışmadığı, yüzyıldır 'sadece boyun eğip, asla konuşmadığı' için Türkiye halkı geleceğini belirleyecek olan devlet ve siyaset adamlarından hangisinin 'daha kirli' olduğuna karar veremiyor.
Bu açmaz uyuşturucu-siyaset sorununun çözümlenmesine, bir başka deyişle toplumun temiz toplum arayışına engel oluyor.
Sadece bir örnek
Uyuşturucunun toplumsal yaşamda yarattığı yıkıntıyla bir ölçüde mücadele ediliyor olsa da, siyasetteki etkileri önlenemiyor. Siyasetin finansmanında uyuşturucu parası kullanıldığını düşünmek bile insana ürküntü veriyor. Ama elimizdeki bilgi ve belgeler bu gerçeği ne yazık ki değiştirmiyor.
Örneğin çoğu unutulmuş olsa da 'uyuşturucu suçuna' da bulaşan Van Milletvekili Mustafa Bayram, hakkındaki bu sava karşın, nasıl oluyor da çok uzun süre dokunulmazlık ayrıcalığından yararlanabiliyor?
Hakkında iddianame düzenlenip yargıç karşısına gönderilen bir kişi nasıl oluyor da iki dönem üst üste iki ayrı partinin
'cinayet, tarihi eser ve uyuşturucu kaçakçılığı' savlarıyla suçlanan bir milletvekili seçilebiliyor?
Yasal etkinlik
Van Milletvekili Mustafa Bayram'ın siyasi özgeçmişi insana haklı olarak "Burası Kolombiya mı, Uruguay mı?" dedirtiyor. Kim ne derse desin, bu örnek, seçilmiş bir milletvekiline tanınan anayasal haklardan daha çok, uyuşturucu ticaretinin siyasette kazandığı yasal etkinliği anlatıyor. Bir başka deyişle, yeraltı uyuşturucu, silah,
karapara, kumar gibi 'enstrümanlarla' her gün biraz daha 'yeryüzü'ne çıkıyor.
'İllegaliteden' kurtulup siyasete müdahale edecek 'legal' kimlik kazanıyor.
Uyuşturucu ticaretinden siyasete giden bu karanlık yolun üstündeki tek örnek elbette Mustafa Bayram değil. Bu sektörün eli uyuşturucuda, aklı siyaset dünyasında birçok insanının, gelişen süreç içinde ülkenin bir numaralı koltuğunda oturanlar başta olmak üzere, birçok devlet ve siyaset adamının çevresine sızmayı başardığı gözlemleniyor.
Karanlığın sol eli
Uyuşturucu ticaretinden gelen paranın siyasetin finansmanında kullandığını belgeleriyle, delilleriyle, tanıklarıyla kanıtlamaksa bugün için çok daha kolay. Siyasi partilerden TBMM'ye ve Bakanlar Kurulu'na uzanan bu zincirin daha somut halkaları olduğunu bilmeyen yok. Eli uyuşturucuya bulaşanların parti kongresi örgütlediklerini de, bunlara 'arkadaşım, dostum, yakınım' diyenlerin bakan koltuğunda oturduğu da devlet sırrı değil.
Bu gazeteyi okuyanlar 'uyuşturucu taciri
Ömer Lütfi Topal'ın 6 milyon dolarının hangi siyasi partinin başkanına verildiğini' elbette biliyor: Topal davasında Aliye Kara'nın ifadesi.
Yeraltı-siyaset ilişkisinde elbette sadece siyasal yelpazenin sağ yanı yoktu. Her olayda olduğu gibi 'karanlığın sol eli' de vardı. Daha eskilere gidildiğinde Türkiye solunun yeraltı dünyasıyla tanıştığı 12 Mart döneminden örneklere rastlanıyordu.
Kartal-Maltepe Cezaevine doldurulan yeraltı dünyasının ünlülerinden Dündar Kılıç, Oflu İsmail, Sultan Demircan, Zihni İpek ve Mustafa Mirza solcuları çok sevdi.
'Müebbete mahkûm' yirmi yaşında bir gencin yaşama sımsıkı sarılmasından da, ortak yaşamdan da çok etkilendiler. Yeraltında sözü yasa olan Kılıç, koğuş temizliğine katılırken gönüllü davranıyordu.
Dost acı cezalandırır!
İlişkiler 1974 affından sonra da sürecekti. Cezaevi arkadaşlığı süreç içinde dostluğa dönüşecekti. Gazetelerde Dündar Kılıç'ın Hilton'da Alpaslan Türkeş'le fotoğrafını gören solcu arkadaşları, Kılıç'ın işyerlerini dinamitleyerek onu cezalandırıyordu. Paşa Güven-Dündar Kılıç dostluğu o günden sonra başlayacak ve sonuna dek sürecekti.
PKK dışındaki Kürt solunun önemli isimleri, 1979-80 yıllarında ileride uyuşturucu geliriyle finanse edilecek ayaklanmanın 1985'te başlayacağı haberini veriyordu.
Bir uyuşturucu kaçakçısının 1984'te Frankfurt'ta (32 kilo) ve Diyarbakır'da (60 kilo) ele geçen eroinle ilgili verdiği ifadede, 'Kürt kurtuluş hareketi için çalıştığını' söyleyecek ve sığınma hakkı isteyecekti. 1984'ten bu yana 185 uyuşturucu madde kaçakçılığına adı karışan PKK'nın, ülke içindeki organizasyonlardan komisyon aldığı, uyuşturucunun Avrupa'ya sevk edilmesine ise fiilen katıldığı saptanacaktı. 679 kişinin yakalandığı bu başarılı operasyonlarda 2 ton eroin, 13 ton esrar, 4 ton baz morfin, 2 ton hintkeneviri 22 ton asetik anhidrit, 604 kilo kokain ele geçirilecekti. (Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele 2000 Raporu.)
Yıllar sonra bükün ülkeyi kan gölüne çevirecek olan etnik terörün halkalarının
açıklandığı 'ilişkiler şemasında' siyasetin her renginden insanlar vardı. İki uyuşturucu kaçakçısının elinden çıkan şema da, Osman Cevahiroğlu'ndan Oflu İsmail'e, Bekir Çelenk'e, Behçet Cantürk'e, Oral Çelik'e, Doğan Yıldırım'a; Fazlı Aktan'dan, Yaşar Gül'e, Zeki İpekçioğlu'na, Sabit Tırnovalı'ya ve Mustafa Balcı'ya; Mardinli Süryaniler Hanna ve Can Seber'den Simon Simonian ile Muhammed Şekerciyan'a uzanan ilişkilerden söz edilecekti: Mehmet Şerif Baybaşin-Enver Altuntaş'ın 20 Aralık 1984 tarihinde Alman Kriminal Polisi'ne verdikleri ifade.
Ülkücü-kaçakçı trafiği
İtalyan polisi 1988'de İsviçre'de 'mukim' Sarı Avni (Musullulu), Sabit Tırnovalı gibi bazı Türk uyuşturucu tacirlerinin banka hesaplarını ele geçirerek Alman polisinden daha başarılı olduğunu kanıtladı. İtalyan polisine göre Sarı Avni'den Tırnovalı'ya para akıyordu. Tırnovalı'dan 'iktidarın mütemmim cüzü' bir inşaat şirketinin
İstanbul'daki hesabına, Ülkücü Türk Federasyonu Genel Başkanı Lokman Kondakçı'dan da Tırnovalı'nın Cenevre'deki hesabına para gidip geliyordu. Sarı Avni'nin Sultan Turizm'den ortağı ve avukatı Cristian Schmid Zürih'teki THY'nin de avukatıydı. 1969-73 döneminde AP milletvekili olan İsmet Hilmi Balcı, Behçet Cantürk ve Emin Görpe'nin iş ortağıydı. (Uğur Mumcu, 1 Ocak 1988.)
Kenevir tarımı
Kimin elini kimin cebinde olduğu elbette herkes tarafından biliniyordu.
Ama Alman ve İtalyan polisinin dosyalarında kalan bu 'faaliyet şeması' hiçbir zaman son yıllarda yaşanan açık ilişki boyutuna ulaşmayacaktı. Örneğin soruşturma ve yargılama tutanaklarında, Güneydoğu Anadolu'da güvenlik güçlerince korunan
'kenevir tarımı'ndan ya da aklanmak üzere bir 'kurye kızın' Türkiye'ye sokmaya çalıştığı bavul dolusu uyuşturucu dolarından söz edilecekti.
Örneğin Diyarbakır 4 Numaralı DGM'de sonuçlanan Yüksekova Çetesi davasının sanıkları arasında 'teşekkül halinde uyuşturucu ticareti yapmak'la suçlanan çok sayıda subay, özel tim polisi, korucu ve siyasetçi bulunması hiç kimse için şaşırtıcı olmayacaktı.
Örneğin dokunulmazlık korumasından yararlanan Mehmet Ağar ve Sedat Bucak dışında tümü ağır hapis cezasına çarptırılan Susurluk Davası sanıkları hakkındaki suçlamada, uyuşturucu ticaretinin elbette özel yeri olacaktı.
Finansman örtülü ödenekten
Radikal'in 'Esrarengiz İlişkiler Ağı' veya 'Devlet Çetesi' gibi manşetlerde anlattığı Susurluk Çetesi'ni tanımlamak gerekiyordu:
"Bu çete sözde gizli bir savaş için kurulmuştu, Savaşın amacı, devleti düşmanlarından kurtarmaktı. Kimin dost, kimin düşman olduğuna hiyerarşik yapı içinde çete karar veriyordu. Çetenin finansmanı büyük ölçüde örtülü ödenekten karşılanıyordu. Ancak 1996 Şubat'ında Tansu Çiller'in başbakanlıktan inmesinin ardından örtülü ödenek muslukları kesilince çete kendine başka mali kaynaklar aramaya başladı." (İsmet Berkan, Radikal)
Öncelikli kaynak kumarhanelerdi ama kumarhaneler kralı çeteye kumarhane devrine karşıydı. Kral üzerinde çetenin parmak izi kalan Kalaşnikof'dan çıkan kurşunlarla öldürüldü. Çetenin bulaştığı savlanan kirli işlerden biri de uyuşturucuydu. Onlar Türkiye'den geçen eroin trafiğini denetleyen bir coğrafyada etkin bir silahlı güçtü. Eroin Hakkari Yüksekova'dan giriyor, deniz yoluyla Avrupa ülkelerine çıkıyordu.
Güvenlik özel timden sorulur
Türkiye'nin uyuşturucu merkezi olan Lice, İnterpol'ün 1996 raporuna göre etkinliğini Elazığ Palu'ya kaptırıyordu. Ünlü Alman dergisi Neue Revue'e göre, Avrupa'yı artık 'Elazığlı babalar' zehirliyordu. Uzakdoğu'dan gelen uyuşturucunun yüzde 10'nunu denetleyen Lice'yi geride bırakan Elazığ, 1994'ten başlayarak Avrupa'ya giden eroinin yüzde 60'ına el koyuyordu. Çete bu durumda uyuşturucudan elde edilen paranın aklanmasında da görev alacaktı.
Örneğin 58 kez Türkiye'ye giren 'kurye kız' Dilek Örnek son seferinde 28 milyar liralık dövizle yakalandı. Paraları çete sanığı Ayhan Akça'ya getirdiği öne sürüldü; birlikte 'uyuşturucu kaçakçılığında kuryelik'ten yargılanıyorlar.
'Yerüstü'nü cehennem edenler
Radikal 3 Kasım 1996'daki Susurluk kazasını bir gün sonra okuyucularına 'Esrarengiz ilişkiler ağı' olarak sunarken, ülkenin 'yerüstü'nü cehenneme çeviren yeraltı ilişkilerine ilişkin bir örneği kamuoyuna duyurmuş oluyordu: Kanlı olayların faillerinden, adı uyuşturucu kaçakçılığına karışmış Abdullah Çatlı, üst düzey emniyetçi Hüseyin Kocadağ ve DYP Milletvekili Sedat Edip Bucak aynı araçtaydı. Bir gün sonra ilişkiye 'çete' tanımını koyan Radikal, süreç içinde haklı çıktı; çetelere yönelik bilgi ve belgeler peş peşe medyada yer almaya başladı, temiz toplum talebi güçlendi ve organize suçla mücadelede önemli adımlar atıldı. Radikal şimdi de, Susurluk'tan çok öncesine dayanan bu olguyu yakından takip eden Erbil Tuşalp'in kaleminden, 'çetelerden siyasete giden karanlık yollar'daki kilit isimleri, önemli vakaları ve akıl almaz ilişkileri okuyucuya sunuyor.