Yerim seni ekonomik kriz!

Kriz dönemi Türkiye'sinde yaşanan olaylara, hiç şaşırmamak gerekiyor aslında. Ne kadar akıl almaz gibi olsa da, gerçekdışı gibi görünse de bu yaşananlar gerçek çünkü. Hatta gerçeküstü!
Haber: HIZIR TÜZEL / Arşivi

İSTANBUL - Kriz dönemi Türkiye'sinde yaşanan olaylara, hiç şaşırmamak gerekiyor aslında. Ne kadar akıl almaz gibi olsa da, gerçekdışı gibi görünse de bu yaşananlar gerçek çünkü. Hatta gerçeküstü!
Dolayısıyla Kadıköy'de evlerinin önünde portakal sandıklarından tezgâh yapıp öteberi satan kız çocuklarını görünce ben de şaşırmadım. Yaşları sekiz-dokuz arasında değişen bu kız çocukları, ekonomik krizin de etkisiyle olacak, üç-beş kuruş cep harçılığı için, evdeki ıvır zıvırı satışa çıkarmışlardı. Tezgâhta satılılanlar, âlem tabii. Kullanılmış saç tokaları, taşı düşmüş teneke yüzükler, demir künyeler, az kullanılmış tükenmez kalemler, selpak mendil (kullanılmamış), anahtarlıklar, eski yıllara ait ajandalar, kasetler, VCD'ler (aralarında Vizontele de vardı), kolu kopmuş bebekler, neler neler...
Böyle bir tezgâh sahibiyle konuşuyorum.
İlköğretim okuluna giden sekiz yaşında bir kız çocuğu. "Okul masraflarım için evdeki eskileri satıyorum" diyor. Yaz başından beri 30 milyon lira kazanmış. İleride ticarete atılacakmış. Başka bir 'tezgâhtar' ise babasının işten atıldığını, eve bir katkı için bu işi yaptığını söylüyor. 'Türkiye ne hale geldi. Çocuklar oyun oynayacak çağda neler yapıyorlar, yazık?' türü geyik söylemler geçti tabii aklımdan. Ama atölyelerde çalışan minikleri, selpakçıları, tinercileri düşününce ense köküme bir tokat yemiş gibi oldum. Her şey birbirine karıştı. Sonuçta konu beni aşıyor, sosyoloji, psikoloji ve mantıktan sınıfta kalıyor, gürültülü bir Skoda otobüse atlayıp kendi çocukluğuma gidiyorum.
Hemen, bu ekonomik krizin filan hiç de yeni bir şey olmadığı, evin önüne tezgâh kurmasam da, cep harçlığı için pek çok ticari girişimim olduğunu hatırlıyorum. Kriz hep vardı yani. Hiç bitmedi.
Babam Deniz Yolları'nda çalışıyordu, yani devlet memuru. Annem, üç çocuğa bakan yorgun bir ev kadını. Ev kira. Ay sonunu zor getiriyoruz. Çocuğum farkında değilim, yemeyi, içmeyi düşünmüyor parasızlık yüzünden sinemaya gidemediğimiz için üzülüyorum o sıra. Yıl 1967, sinema parası için önce evden bir sürahi su doldurup mahalle maçlarında su satmaya başlıyorum. Sonunda annem evde akan suyun paralı olduğunu öğretiyor bana.
Ardından tüm mahalle arkadaşlarım gibi ben de yollardan bakır kabloları, pirinç (sarı) parçaları, su damacanalarının kurşun mühürlerini hurdacıya satıp sinema parasını çıkarmaya başladım.
Birikmiş çizgi romanlar da işe yarardı. Özellikle 1001 Roman ve Ceylan dergileri, Pangaltı'daki Tan Sineması önünde kurulan minik borsada iyi para ederdi. Ortaokul (Kadıköy Orta Okulu) yıllarında, Fenerbahçe'nin Dereağzı'ndaki tesislerine giderdik. Maça değil. Tribünlerin altında gezinip seyircilerden düşen paraları toplamaya. Bana hiç rastgelmedi.
Nasıl gazeteci oldum?
Bizden daha büyük çocuklarsa, eski püskü bir balık ağıyla saka kuşu tutup satarlardı. Onlar bizden iyi kazanırdı tabii. Kuşlara acıdığım için, büyüyünce saka işine girmeyip, gazeteciliğe başladım! Konu komşudan gazeteleri toplayıp kesekâğıdı yapıyor, pazarlarda satıyorduk. Ayrıca hepimiz masum birer kumarbazdık. Sakızdan çıkan artist, futbolcu kartlarıyla oyunlar oynardık. Birbirimize krediler açar, zayıf bulduğumuzda elinde ne kadar kart varsa kazanırdık. Ben kaybedenlerdendim tabii. Bazen bir takımın futbolcularını ya da Türkiye'nin illerini tamamlayanlara ikramiye dağıtılırdı. Lakin, takımdan bir eleman hiç çıkmazdı, illerden ise Yozgat'ın çıkmadığını anımsarım.
Aslında hiçbirimiz fakir fukara değildik, öyle zandediyorduk ya da, ama kıt bir parayla (hatta parasız) geçinmenin inceliklerini biliyorduk. Hepimizin ayakkabısının altı delikti. Hiçbirimizin bisikleti yoktu ama bazılarının (özellikle babası, amcası şoför olanlar) biri büyük, iki rulman (bilyeli yatak) ve birkaç tahta parçası ile yapılan 'tornet'leri vardı. O da olmazsa, telden arabalarla idare ederdik. Sonra mı? Sonra, 'Biz büyüdük ve kirlendi dünya...'