Yeşilçam'ın soluğu iki dakika

Oyuncu Haluk Bilginer, televizyon-
da sanat yapmanın mümkün olmadığını söyleyerek "Sanatı sinema ve tiyatroda bulursunuz" diyor.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Haluk Bilginer
Biz sanatla, onu politikleştirmeden ya da magazinleştirmeden ilgilenemiyor gibiyiz. Ya bir filmin 'bölücü' olup olmadığını tartışıyoruz ya da bir sanatçının özel hayatının ayrıntılarını konuşuyoruz. Bir film sadece bir film olarak, bir sanatçı da sanatını uygulamada gösterdiği yetenek olarak dikkatimizi çekmiyor. Sanattan ve sanatçıdan iltifatı esirgiyoruz biz. Bütün bu olumsuzluklara direnen sanatçıların bu topraklarda hâlâ yetişebiliyor olması, ancak bir 'mucize' olarak açıklanabilir. Bu mucizelerden biri de sanat dünyasının en parlak isimlerinden biri olan Haluk Bilginer. Hem İngiltere'yi hem Türkiye'yi biliyor. Oyunculuk kariyerine İngiltere'de başlayan ve BBC'nin on beş yıl devam eden başarılı dizilerinden 'Eastenders'ta oynayan Bilginer, zaman zaman İngiltere'de film çevirmeyi sürdürüyor. Türkiye'de ise tiyatro, sinema ve televizyon dizisi oyunculuğu yapıyor. Haluk Bilginer'le sanatı, insanların tiyatro, sinema ve televizyona yaklaşımını, kime 'oyuncu' dendiğini, hangi filmin 'sinema filmi' olduğunu, televizyonun sanat olup olmadığını, oyuncu olmanın zorluklarını, sanatçının özlemlerini ve beklentilerini konuştuk.
***
Siz, İngiltere'de başarılı bir televizyon dizisinin tanınmış bir oyuncusuyken, yerleşik bir hayatı bırakıp Türkiye'ye döndünüz yıllar önce. Belli ki bir İngiliz dizisinin oyuncusu olmaktan daha fazla beklentileriniz vardı hayattan. Aradığınızı buldunuz mu Türkiye'de?
Buldum. Orada tamam ünlü olurdum, benden iyi aktör diye söz edilirdi ama benim aradığım bireysel mutluluk ve doyumdu. Bundan ötesini de aramıyordum zaten. Çünkü 65 milyonluk ülkede sadece 250 bin tiyatro seyircisi olduğunu biliyordum ben. Türkiye ile aynı nüfusa sahip İngiltere'de ise tiyatro seyircisi milyonlarla ifade edilir ve futbol seyircisinden fazladır. Nitekim orada sendikaya kayıtlı aktör sayısı 20 bin, bizde ise tiyatrosu, sineması, televizyonuyla ancak bin 500'dür.
Bugün artık Türkiye'nin sanatçıları da yalnızca ulusal başarılarla tatmin olmuyorlar. Uluslararası bir başarıyı arzulayacak bir güç ve istek var sanatçılarımız arasında. Siz uluslararası bir alana çıkabilecek bir yerdeydiniz. Neden uluslararası bir oyunculuğu denemediniz?
Denedim. Hollywood filmlerinde oynadım. Hollywood'da bir film yıldızı da olabilirdim. O dünyayı gördüm, tanıdım, çok da hoş. Ama kendimde orada kalabilecek gücü bulamadım, çünkü eşime âşık olmuştum. Türkiye'ye dönmek zorundaydım. Uçurumdan atladım ve paraşüt açılacak mı, açılmayacak mı diye düşünmedim. Paraşüt açıldı, açılmayabilirdi de.
Siz İngiltere'de hem sinema filmlerinde, hem de televizyon dizilerinde oynadınız. İki ülkenin seyirci kitlesi arasında nasıl bir beğeni farklılığı var?
İngiltere'de toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel altyapısı bizden çok daha ileride olduğu için, orada insanlar tiyatroya ilkokulda gitmeye başlıyorlar. Böyle olunca da beğenileri bizimkinden çok farklı oluyor. Çünkü görsel sanatları onlar tiyatrodan öğreniyorlar. Televizyonda ve sinemada da işte bu kaliteyi arıyorlar. Kötü bir dizi ve oyunculuk karşısında İngiliz seyirci kendi zekâsıyla alay edildiğini düşünürken, bizim seyirci kaliteli ya da kalitesiz hiç fark etmiyor, ne verirseniz alıyor. Millet televizyon dizilerini seyrediyor ve bu işten televizyon kanalı, yapımcı şirket, oyuncu herkes para kazanıyor. Zaten şu anda Türkiye'de oyuncunun para kazandığı tek kaynak televizyon.
Peki uluslararası bir sinema sanatçısı olmak için neler gerekiyor?
Oyuncu olmak için tiyatro tezgâhından geçmek şart. Oyunculuk tiyatro sahnesinde öğrenilir.
Sinemada, televizyon dizilerinde oyunculuk öğrenilmez. Bazı istisnaları olsa da, tiyatronun rahle-i tedrisatından geçmeden oyuncu olamazsınız.
Peki tiyatroda çok iyi olup da sinemada iyi olmayan oyuncular yok mudur?
Vardır, çünkü orada kamera devreye giriyor. Kameranın sizi sevmesi diye bir şey var. Çok iyi oynasalar da bazı insanları kamera sevmez. Onlar şanssızdırlar, çünkü onlardan ekrana nedense hiçbir ışık yansımaz. Uluslararası bir sinema sanatçısı olmaya gelince... Bunun için bir de tabii doğru zamanda doğru yerde olmak, fırsatları değerlendirmek gerekiyor. Vaktiyle Fikret Hakan, Muzaffer Tema ve Suzan Avcı'nın önüne fırsat çıkmış. Suzan Avcı'yı hatta Elia Kazan Amerika'ya çağırmış. Gitmemiş, bu şansı kullanmamış. Yoksa bu işler, oralara bir gideyim de şansımı deneyeyim diyerek olmaz. Yapılacak olan önünüze çıkan şansı değerlendirmektir. Bu şans da Türkiye'ye pek uğramıyor.
Ama siz eğer uluslararası sinema sanatçısı derken 'starlığı' soruyorsanız...
Star olmak için ne gerekir peki?
Star olmak için ille oyuncu olmak gerekmiyor. Starlık başka bir şeydir.
O insanlarda sizi kendilerine çeken bir büyük parıltı vardır. Ancak böyle tılsımlı insanlar star olurlar. Mesela Türkan Şoray böyle bir büyüye sahiptir ve kırk yıldır stardır. Dünyada örneği azdır bunun. Mesela Marilyn Monroe, James Dean, Marlon Brando gibi efsaneleşmiş starlar vardır. Brando ve Dean ikisi de hem oyuncu hem stardırlar. Aynı okuldan mezunlar.
Sizce oyuncu olmayıp star olanlar kimler peki?
Julia Roberts, Arnold Schwarzenegger, Sylvester Stallone... Bunlar oyuncu değiller ama starlar. Büyük paralar kazanıyorlar. Julia Roberts, Hollywood'un gözbebeği, dünyanın en çok para kazanan oyuncusu şu anda.
Siz oynadığınız birçok filmde ortaya koyduğunuz performansla uluslararası bir film sanatçısı olabilecek bir yeteneğe sahip olduğunuzu gösterdiniz. Yetenekten başka neler gerekiyor başarı için?
Zekâ ve azim de şart. Aptal adamdan iyi oyuncu olmaz. Sadece hayvansı bir yetenek yeterli değildir. İnsanı ve dünyayı merak etmeyen cahil adamdan da iyi oyuncu olmaz. Çünkü malzemeniz insandır. İnsanı hissedebilmeniz için de onu bilmeniz, anlamanız gerekir.
Oyunculuk farklı algılanması gereken bir yolculuktur. Oyunculuk ünlü olmak değildir. Türkiye'de bu çok karıştırılıyor. Yoksa bu ülkede ünlü olmak çok kolay. Ama siz oyunculuğu kafaya taktıysanız ve iyi bir oyuncuysanız zaten önünde sonunda fark edilirsiniz ve ün dediğiniz şey bu yolculuk sırasında ister istemez sizin başınıza gelir. Ama hedefinizi önce ünlü olmak ve para kazanmak diye belirlerseniz,
oyunculuğunuzdan ödün verirsiniz ki, o zaman işte oyuncu olamazsınız.
Sinemanın yanında televizyon hep küçümsenen bir yere sahiptir. Sinema sanat dalları arasın-da önemli bir yere sahip olduğu halde televizyon pek sanattan kabul edilmez. Televizyon dizilerinde oynarken bir rahatsızlık hissediyor musunuz?
Yaptığınız her şeyin sanat olması gerekmiyor. Bir maharetinizi televizyon dizisinde gösterebilirsiniz ve bu da sizi tatmin edebilir. Mesela Tatlı Hayat'ta oynamak hoşuma gidiyor benim. Belki bu dizi 'sanat' olarak algılanmayabilir ama ben orada oyuncu olarak bir marifetimi sergiliyorum. Bir de para kazanıyorum tabii. Televizyonda sanat yapmak pek mümkün değildir. Her şeyin çabuk üretilip çabuk tüketildiği bir kutudur televizyon. Sabunköpüğü gibidir. Sizi bilgilendirir, eğlendirir.
Bir şey hem sanat olup hem eğlendiremez mi?
Olmaz mı? Böyle olsa harika olur. Brecht,
'önce eğlendireceksin beni' der. 'Ama ben eğlenirken, kafamda sorular da uyandıracaksın, beni değiştireceksin, dönüştüreceksin' diye de devam eder.
Sanat da bunu yapar zaten. İnsanı değiştirir, dönüştürür. Yoksa sadece bilgilenmek istiyorsam o zaman tiyatroya değil bir konferansa giderim. Ya da sadece eğlenmek istiyorsam, televizyonu açarım. Diziler izliyoruz ama değişmiyoruz. Çünkü televizyon sanattan kabul edilmez. Sanatı sinema ve tiyatroda bulursunuz. Sinema çok daha özenli ve titiz bir çalışmadır. Ama bizde televizyona yapılması gereken yani televizyon hafifliğindeki işler, videoya değil de, 35 milimetrelik negatif filme çekilip sinemalarda gösterildi. Bunlar seyirci açısından başarılı oldular ama sinema başka bir şey anlatmalıdır. Televizyonda seyrettiğimiz Hababam Sınıfı benzeri sevimlilikte işler artık sinemada yapılmamalıdır.
Sinemada ne yapılmalıdır?
Sinema, bir dünya yaratmaktır. Televizyonda ise bir dünya yaratılmaz. Sinemada benim tüylerimi diken diken eden şeyler yapmanız gerekiyor. Kafanızda bambaşka bir dünya kuracaksınız ve insanları iki saat o tasarladığınız dünyaya götüreceksiniz. Ben onun için yönetmen Zeki Demirkubuz'la çalışmayı çok seviyorum. Çünkü onun sinemasında bir dünya var. Onun sineması, televizyonun negatif filme çekilmiş hali değil. Ama insanlar onun filmine gitmiyor.
Niye?
Televizyondan gördüğü, tanıdığı insanlar komiklikler yapacaklar diye diğer filmlere gidiyor. Çünkü Türkiye'de insanlar hayatlarında sanatın eksikliğini hissetmiyorlar. Oysa sanatın ih-tiyaç haline geldiği bir dünya çok daha mutlu bir dünyadır. Çünkü çevremizi ve kendimizi nasıl algıladığımızı sanat belirler. Bu yüzden de bizim sinemamızın sorunu sadece teknoloji ve para değildir. 50 milyon dolar da gelse iyi bir film çekemezsiniz burada. Çünkü esas sorun bir dünya yaratamamaktır.
Türk sinemasının dünyası yok mu?
Yok. Türk sinemasında eksik olan dünyadır. Doğru dürüst filmler yapmak için çok da para gerekmiyor. 100, 200 bin dolara çok güzel filmler çekilebilir.
Son zamanlarda çekilen filmlerin milyon dolarlara çıktığı söyleniyor. Bu rakamlar sizce gerçek mi yoksa reklam olsun diye mi?
Bilemiyorum, reklam da olabilir. Yalnız ekibe de para ödeniyordur. Çünkü büyük prodüksiyonlarda oyunculara bir şeyler veriliyordur. Ama genelde sinema para kazandırmaz. Ben sinemadan para kazanmıyorum. Son üç dört filmde beş kuruş almadım. Bizim dünyada parayı televizyondan kazanırsınız, tiyatro ve sinemada harcarsınız. Vaktiyle, 1960'larda sinema oyuncuları bu işten para kazanmışlar. Levent'te müstakil bir ev 50 bin lirayken, starlar film başına 35 bin lira alıyorlarmış. Yalnız şunu da söylemeliyim, sinemanın bir sektör olarak gelişebilmesi ve buradan gerçek sinemanın filizlenebilmesi için tabii ki büyük seyirci getiren, iyi iş yapan popüler filmler çekilmelidir.
Sinemada sanatsal yaratıcılık kadar teknoloji de önem taşıyor. Biz bu teknolojiye sahip miyiz?
Sahibiz. Teknoloji artık mazeret olarak gösterilemez. Hollywood'daki yönetmenin kullandığı kamerayı yarın Türkiye'ye getirtip siz de onunla filminizi çekebilirsiniz. Önemli olan kameranın arkasında kimin olduğudur. Yönetmeninden ışıkçısına, görüntü yönetmeninden senaristine kimler var kameranın arkasında? Niye Hollywood filmlerindeki gibi bir görüntü yok bizim filmlerimizde? Çünkü ışığın iyi olması için bu işten iyi anlayan adamların olması gerekiyor. İyi bir filmin ilk koşulu da iyi bir senaryodur. Yönetmen olarak tasarladığınız dünyayı nasıl yansıtacağınızı bileceksiniz. Kötü bir senaryodan iyi bir film çekemezsiniz. Kamera kendi başına çekmiyor filmi. Filmi çeken beyindir, kamera değildir.
Türk sinemasında beyin yok mu peki?
Çok az var. Bizim çok yetenekli
oyuncularımız var. Yönetmenlerimiz var. Az da olsa yetenekli senaristlerimiz var. Ama bunların hepsi bir araya gelip daha bir şey üretmiş değil-ler. Dünya sinemasında kendimizi gösterecek parlaklıkta işler yok henüz. Bizde sadece bireysel çabalar var. Bunlar da Derviş Zaim, Ferzan Özpetek, Zeki Demirkubuz gibi filmin senaryosunu kendi yazıp kendi yöneten insanlar. Türkiye'de sinema hâlâ bir ekip işi değil. Türk sinemasında senaristler diye bir grup sayamazsınız. Yalnız Türkiye'de reklam filmleri dünyayla yarışacak bir düzeyde. Amerika'dakinden çok daha
iyi filmler çekiliyor. Ama bir reklam filminin soluğu da iki dakika.
Reklam filmleri de bir sinema değil midir?
Olmaz olur mu. Ama bunun doksan dakikalığını göremedik henüz. Bunu doksan dakikaya yaymak için doksan dakikalık dünya gerekiyor. Yani senfoni çalmak gerekiyor.
Yönetmenlerle aranızda sorun olur mu yoksa sorunsuz bir oyuncu musunuz siz?
Biraz fazla sorunsuzum. Doğrusu biraz sorunlu olmak istiyorum. Yönetmenlerin bana hayran olmamaları gerekiyor. Çünkü bana hayran yönetmenle çalışmak bana bir şey kazandırmıyor. Yönetmen burası olmuyor demeli, benim sınırlarımı zorlamalı, ufkumu genişletmeli, beni kışkırtmalı.
Bugüne kadar oynadığınız filmler arasında en çok hangisini sevdiniz?
Oynadığım filmlerin hepsini çok sevdim ama o dünyanın bir parçası olmaktan mutlu olduğum filmler Zeki Demirkubuz'un Masumiyet'i, Ferzan Özpetek'in Harem Suare'si, Derviş Zaim'in Filler ve Çimen'i.
Sinemada oynamak istediğiniz bir rol var mı? Şu rolü oynamak isterim dediğiniz bir rol, bir tip, bir karakter var mı?
Benim ütopik bir düşüncem var. Hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bilsem de bir kadını oynamayı düşünüyorum. Öyle kadın kılığına girmiş bir erkeği değil, kadın için yazılmış bir rolü oynamak istiyorum. Bu, bir erkek oyuncunun kendi önüne koyabileceği en son, en güzel engeldir.
Bir kadını bir kadından daha iyi oynama iddiası mı acaba bu?
Hayır, bir kadın gibi oynama iddiası bu. Çünkü kadın erkekten çok daha karmaşık ve büyüleyici. Tabii bu ütopik bir düşünce, çünkü ben erkek olarak doğmuşum. Ona bakarsanız ben çocuk doğurmak da istiyorum. Bir gün bilim, erkekler de doğurabilecek derse, ilk aday ben olurum. Hiçbir erkek itiraf etmez ama erkeklerin en büyük derdi üretememektir. Erkek yüzyıllardır doğuramamanın ezikli-ği, kıskançlığı içinde çırpınıp durur. Çünkü kadın bedeniyle bir mucizedir.