17 Aralık 2004'te doğanlar

Bu satırları okuduğunuzda, Türkiye yepyeni ufuklara doğru yelkenlerini şişiriyor olmalı...</br>Bu uzun yolculuk, AB'ye tam üyelikten öte bir anlam taşıyor.

Bu satırları okuduğunuzda, Türkiye yepyeni ufuklara doğru yelkenlerini şişiriyor olmalı...
Bu uzun yolculuk, AB'ye tam üyelikten öte bir anlam taşıyor.
AB'ye üye olarak alınsak da alınmasak da; Türkiye'nin geleneksel yönetim, kültürel ve düşünsel damarlarını genişletecek rüzgârı çoktan arkasına almış demektir.
Ve bugün 17 Aralık'ta doğmuş çocuklar, yıllar sonra aklı kemale erdiğinde, bir gün dizinizin dibine oturup, 'Ben doğduğumda Türkiye tarihsel bir virajı dönerken, o sarsıntı süreci seni nasıl etkiledi' diye soracaktır...
Ne çok anlatacak şey var değil mi?
Yuva kapatmak maharet mi?
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK) Başkanı İsmail Barış, vatandaşlardan gelen bir ihbar üzerine denetlediği İstanbul Küçükyalı Çocuk Yuvası'nı, içler acısı halini görünce, kapatma kararı vermiş.
Sabah gazetesinde yer alan haberden anlaşılıyor ki, Küçükyalı Çocuk Yuvası'nın pejmürdeliği, daha önce Sabah'ta, Savaş Ay tarafından çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilmiş.
Bu durumda kapatma kararının 'vatandaştan gelen ihbar' üzerine gösterilen duyarlılıkla değil, medyaya kelle vermek için yapıldığı izlenimi veriyor.
Türk kamu kurumlarının, arkasındaki duvarda vişne renginde baklava desenli, deri bir pano asılı olan, masasının üzeri sümenli ve koltuğu dönerli bir başkan, müdür veya genel müdür prototipi vardır.
Bu türe giren klasikleşmiş kamu yöneticileri, kurumlarında olup bitenleri medyadan öğrenirler ve büyük tepki verirler. Bazı görevlileri başka yerlere atar, bazı birimleri de kapatarak, asıl sorunu gürültüye getirip, toz duman içinde bırakırlar.
SHÇEK Başkanı, görev yaptığı süre içinde, acaba kaç defa Küçükyalı Çocuk Yuvası'na gitti?
Eğer bir kez bile gitmiş olsaydı, yuvayı kapatmasına neden olacak yönetim yanlışlıklarından, yolsuzluklardan daha önce haberdar olurdu herhalde.
Olurdu değil mi?
Başkan fanatik olursa
Çok kısa bir süre önce, stadyumlardaki şiddetin doruk noktasına çıktığı günler yaşadık.
Bir taraftar hayatını kaybetti. Futbol taraftarı olsun veya olmasın, herkes biraz kahroldu. Mesele, hükümetin önüne kadar gitti. Ve stadyumlar yeni bir düzenlemeye sokuldu.
Tribünlerde şiddete yönelik yaşanan kaosun artık geride kaldığını düşünürken, Trabzonspor Başkanı Atay Aktuğ'dan, buldozer yıkıcılığında bir demeç geldi:
- Fenerbahçe'ye yenilmeyi asla hazmedemem.
Aktuğ'un Trabzonspor'la ilgili genel bir değerlendirme yaptığı açıklamasında, "Ben de her fanatik taraftar gibi Fenerbahçe yenilgisini hazmedemem.
Bu nedenle, Fenerbahçe'ye yenilince istifa etmeyi düşünmüştüm" diyordu.
Nereden bakılsa, talihsiz sözlerdi bunlar. Tribün şiddetinin yarattığı şoku henüz atlatamamışken, bir futbol kulübü başkanı için oldukça hafif kalacak bir açıklamaydı.
Hele o kulüp, tribün hareketliliğinin yoğun yaşandığı, mağlubiyetlere abartılı şekilde tepki veren bir taraftara sahip olan Trabzonspor ise, açıklamanın yıpratıcılığı daha da derinleşiyordu.
Bu açıklamadan ne anlamalıydık?
Taraftarı olduğu takımın mağlup olmasını hazmedemeyen fanatik ne yapmalıydı?
Kulüp başkanı istifa etmeyi aklından geçirebiliyorsa, 'sıradan taraftar ne yapsa yeridir' demeyip de, ne yapacağız.
Tutuklama değil, gözaltı
Önceki gün Birgün gazetesinde, sol ve sağ görüşlü öğrencilerin İstanbul Üniversitesi'ndeki çatışmasına yönelik, bir hayli aceleyle hazırlandığı anlaşılan haber yer aldı.
'İstanbul Üniversitesi'nde polisten çifte standart' üst başlıklı haberin ana başlığı 'Ülkücülere uğurlama, solculara tutuklama' şeklindeydi. Ancak haberin içinde, 'tutuklama'ya ilişkin tek bir kelime dahi yoktu.
Ayrıca İstanbul Üniversitesi'nde sol ve sağ görüşlü öğrencilerin çatışmış olduğuna ilişkin de belirsizlik olduğu için, ancak tahmin etmek mümkündü.
Çatışma sonrasında, beş solcu ve bir sağ görüşlü öğrenci gözaltına alındığı belirtilirken, devam eden cümlede 52 kişinin gözaltına alınarak adliyeye sevk edildiği belirtiliyordu.
Haberin devamı daha çok, karşıt görüşlü öğrencilerin adliye önündeki çekişmeleri, basın açıklamalarıyla ilgiliydi.
Ancak haberde, gözaltına alınan öğrencilerin, neden önce Emniyet Müdürlüğü'ne değil de, doğrudan adliyeye götürüldükleri yer almıyordu.
Adliyeye götürülen öğrencilerin akıbetinden de bir haber yoktu.
Belki de haber, gazetenin baskı aşamasında, kısıtlı bir zaman içinde hazırlanmıştı.
Yine de, üniversite öğrencilerinin çatışmalarına ilişkin haberleri hazırlarken, konunun hassasiyeti gözden kaçırılmamalıydı.
Bir zamanların Cumhuriyet gazetesinin efsanevi haber müdürü Yalçın Bayer'in kulakları çınlasın!
TCK'nın yeni asfalt yollarında
'Cezacı'lar, Yeni Türk Ceza Kanunu'nu detaylarıyla öğrenmek için kollarını çoktan sıvadı.
Bugün ve hafta sonu yapılacak iki seminer var mesela... Biliyorum, bir aksilik olacak, ikisine de katılamayacağım.
Yeni TCK'yı öğrenmek için önemli fırsatlar bunlar. Eğer katılmazsam, bir duruşmada zor duruma düşeceğim, hâkimlerden birinin 'Avukat bey sizin sözünü ettiğiniz madde mazide kaldı' diye, inceden iğnelemesine maruz kalacağım demektir.
Seminerlerin renkli geçeceğinden de eminim. Ceza Hukuku'nun ileri gelenleri, yeni TCK'nın yeni dökülmüş asfalt yollarında gezintiye çıkaracaklar dinleyenleri.
Bahçeşehir Üniversitesi ile Maltepe Üniversitesi hukuk fakültelerinin birlikte düzenleği seminer, bugün saat 10.00-18.00 arasında Bahçeşehir'in Beşiktaş'taki kampüsünde yapılacak.
TCK'yla ilgili diğer seminer Yeditepe Üniversitesi ile İstanbul Barosu'nun işbirliğiyle düzenleniyor. Seminer 18-19 Aralık günleri Yeditepe Üniversitesi'nin Kayışdağı'ndaki kampüsünde gerçekleştirilecek.